5 Mart 2010 Cuma

ABD Atatürk'ü soykırımcı ilan etti!

ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi “soykırım” tasarısını kabul etti.
En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: ABD bu tasarıyla Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı hedef almıştır ve Atatürk'ü soykırımcı ilan etmiştir!
Açalım:
Kabul edilen tasarının 2. Bölümü’nün 1. Maddesi aynen şöyle: “Temsilciler Meclisi şu bulgulara ulaşmıştır: Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanmış ve 1915’ten 1923’e kadar uygulanmıştır”.
Böylece Lozan’ı tanımayan ABD, Kurtuluş Savaşımızı da “soykırım” üzerine inşa edilmiş olarak ilan etmeye cüret etmiştir.
ABD’nin her hedefinin odağında Cumhuriyetimiz dolayısıyla Ordumuz olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.
Ki Ergenekon tertibiyle aranan 1 Numara da, işte bu tasarıyla hedeflenen 1923’tedir!
“Komşularla sıfır sorun" politikası adı altında izlenen BOP eşbaşkanlığı görevinin gelip dayandığı süreç, Cumhuriyetin tasfiyesi süreci olmuştur!
ABD ve AB’nin “Türk tarihinin hakkından gelmek” diye koyduğu hedef aşama aşama uygulanmaktadır!
Atatürk’ün fotoğralarını, heykellerini boşuna tartışmaya açmadılar! Boşuna, “Ermeni soykırımı yalandır” diyenleri sahte belgelerle Silivri Zindanı’na atnadılar!
Islak İmza, Belge, Karargah Evleri, Balyoz, Darbe… Hepsi Türk tarihinin hakkından gelmek içindir. Bunu görmeyip olan biteni de “hukuk” çözer diye bekleyenler daha çok bekler!
Hangi hukuk?
İşte o hukuk bugün 1923’ü mahkum etmeye yeltenmiştir!
Türk milleti, neredeyse yollardaki “dikkat askeri araç çıkabilir” yazısını bile, “canım demokrasilerde askeri aracın dışarıda ne işi var, kışlasında kalsın” diyerek kaldırmaya yeltenecek kadar ordusuna düşman olanlara karşı, artık yeter demeli ve ayağa kalkmalıdır!
Vakit çok geç olmadan!

Mehmet Ali Güller
5 Mart 2010

12 Şubat 2010 Cuma

Babalar ve Oğulları

Başbakan Tayyip Erdoğan, 5 kilo uyuşturucuyla yakalanan yeğeni için, “gereği yapılsın” demiş. Sanki “gereği yapılsın” demese, gereği yapılmayacak! Sanki bu memleket, yakınına dokunulamayan padişahın toprakları…
Yarın pek çok yandaş medya mensubu, Erdoğan’ı akraba kayırmamasından ve demokrasiye katkısından dolayı göklere çıkaracaktır…
Bu haber, beni 12 yıl öncesine, 11 Mayıs 1998’e götürdü.
***
Şişli’de bir araç kırmızı ışıkta durmaz ve karşıdan karşıya geçmekte olan bir kadına çarpar, 35 metre sürükler... Kadın hastaneye kaldırılır. 6 gün komada kaldıktan sonra, yaşama veda eder. Kadın, TRT İstanbul Radyosu Sanatçısı Sevim Tanürek’tir.
Kazadan hemen sonra, Belediye’ye ait arazözler, kazanın yapıldığı caddeyi baştan aşağı deterjanlı sularla yıkar! Böylece delil mahiyetindeki 35 metrelik fren izleri ortadan kalkar.
Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan genç ise Savcının aldığı ifadeden sonra serbest bırakılır. 6 gün sonra Tanürek öldüğünde bile tutuklanmaz. Hatta ilk duruşmaya bile gelmez. Avukatı, gencin, İngiltere’ye dil eğitimi almaya gittiğini söyler… (Emin Çölaşan, Hürriyet, 18 Ekim 1998)
Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi, genç için “kusursuz” raporu düzenler. Sevim Tanürek ise 8/8 kusurlu bulunmuştur! (Kusursuz raporunu veren dairenin Başkanı Eyüp Çakmak, 2004 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olur!).
Tanürek’in ailesinin iddiasına göre, ehliyetsiz olan gence, kazadan 3 ay önce alınmış gibi bir de ehliyet düzenlenir.
Gencin adı, Ahmet Burak Erdoğan’dır! Kaza tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğludur!
***
Kazadan sonra öğrenimini sürdüren Burak’ın 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden alınan çürük raporuyla askerlik sorunu da çözülür! Burak 2001 yılında evlenir. Dillere destan bir düğün yapılır. Babasının pozisyonu nedeniyle memleketin bütün ağır topları, ağır hediyeleriyle düğüne koşturur. Düğünde toplanan altınlar, daha sonra babanın mal beyanında servet artışının nedeni olarak sunulur. (Başbakan Erdoğan, mal varlığı ile ilgili olarak mahkemeye verdiği savunmasında, oğlu Ahmet Burak Erdoğan’a düğününde yaklaşık 30 kilo altın takıldığını, 232 milyar değerindeki bu altınları oğlundan aldığı için 120 bin dolar ve 55 bin mark borçlandığını bildirir. Milliyet, 8.2.2009)
Burak’ın düğününe 6 bin kişi katılır. Diğer oğul Bilal’in düğünü ise daha da görkemlidir. Erdoğan’ın büyüyen pozisyonu, katılımcı sayısını 14 bine çıkarmıştır!
***
Burak 22 yaşındadır… Ama ticarette hızla yükselir…
Babasının, Ülker Grubu ürünlerini dağıtan şirketinin yönetimini üstlenir. Daha sonra hisselerini 1.2 trilyon liraya satar. Ve 2007 yılında yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik isimli bir şirket kurar, Denizcilik sektörüne girer… 95 metre uzunluğunda Safran 1 isimli kuru yük gemisi satın alır. 95 metrelik gemi, siyasi literatüre “gemicik” olarak girer. Gemiyi satan Hasan Doğan (5 Temmuz 2008’de kalp kriziyle yaşama veda eden Futbol Federasyonu Başkanı), satış fiyatını 2 milyon 325 bin dolar olarak açıklar! Burak gemiyi 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın almıştır! Ayda 72 bin TL ödeyecektir!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan oğlunu şu sözlerle savunur: “Benim oğlum iş yapıyor, o gemiyi de iş yapmak için satın almış. Peki benim oğlum, ailem ne yapsaydı? Yani başkalarının yaptığı gibi komisyon masaları mı kursaydı”.
Aslında MB Denizcilik Burak’ın ilk denizcilik şirketi de değildir. Burak Turkuaz isimli, amcası ve kayınpederiyle ortak olan şirketini 2006 yılında 2 milyon TL sermayeli Bumerz Denizcilik isimli şirkete dönüştürmüştür.
AKP’li babaların oğulları içinde denizcilikle ilgili bir tek Burak değildir. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan da “harika çocuk” olarak gündeme gelir.
Vatan gazetesi, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 24 yaşındaki oğlu Erkan’ın 445 bin avroya feribot aldığını duyurmuştu. Projeye 1.4 milyon TL harcayan “harika çocuk” bu iş için Santour’dan 200 bin avro borç aldığını söylemişti. Santour’un 1 hafta sonra Binali Yıldırım’a bağlı Denizcilik İşletmeleri’nden Ankara feribotunu ihalesiz kiraladığı ortaya çıkmıştı. (Vatan Gazetesi, 14 Temmuz 2003) Santour GmbH firmasının Genel Müdürü Mehmet Koç, haberler üzerine, Hürriyet gazetesine gönderdiği açıklamada, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın eskiden bu firmada bir süre Genel Müdürlük yaptığını belirtti. (Hürriyet, 15 Temmuz 2003)
Bu arada Başbakan’ın oğlu Burak’a “gemiciği” satan Hasan bey daha sonra 705 milyon dolara İstanbul’daki İETT Garajı arazisini almaya çalışan(!) Dubai Şeyhi El Maktum’un küçük ortağı olur. Hasan beyin ablası, aynı zamanda Remzi Gür ile evlidir. Remzi bey, Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan Burak’ı ve kardeşlerini ABD’de bursuyla okutmuştur, Erdoğan’ın yakın arkadaşıdır. Erdoğan, - daha sonra deşifre olan bir telefon görüşmesinde- Remzi beyden kızına 25 bin dolar göndermesini isteyecek kadar yakındır! (Aydınlık, 25 Ekim 2009)
***
Başbakan Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal de hızla yükselen bir çizgi izlemiştir iş hayatında.
Öğrenimini ABD’de Harward Üniversitesi’nde 2003 yılında tamamlayan Bilal önce Dünya Bankası’nda çalışır! Yurda dönüp 21 günlük dövizli bedelli askerliğini yapar ve “Doruk Izgara Limited Şirketi” ile ticarete atılır. Ancak sonrada Bilal’in altın şirketi Atagold ve kozmetik işi yapan Maye Dış Ticaret şirketlerine de ortak olduğu ortaya çıkar. (Milliyet, 10 Şubat 2009)
***
Ya diğer AKP’li babalar ve oğulları..?
Cumhurbaşkanı Gül’ün oğlu Mehmet Gül, internet üzerinden ticarete soyunur ve 16 yaşında Ankara Ticaret Odası’na üye olur. Babasının dış ziyaret heyetlerinde yer alır.
Bülent Arınç’ın oğlu 23 yaşında TOBB’a siyasi danışman olur.
Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah Unakıtan, 2003 yılında kurduğu AB Gıda firmasıyla kısa sürede en büyük 500 sanayi kuruluşu arasına girer.
Melih Gökçek’in oğlu Ahmet, genç yaşta Ankaragücü Spor Klubü’ne başkan olur.
Vd. Vs.
***
İşte, oğluna “Başbakan’ın oğlu ticaret yapamaz. Bunu nasıl aklından geçirebilirsin. Bir başbakanın oğlu ticaret yapar mı? Utanmıyor musun?” diyen Adnan Menderes’in siyasi mirasını sahiplendiklerini söyleyen babaların durumları…
Mehmet Ali Güller
12 Şubat 2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

ABD'NİN 2.5 SAVAŞ KONSEPTİ TARİHE GÖMÜLDÜ

ABD mevcut askeri planındaki 2.5 savaş kapasitesini, yeni doktrininde tek savaşa indirirken ve Çin’den gelen tehditleri ön plana çıkarırken, Rusya Medvedev’in onayladığı yeni Askeri Doktrini’nde ana hedefi NATO’nun genişlemesi olarak belirledi ve savunma yerine taarruz konsepti ilan etti.
İki ülkeye karşı iki konvansiyonel savaş ile başka ülkelerde küçük çaplı varlık bulundurma üzerine kurulu mevcut ABD Askeri Planı artık tarihe gömüldü! “Artık bölgesel çatışmaları ABD güçlerinin boyutlandırılması, şekillendirilmesi veya değerlendirilmesinde tek ve hatta ana şablon olduğunu söylemek uygun olmaz” denilen “Yeni Strateji Belgesi” ABD açısından yenilginin de itirafı olarak değerlendirilebilir.
Mevcut Strateji Belgesi’ndeki son büyük gözden geçirmenin 2006 yılında yapıldığını kaydeden CNN, Pentagon’un son dört yılda dünyaya bakışında önemli değişiklikler olduğunu, bu nedenle de yeni bir plana ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Washington 2006 yılındaki gözden geçirmede, Çin ve Tayvan nedeniyle yaşanacak geniş çaplı konvansiyonel bir savaş olasılığına odaklanırken, 2010’daki gözden geçirme ve yeni planlamada da, Çin’den gelen tehditleri ön plana çıkardı.
Peki CNN’nin belirttiği gibi, ABD’nin son dört yılda dünyaya bakışı aslında neden değişti? Obama’nın Nobel Barış Ödülü almasına neden olan barışseverliği nedeniyle mi?!?
ABD 13 CEPHEDE KAYBETTİ
Bu değişime neden olan tek gerçek, ABD’nin son dört yılda tam 13 cephede kaybettiği gerçeğidir! Sıralayalım:
1.ABD, Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesine yanıt veremedi ve Kafkasya’da büyük yenilgi aldı. Washington, Sorosçu Turuncu Darbeyle işbaşına getirdiği Saakaşvili’nin çaresizliğini sessizce izlemek zorunda kaldı.
2.Gürcistan’a müdahale gibi bir gerekçe üzerinden Karadeniz’e girmek isteyen ABD, hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin direnci karşısında geri çekildi.
3.Washington, İran’ı değil de aslında Rusya’yı açıkça hedef alan Doğu Avrupa Füze Kalkanı’nı rafa kaldırmak zorunda kaldı. (Yeni füze kalkanı yeri için Türkiye önerilirken, zaman zaman Romanya seçeneğiyle Moskova’nın tepkisi ölçülüyor)
4.ABD, Irak’ta tam bir bataklığa saplandı! Bölgesel başarısı Irak’ın kuzeyinde kuracağı kukla devlete bağlı olan ABD, Irak’tan geri çekilirken kukla devletini Türkiye’ye himaye ettirme çabası içinde.
5.ABD, 2002’de, Irak’la birlikte şer ekseni ilan ettiği Suriye’yi değil işgal etmek, artık tehdit bile edemiyor. Mevcut bölgesel politik şartlar, Washington’u yıllar sonra Şam’a Büyükelçi atamaya bile yönlendirdi!
6.Irak’tan hemen sonra İran’a saldıracağına kesin gözüyle bakılan ABD, aradan geçen 7 yıl sonunda, değil saldırmak Tahran’la diplomatik temaslara bile geçti.
7.ABD’nin şer ekseni ilan ettiği bir diğer ülke, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ise çoktan unutuldu bile.
8.Şanghay İşbirliği Örgütü’nü çevreleme-zayıflatma-etkisizleştirme politikası izleyen ABD hem başarılı olamadı hem de örgütün yeni üye ve gözlemci kazanmasını engelleyemedi. ABD, örgüt üyesi ülkelere yönelik üs politikasını da uygulayamadı. Öte yandan ŞİÖ’nün temel unsurları olan Çin ve Rusya, tarihte ilk kez ortak askeri tatbikat yaparak ABD’ye meydan okudu.
9.ABD küresel ölçekteki planlamasının sıklet merkezi olan Afganistan’da bataklığa saplandı. Kabil’den çıkamayan ABD, istediği oranda muharip destek gücü bulamadığı gibi askeri kayıpları artan ülkelerin geri çekilme tartışmalarıyla da boğuşuyor. Obama Afganistan için yeni bir strateji belirledi: El Kaide’nin güvenli barınak olanağına erişmesinin engellenmesi, Taliban’ın sağladığı ivmenin tersine çevrilmesi ve Afgan hükümetini devirebilme kapasitesine ulaşabilmesinin önlenmesi, Afgan güvenlik güçleriyle hükümetinin güçlendirilmesi.
10.Sincan ve Tibet üzerinden Çin’i karıştırmaya çalışan ABD, bu alanda da başarısız oldu. (ABD Tayvan konusunu kaşımayı sürdürüyor) Ekonomik büyüklük olarak Çin’le arsındaki makas hızla daralan ABD, Pekin yönetiminin Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Avrupa’ya uzanan büyük yatırımlarını seyretmekle yetindi.
11.ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika, teker teker Bolivarcı devrimlere ve iktidarlara sahne oldu.
12.ABD, Almanya-Fransa eksenli AB’nin uluslararası desteğini hemen hiçbir konuda alamadı. Rusya Alman Başbakanı Merkel’in en çok ziyaret ettiği ülke olmayı sürdürdü!
13.Washington ekonomik krizin üstünden bir türlü gelememektedir. Washington, 2010 bütçe tasarısına göre rekor bütçe açığı veriyor. 1.56 trilyon dolarlık açık ilk defa milli gelirin yüzde 10’un da üstüne çıkıyor! ABD doları son 8 yılda yüzde 25 değer kaybetti. Dünya genelindeki dolar cinsinden döviz rezervi 2002’de yüzde 71.6 oranındayken, 2009’un üçüncü çeyreğinde bu oran yüzde 61.6’ya kadar geriledi! Açığını on yıllardır, doların rezerv olmasıyla dengeleyen Washington, çok önemli bir kozunu kaybediyor!
Öte yandan ABD tekelleri içinde de büyük bir savaş yaşanmaktadır. Obama’nın durduk yere “istifa etmeyeceğim” açıklaması yapması manidardır!
RUS TAARRUZ DOKTRİNİ
ABD 2006 tarihli doktrinini güncellerken, Rusya da 2001 tarihli doktrinini yeniledi. Rusya’ya yönelik tehditlerin azalmadığı, tersine arttığı kaydedilen savunma doktrininde, “Kuzey Atlantik ittifakı kuvvetlerinin, NATO’nun genişlemesi de dahil olmak üzere, çeşitli şekillerde Rusya’nın sınırlarına yaklaşmış olması” birinci tehdit olarak belirlendi. İkinci tehdit ise ABD’nin Doğu Avrupa’ya füzesavar sistemleri yerleştirme projesi.
Rusya’nın yeni savunma doktrininin en çarpıcı bölümü ise nükleer silahlarla ilgili. Rusya, nükleer silahları sadece nükleer saldırıya maruz kaldığı ya da ülke güvenliğine yönelik konvansiyonel silahlarla saldırının gerçekleşmesi durumunda değil, kendisini böyle bir tehdit altında hissetmesi halinde bile, “önleyici saldırı” olarak kullanacağını ilan etti.
Böylece Rusya yeni askeri doktrinin ruhunun savunma değil taarruz ağırlıklı olduğunu ilan etmiş oldu!

Mehmet Ali Güller
8 Şubat 2010

2 Şubat 2010 Salı

“Asimetrik Psikolojik Savaş” değil, ABD saldırısı!

Yakamoz, Sarıkız, Ayışığı, Eldiven, Kafes, Islak İmza, Poyrazköy, Çukurambar, Balyoz; toptan söylersek Ergenekon tertibi… Bu sayısız sözde darbe iddiaları ile TSK üzerinden hedeflenenler nelerdi ve ne oranda başarıldı?
1.. Türk Ordusu’nu bölmek
a-
Dönemin Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök ile dönemin Kuvvet Komutanları ve Ordu Komutanları arasında ayrılık var!
Bunun en somut örneği Balyoz tartışmalarında söylenenlerdir.
Em. Org. Çetin Doğan: “Hilmi Özkök yurttaşlık görevini yapsın”
Em. Org. Hilmi Özkök: “Muhatap Yalman”
Em. Org. Aytaç Yalman: “Org. Başbuğ kurmay başkanımdı, o bilir”
Em. Org. Çetin Doğan: “Org. Özkök’ün açıklamaları yetersiz”
b- Ergenekon tertibi nedeniyle yargılanan komutanlar ile yargılanmayan komutanlar arasında ayrılık var!
c- Ordunun tepesi ile ordunun gövdesi arasında ayrılık var!
Amirallere sözde suikast iddiaları ile tutuklanan teğmenler, sahip çıkılmayan albayların, yarbayların intiharları, yaptığı görevler nedeniyle karargahından gözaltına alınan komutanlara sahip çıkılmaması…
2.. Ordu-Millet birliğini zayıflatmak
TSK’ya güven, millet nezdinde yıllardır % 100’lere yakın seyretmekteydi. Ancak son yapılan anket çalışmalarında (doğruluğu tartışmalı bile olsa) bu oran %60’lara kadar düşmüştür!
3.. TSK’yı irticaya karşı mücadele edemez hale getirmek
28 Şubat sürecinin bin yıl kararlılık ilan ettiği irticaya karşı mücadele azminde büyük gedikler açıldı. Örneğin “AKP ve Gülen’i bitirme planı” diye sunulan ve ıslak imza tartışmalarıyla kitlelerin zihinlerinin bulandırıldığı tertiple, aslında “İrticaya Karşı Eylem Planı” (uygulanmasını bırakın, düşünülmesi bile) yasak hale getirildi.
Balyoz Darbe Planı diye dile getirilen ama aslında EMASYA protokolü kapsamında bir devlet görevi olarak yapılmış bir seminerle, “Emniyet ve Asayiş Yardımlaşma” protokolü tartışmaya açılmış oldu. İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında imzalanmış bu protokolün, bizzat Başbakan Erdoğan’ın ağzından kaldırılacağı ilan edildi.
Hükümet tarafından 100 sayfadan 25 sayfaya kırpılan 2005 tarihli son Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, Balyoz tartışmalarıyla yeniden gündeme getirildi ve bu yıl yapılacak düzenlemelerde iç tehdidin (irtica ve bölücülük) kaldırılacağı bizzat Başbakan’dan başlayarak hükümet üyeleri tarafından ilan edildi.
4.. TSK’yı milli stratejiden yoksun bırakmak
2005 tarihli Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden hükümetin çıkardığı Dış Güvenlik Eylem Planı ekinden sonra yapılacak (komşularla sıfır sorun politikası gereği!) yeni düzenlemeler, Türkiye’yi özellikle Irak’ın kuzeyinden ve Kıbrıs’tan gelen tehditlere karşı daha da zor durumda bırakacaktır.

Peki Türk Silahlı Kuvvetleri neden bu 4 önemli tertip hedefini savuşturamamıştır?
1.. TSK öncelikle “yığınakta hata” yapmıştır, tehdidin kaynağını ilan etmemiş ve tehdidin kaynağıyla sözde ortaklığa devam etmiştir. Salt “asimetrik psikolojik savaş” uygulanmasından şikayet ederek ve “asimetrik psikolojik savaş”ın arkasındakileri en fazla “vicdansızlar” olarak tarif ederek, savaşa karşı mevzilenilemez! ABD’yi tehdidin kaynağı ilan etmeden, NATO’dan çıkmadan, ne milleti doğru mevzilere seferber etmek mümkündür ne de Süleymaniye’de kafamıza geçirilen çuvaldan çıkmak mümkündür.
2.. TSK, (kendinden önceki tüm) mevzileri terk etmeyi savaş taktiği olarak benimsemiştir. Cumhuriyetin kaleleri sıra sıra (kimi üniversiteler, bazı sendikalar, bazı odalar, merkezi devlet kurumları vd.) düşmüştür! Terk edilen mevzilerin çokluğu, savunma hattının belli olmaması, Cumhuriyet’in savunulmasını daha da zorlaştırmıştır.
3.. TSK milyonların şahlandığı Cumhuriyet Mitinglerinin devrimci ruhuna sahip çıkmamıştır. Bu durum TSK’yı kendisine yönelik saldırılar karşısında nesnel olarak yalnız bırakmıştır. Çünkü Cumhuriyet Mitinglerine devrimci ruh verenler Ergenekon tertibiyle içeri atılmıştır. Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yapan CHP ile Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yapan MHP’nin muhalefeti ile Cumhuriyeti muhafaza etmenin imkansız olduğu 7 yıllık pratikle bir kez daha kanıtlanmıştır.
Sonuç:
Polordu inşa etmek, Kamu Güvenliğini CIA komutasındaki Özel Örgüte devretmek, tertibin şu anki hedefidir. Bu hedef nedeniyle, TSK’ya yönelik saldırılar daha da yoğunlaşmaktadır. Ve saldırı sürdüğüne göre TSK teslim alınamamıştır. En önemli gerçek budur! Bu gerçeği güçlendirmek, bu gerçekten hareketle mevzileri yeniden ele geçirmek Atatürk’ün bıraktığı mirastır.

Mehmet Ali Güller
2 Şubat 2010

25 Ocak 2010 Pazartesi

BALYOZ LİSTESİNDEKİLER 12 EYLÜL'DE NELER YAZMIŞLARDI?

TSK’ya karşı yürütülen “asimetrik psikolojik savaş”ın yeni unsuru olan “Balyoz” tertibi gazetecileri de ikiye böldü. Bir tarafta darbecilerin tutuklayacağı 36 gazeteci, diğer yanda darbecilere dost 137 gazeteci…
Güya Balyoz Planı 2003’te hazırlanmış; ancak tutuklanacaklar arasında Emre Aköz’ün de isminin yer alması tertipçileri ele verdi. Eski gazete yöneticilerinin de altını çizdiği gibi Aköz o yıllarda sadece rakı-balık muhabbeti yazıyordu. Dolayısıyla tutuklanma ihtimali generaller rakı düşmanı olmadıkları sürece mümkün değildi.
Listede en dikkat çeken isim ise Nazlı Ilıcak. Ilıcak’ın darbeler karşısındaki tutumu, aslında Türkiye’nin darbeler tarihini de çok iyi özetliyor. Nazlı hanım her ne kadar kendini demokrasi şampiyonu ilan etse de, arşivin tozlu raflarındaki yazılar ortadan kaldırılamıyor. 27 Mayıs ile 28 Şubat düşmanı olan Ilıcak, 12 Mart ve 12 Eylül’ün de en cansiperane savunucudur. Siz bakmayın bugün söylediklerine ve hatta Gazeteciler Cemiyeti’nin ilk ona verdiği “Basın özgürlüğü ve demokrasi” ödülüne… Kaldı ki, Ali Kemal de ilk basın şehidi ilan edildi bu konjonktürde…
Lafı uzatmadan Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül övgülerini anımsayalım. Önce 12 Eylül’e hazırlığın yapıldığı 27 Aralık 1978’e gidelim:
“13 ilde sıkıyönetim yürürlüğü girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker”. (Nazlı Ilıcak, 17 Aralık 1978, Tercüman)
Askere böyle selam duran ve sıkıyönetime övgü dizen Nazlı hanım, 12 Eylül’ün ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde de bakın ne diyor:
“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hala at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün’ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT’e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun... Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam”. (Nazlı Ilıcak, 27 Temmuz 1980)
Nazlı hanımın 12 Eylül’den hemen sonraki yazısına göz atalım:
“Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (Nazlı Ilıcak, 14 Eylül 1980, Tercüman)
Ve Nazlı hanımın, 12 Eylül’ün ilk günlerindeki diğer övgüleri:
“Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Halbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur. Ümidimiz memleketimizin birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetleri harekâtının başarı ile neticelenmesidir”. (Nazlı Ilıcak, 16 Eylül 1980, Tercüman)
“12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal. Zira ‘darbe’ de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve kalıcı olma vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül’de geriye dönük bir tasvib mevcuttur”. (Nazlı Ilıcak, 18 Eylül 1980)
“1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş, 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (Nazlı Ilıcak, 10 Ekim 1980, Tercüman.)
“12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (Nazlı Ilıcak, 17 Ekim 1980, Tercüman)
Sorsanız Nazlı hanıma, daha doğrusu yüzleştirseniz bu 12 Eylül’e, darbeye övgü dolu yazılıyla aynen şöyle diyecektir: “12 Eylül’ün ilk başlarında asker hemen gidecek, partileri de kapatmayacak havası mevcuttu. Bizler de o havayı besleyelim diye teşvik mahiyetinde bir kaç yazı yazdık”.
Yani övgüler ilk günler için miydi dersiniz? Gelin o zaman, Ilıcak’ların Tercüman’ının 12 Eylül’ün 1. yıldönümüne selam manşetini hatırlayalım:
“Huzur 1 Yaşında”. (12 Eylül 1981, Tercüman)

SUSURLUK AVUKATLIĞINDAN ERGENEKON TERTİBİNE ALKIŞA
Nazlı Ilıcak, bu tutumunu Susurluk’ta da gösterdi. Şimdi Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu yargılanan Özel Harekat Dairesi Eski Başkanvekili İbrahim Şahin’in basındaki en büyük avukatı Ilıcak’tı. Ilıcak, 4 Mart 1997 günü, “Şahin’in anlattıklarını dinledim ve söylediklerinden ikna oldum” diyordu… Oysa şimdi, Şahin’i de tutuklayan kuvvetlere ve sürece alkış tutuyor Nazlı Ilıcak.
Ya Haluk Kırcı olayına ne demeli? Haluk Kırcı ile HBB’de yaptığı programlarda canlı telefon bağlantısı yapan Ilıcak, “sanırsınız Kırcı 70 yıl hapiste kalsa Türkiye çetelerden kurtulacak” diyecek kadar sahipleniyordu onu.
Gazeteci Özay Şendir, 18 Temmuz 2008 tarihli HaberTürk’teki köşesinde, Nazlı Ilıcak’ın Susurluk karnesini çok çarpıcı bir araştırmaya dayanarak özetlemiş:
“Leyla Koyuncuoğlu’nun Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi arşivinde ilginç bir çalışması var. O çalışmaya göre Nazlı Ilıcak Akşam Gazetesi’nde Susurluk olayı ile ilgili olarak Kasım 1996’dan Ocak 1998’e kadar 55 yazı kaleme aldı ve bir de İbrahim Şahin ile röportaj yaptı. Bakın araştırmada yer alan ilginç bir satırda neler yazıyor: ‘Nazlı Ilıcak’a göre; terörle mücadele eden ülkelerde yasadışı bazı insanlar kullanılıyor, bu durum Türkiye’de neden olmasın? Susurluk Olayının fazla kurcalanmasının milli güvenliği zedeleyeceği yazılarda sık sık vurgulanmış. PKK terörünün çok sınırlı bir bölgede kalmasında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve Özel Tim’in çok büyük bir rolü olduğunu belirtmiş”


FETULLAH GÜLEN: İMDADIMIZA YETİLEN 12 EYLÜL’E SELAM
Balyoz’da sözde tutuklanacaklar içinde adı geçenlerden sadece Nazlı Ilıcak mı aslında darbeci? Ya diğerleri?
Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı başta olmak üzere Zaman gazetesinin ağır topları Hüseyin Gülerce, Etyen Mahçupyan ve Abdullah Aymaz da darbecilerin tutuklayacağı listede… Ne de olsa en darbe karşıtı onlar. Değil mi? O zaman gelin hoca efendilerinin 12 Eylül’ü nasıl selamladığını anımsayalım…
12 Eylül darbesini en çok alkışlayanların başında Fethullah Gülen ve cemaati gelmekteydi. Gülen’in başyazarlığını yaptığı Sızıntı dergisi, 12 Eylül 1980’den sonraki ilk sayısında, darbeye alkış tuttu. Bakın Gülen “Son Karakol” başlıklı yazısında darbeye nasıl selam duruyor: “Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)
Listede tutuklanacak gazeteciler listesinde 12 Eylül’ün başbakanlık müsteşarı da var, danışmanı da… Tutuklanacaklar listesinde adı geçenlerden diğerlerinin de çoğunu, Susurluk çetesini savunan yazılarıyla anımsıyoruz…
Özetin özeti; tutuklanacaklar listesinde yer alanların ne darbe karşıtlığıyla ne de demokrasi şampiyonluğuyla ilgisi var. Onlar darbeye değil, Amerikancı olmayan TSK’ya karşılar! 12 Eylül’cülükleri bundandır!


Mehmet Ali Güller
25 Ocak 2010

19 Ocak 2010 Salı

AKP'nin İsrail'le kontrollü gerilimi

Gazze’deki çocuklar için İsrail’le fırtınalar koparan iktidarın, ne Irak’ta ölen 1 milyon Müslüman’ı, ne Afganistan’da ölen binlerce çocuğu ve ne de Ankara’nın göbeğinde yaşam mücadelesi veren 12 bin Tekel işçisini hiçe saymış olmasını nasıl yorumlamalıyız?
AKP’nin 3 Kasım seçimleri öncesinde, 16 Temmuz 2002 tarihli ABD ziyaretinde Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü JINSA temaslarıyla iktidar vizesi garantilemesini nasıl değerlendirmeliyiz?
Hele de Erdoğan’ın Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “cesaret ödülü” olan “Davut Boynuzu”nu almasını nasıl anlamalıyız? Ki bu ödülü alan tek Müslüman’ın Tayyip Erdoğan olduğunu da düşünürsek…
Bitmedi… Ya Erdoğan’ın, Suriye sınırındaki mayınlı arazileri 49 yıllığına İsrail’e vermesine tepki gösterenleri “Yahudi düşmanlığı” ile suçlamasına ne demeliyiz? Üstelik bu alışveriş, tam da Davos’ta yaşanan “one minute” dramasından hemen sonra olmuşken…
Tüm bunlara rağmen Erdoğan, son bir yılda İsrail ile tam 3 büyük kriz yaşadı… İlki Davos’taki “one minute” kriziydi. Ardından İsrail’den Anadolu Kartalı tatbikatına katılmaması istendiğinde ortaya çıkan krizdi. Son olarak da İsrail’in Kurtlar Vadisi dizisine tepki göstermesi ve hemen sonrasında büyükelçimizi alçakta oturtmasıyla günışığına çıkan üçüncü krizdi…
Her üç krizin de ortak paydası Gazze’ydi; yani AKP hükümetinin açıktan İsrail’in Gazze operasyonlarına tepki göstermesiydi.
Model Ortaklık
Peki gerçekte olan biten neydi?
AKP’nin gerçek İsrail tutumunu analiz edebilmek için öncelikle şu gelişmeleri saptamamız gerekiyor:
1.. Washington, dünya çapındaki siyasal-askeri-ekonomik zorunluluk nedeniyle, Bush dönemindeki Irak merkezli Büyük Ortadoğu Projesi’ni, Obama döneminde Afganistan-Pakistan merkezli Büyük Ortadoğu Projesi’ne revize etti. Washington bu değişim gereği Bush dönemi açıktan dile getirdiği “düşman İslam” söylemini, Obama döneminde “ortak İslam” söylemine çevirdi.
2.. Washington Ortadoğu için şu kriterlerin sağlanmasını başarı olarak saptadı:
a.. Irak’ın kuzeyinde kurulacak Kürt Devleti’nin yaşaması, Türkiye’nin himaye etmesine bağlıdır.
b.. İran’ı kuşatmanın anahtarı Türkiye’dir. (Ki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak, Suriye ve Lübnan ile Ortadoğu Birliği kurarak İran’ı yalnızlaştırma gayretindedir)
c.. ABD’nin sorunlu olduğu Ortadoğu ülkelerini ehlileştirme görevini Türkiye üstlenmelidir. Türkiye bu amaçla, ehlileştirilecek Arap Devletleri’nin karşıt olduğu İsrail’e karşı “kontrollü” konumlanmalıdır. “Düşman İslam” politikası için İsrail neyse, “Ortak İslam” politikası için de Türkiye o anlama gelmektedir.
d.. Türkiye’nin bu görevleri üstlenebilmesi AKP’nin Türk devletine tam hakimiyetine bağlıdır. Bu hedeflerin önünde direnen TSK ve Ulusal Kuvvetler etkisiz hale getirilmelidir.
ABD’nin bizzat Obama’nın ağzından Türkiye’yi “model ortak” ilan etmesinin esbabı mucibesi bu hedeflerdir. Washington, Müslüman kimlikli AKP ve Türkiye ile Ortadoğu’yu daha iyi biçimlendireceğini hesaplamaktadır.
Brzezinski: “İran’a saldırırsa, ABD İsrail uçaklarını vurmalı”
Kaldı ki Washington bu değişimi en somut biçiminde dile de getirdi.
Washington’un politikalarına yön veren, Obama döneminde yeniden zirveye yerleşen, ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski, İsrail’in İran’a saldırma olasılığının konuşulduğu günlerde çok çarpıcı bir açıklama yaptı: “Eğer İsrail savaş uçakları, Irak hava sahasını kullanıp İran’a saldırırsa ABD savaş uçakları havalanıp onlarla savaşmalı. İsrail’in uçakları tepemizde uçarken oturup seyredecek miyiz, onlara bu hakkı vermeme konusunda ciddi olmalıyız. Kimse bunu istemez ama Liberty vakasının tersi olabilir”. (Milliyet, 24 Eylül 2009)
Yine Brezezinski, İsrail’in Haaretz gazetesine daha önce yaptığı çok önemli bir açıklamada da şunu söylemişti: “Amerika’nın İran’a saldırı olasılığı konusunda İsrail hükümetine vereceğim tek tavsiye, bu işe karışmamaları olur. ABD İran’a saldırmayacak çünkü saldırırsa bu felaket getirir!” (Haaretz, 8 Aralık 2008)
Brezezinski’nin çıkışı, Erdoğan’ın İsrail “karşıtı” tutumunun somut ipucudur. Çünkü Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevi, Washington eksenli politikaları uygulamasını gerektirir! Kaldı ki İsrail de bu durumun farkındadır. İsrail gazetesi Haaretz AKP’yle ikinci krizin ardından, ABD’nin yönelimine işaret eden analizler yayımladı: “Türkiye’nin değişen tavrı, İsrail’le ilişkilere çok önem vermeyen Obama’nın iktidara gelmesinin bir sonucudur”. (Vatan, 16 Ekim 2009)
Yaşananların gerçekte ne olduğunu aslında itiraf edenlerden biri de AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’tı. İsrail’le krizi şu veciz sözlerle yorumlamıştı Yakış: “Temelde kayma yok, ince ayar var”. (Kanal D, 32. Gün, 15 Ekim 2009)
Fetullah Cemaati İsrail’i savundu
Aslında “dincilerimiz” ne Filistin’i düşünüyor ne de Gazze’de ölen çocukları…
Örneğin Fetullah cemaatinin yayın organı olan Zaman gazetesi bakın nasıl savunuyor İsrail’i ve nasıl da tepki gösteriyor Filistin’e: “İsrail’in Gazze’ye yönelik olarak gerçekleştirdiği ‘Dökme Kurşun’ adlı saldırısının ana amacı roket ve havan ateşine son vermekti. Roket ve havan ateşi ne saldırı sırasında ne de sonrasında durdu. Ateşkesten bu yana Gazze’den İsrail’in güneyine yönelik çok sayıda roket ve havan atıldı. Bu durum, saldırının üzerinden neredeyse bir yıl geçmesine rağmen halen de devam ediyor. Nitekim, en son olarak geçen Perşembe günü Gazze’den atılan 10 havan mermisi, bir Kassem roketi ile Cuma gecesi 2 Kassem roketi İsrail topraklarına düşmüş bulunuyor. Bu da tabii, bizde söylenenlerin aksine Gazze’den yapılan Kassem ve havan atışlarının hiç durmadığını açıkça ortaya koyuyor”. (Fikret Ertan’ın 10 Ocak 2010 tarihli makalesi)
Müslüman dayanışmasının lafta olduğunu gösteren bu “analiz” o kadar çok beğenildi ki, Yahudi cemaatinin yayın organı Şalom bu yazıya sayfalarında yer verdi.
Ki asıl olan da bu yaklaşımdır.
Zaten Başbakan Erdoğan, 17 Ocak günü Birleşik Arap Emirlikleri’ne giderken İsrail’le krize değinerek ne dedi: “Biz bu olayı daha fazla ileri taşımayı düşünmüyoruz”!
Üstelik İsrail Savunma Bakanı Barak’ın ziyaretiyle “Heron” insansız hava araçlarının tedarikinde yaşanan pürüzler de ortadan kalktı. 10 adet Heron nisan ayına kadar Türkiye’ye teslim ediliyor!

Mehmet Ali Güller
19 Ocak 2010

9 Ocak 2010 Cumartesi

Silah değil sınır sorunu

TBMM İçişleri Alt Komisyonu’nun Silah Kanunu Tasarısı’nda yaptığı değişiklik Emniyet ve MİT’in “askeri silah” ithal etmesine olanak tanıyor. Konuyla ilgili İçişleri Alt Komisyonu’na yazılı görüş bildiren Genelkurmay Başkanlığı “askeri silahların ithalatında özel kişi ve firmalara imkan sağlanmasının denetimi zayıflatacağı, çok başlılık yaratacağı ve yasadışı oluşumların bu durumdan yararlanabileceği” uyarısı yaptı.
Emniyet ve MİT’e, “kendileri ya da yetkilendirecekleri kişiler tarafından harp silahı ithal etme yetkisi” veren tasarı, AKP tarafından AB mevzuatına uyum sağlama gerekçesiyle savunuldu. Ancak AB’nin ilgili 91/477/AET kodlu yönergesinde böyle bir düzenleme olmadığı gibi tam tersine “kimlere hangi koşullarda ne gibi silahları edinme veya taşıma yetkisi verileceğini her ülke kendi mevzuatıyla düzenler” deniliyor.
Peki koca bir yalan üzerine inşa edilmiş böylesi bir gelişmeyle neden karşı karşıyayız?
Hükümet, Emniyet’in harp yani askeri silahlara sahip olmasını neden istiyor? Polis ağır silahları kime karşı kullanacak?
Soruların yanıtı için 6 ay öncesine dönelim. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 27 Haziran 2009 günü, partisinin İstanbul il kongresinde ne demişti: “Polis rejimin bekçisidir!”
Başbakan ya da danışmanları “Polis vazife ve selahiyetleri kanunu”nu bilmiyor olamazdı… Başbakan yasada yeri olmayan böylesi bir tanımlamaya neden ihtiyaç duymuştu? Rejimi yani Cumhuriyet’i koruma görevinin, İç Hizmet Kanunu 35. Maddesi’nde belirtildiği üzere TSK’ya verildiği ortadayken Başbakan neden böylesi bir çıkış yapmıştı?
Sorulara burada ara verip bir parantez açalım. Bu tasarı değişikliğinden kısa bir süre önce, 8 Aralık 2009 günü, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, kendisine “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevini veren vazifeler metnini, resmi internet sitesinden kaldırmıştı. Konu kamuoyuna yansımış ve vazifeler metni ertesi gün yeniden resmi internet sitesinde yer almıştı.
Neyse… Polise rejim bekçiliği verilmesi meselesine dönelim. Süreci anlamak bakımından önemli bir durum da, AKP’nin, 2007’den bu yana, Emniyet Genel Müdürlüğü’nü Emniyet Müsteşarlığı yapma gayreti içinde olmasıdır.
Peki neden Emniyet’i genel müdürlük düzeyinden müsteşarlık düzeyine çıkarma ihtiyacı doğuyor? Gelin 14 Mart 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yer alan “sınırlar polise emanet” başlıklı habere bir göz atalım: “Türk sınırlarında sessiz sedasız bir ‘değişim’ yaşanıyor. AB’ye uyum çerçevesinde sınır kontrolleri askerden alınıp sivillere devredilecek. Son aşamaya gelen projeyle 70 bin kişiden oluşan bir ‘sınır polisi’ gücü oluşturulacak. Güneydoğu’da devir süreci ‘Türkiye’nin şartlarına bağlı’ olarak belirlenecek”.
Perdeyi biraz daha aralayalım ve 10 Ekim 2008 tarihli Sabah gazetesine bir göz atalım: “Türkiye AB’ye alınırsa, sınırları ordu yerine profesyonel sınır polisi koruyacak. 3 milyar 700 milyon Euro’luk projeyle 70 bin kişilik profesyonel ekip, son model donanımlarla, Doğu ve Güneydoğu’nun da aralarında bulunduğu kritik sınır korumasını üstlenecek. Dağlıca’da veya Aktütün’de olduğu gibi, vatani görevini yapan erler sınırları korumayacak”.
Sabah’ın haberine göre proje 2012’ye kadar tamamlanacak! Üstelik projeyi yürüten Türk uzmanlar Fransa, İngiltere ve Polonya’da temaslarda bulunmuş; projeyi yürütmek amacıyla AB ilk olarak 685 bin Euro destek sağlamış. Toplam bütçesi 3 milyar 700 milyon Euro olan projenin yüzde 60’ı da AB tarafından sağlanacakmış!
Yine bir parantez açalım ve 17 Kasım 2004 tarihli bir Anadolu Ajansı haberine bakalım. Sınırlarında en çok asker bulunduran ülkeler sıralaması şöyleymiş: Güney Kore kilometrede 2869 asker ile birinci, Küba 2000 askerle ikinci, İngiltere 588 askerle üçüncü, Danimarka 323 askerle dördüncü ve Türkiye 222 askerle beşinci.
Yani sınırlarından hiçbir tehdit görmeyen İngiltere, sınırlarında Türkiye’den daha fazla asker bulunduracak ve AB üyeliği şartı olarak Türk Ordusu’ndan, sınırlardan çekilmesini ve polise devretmesini isteyecek!
Peki Türk Ordusu’nun sınırlardan uzaklaştırılması çalışmasına ne zaman başlandı? 29 Eylül 2004 tarihli Hürriyet’e göz atalım şimdi de: “AB, Türkiye’nin sınırlarının güvenliğini kendi normlarına uyumlu hale getirmek için bir proje hazırladı. 10 yılda tamamlanması beklenen projeye göre, sınırlara termal kamera yerleştirilecek, riskli bölgelere de fosfor serpilecek. AB tarafından ‘entegre sınır politikası’ olarak adlandırılan bu proje, İçişleri Bakanlığı ile koordineli olarak yürütülecek. AB, kara, deniz ve hava sınır güvenlik birimlerinin tek bir çatı altında toplanmasını ve Türkiye Sınır Güvenliği’nin düzenli şekilde Avrupa Polisi (Europol) ile irtibat halinde kalmasını istiyor”.
ABD ve AB’nin sınırlarımızdan anladığı aslında tek bir sınır var: Güneydoğu Anadolu sınırımız… Daha doğrusu Irak sınırımız. Hani 1 Mart tezkeresi geçtiği takdirde, 85 bin ABD askerinin boylu boyunca yerleşeceği sınırımız…
“Kürt Açılımı” yani “ABD’nin Kuzey Irak Açılımı” yani “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı” yani “Üç İsrail Planı”… Artık hemen her meselenin gelip düğümlendiği konu budur. Türkiye’nin önüne gelen her konunun arkasındaki gerçek budur. Bu mesele, hem iç hem dış tüm politik gelişmelerin arkasındaki temel gerçektir.

Mehmet Ali Güller
9 Ocak 2009