Tunus ve Mısır’da ABD müttefiklerinin yıkıldığı, dahası Bahreyn, Ürdün, Yemen ve hatta Kuzey Irak’ta halk hareketlerinin sürdüğü bir dönemde, tüm bu gelişmelere ters istikamette, Libya’da Batı destekli bir kalkışma yaşandı.
Ancak Batı’nın Kaddafi’nin düşeceği beklentisi gerçekleşmedi, tersine Kaddafi kalkışmayı bastırdı. İşte tam bu anda BM Güvenlik Konseyi bir karar aldı ve Fransa-İngiltere liderliğindeki koalisyon, bu karara dayanarak, Libya’ya havadan operasyon düzenlendi.
Libya’ya yönelik bu saldırı, öncelikle emperyalistler arası paylaşım mücadelesini gün yüzüne çıkardı. Öte yandan AKP ve CHP’nin “Müslümanların ve halkların” yanında değil de, emperyalistlerin yanında olduğunu ortaya koydu:
1.. ABD DEĞİL, BAŞI FRANSA-İNGİLTERE ÇEKİYOR
“Fransa-İngiltere-ABD” üçlüsü BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1973 sayılı karara dayanarak, Libya’ya “Şafak Yolculuğu” operasyonu başlattı. Dikkat ederseniz, saldırganları alışılageldiği gibi “ABD-İngiltere-Fransa” üçlüsü olarak sıralamadık.
Çünkü emperyalist saldırının başını Fransa-İngiltere ikilisi çekiyor. ABD, zorunlu olarak bu ikilinin peşine takıldı. Tunus’ta ve Mısır’da müttefiklerini koruyamayan, dahası Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkelerdeki halk hareketlerine karşı iş başındaki müttefiklerini savunmaya çalışan Washington’un yeni bir cephe açacak gücü yok! Kaldı ki ABD ilan ettiği takvim gereği, Afganistan ve Irak’tan adım adım geri çekiliyor…
Anımsayınız; Tunus ve Mısır’dan farklı olarak ve tam tersi istikamette ortaya çıkan ve batı karşıtı Kaddafi’yi hedef alan kalkışmadan yararlanmaya bile çalışamamıştı ABD…
Washington’un ajandasının en altında bulunan bu süreç, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin hamlesiyle hızlandı. Sarkozy önce isyancıların kurduğu yönetimi “tanıma” kararı aldı, ardından da Libya’ya saldırı için BM’den “meşruiyet” arayışına girdi. İngiltere’yle ittifak kuran Fransa’nın bu hamlesi, ABD’yi de alınan kararın uygulanmasına zorladı. Öyle ki, Fransa-İngiltere ikilisi ABD’den aslında tam destek bulsa, salt hava saldırısıyla bile yetinmeyecek!
Bu süreci en iyi özetleyen olgu ise ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in, saldırının ikinci günü söyledikleriydi: “Libya’da yürütülen askeri harekâtın amaçları sınırlı ve kesinlikle Kaddafi’nin iktidardan indirilmesi amacı taşımıyor”.
ABD Başkanı Barack Obama da, “sınırlı bir operasyon için yetki verdiğini” ifade etti. Libya’ya saldırının salt hava saldırısını içermesi bile ABD içindeki karar vericileri karşı karşıya getirdi. Dahası Amerikan kamuoyunun yüzde 60’ının bu saldırıya karşı çıktığı bildirildi.
2.. LİBYA’YA SALDIRI KARARI AB’Yİ BÖLDÜ!
AB, son yirmi yıldır Almanya-Fransa merkezli siyasetler üzerinden yapılanıyordu. Dahası bu ikili, ABD’nin İngiltere üzerinden AB’ye yön verme gayretlerine açıktan cephe alıyordu. Oysa Libya’ya saldırı kararı, hem AB içinde bölünme hem de yeni bir cephe yarattı. Fransa hem İngiltere ile tıpkı birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi geleneksel ittifak anlayışına döndü, hem de Almanya ile Libya konusunda cephe cepheye geldi.
Gelişmelerin habercisi sayılabilecek iki önemli olgu şunlardı: Almanya cephesinde Berlin-Moskova ekseni oluşuyordu; Fransa cephesinde ise hem Sarkozy ile birlikte geleneksel Transatlantik ilişkilere dönüleceğinin işaretleri veriliyor hem de ülkenin NATO’nun askeri kanadına dönüşü gibi tarihi bir karar alınıyordu.
Üstelik son dönemde AB’nin doğuya doğu mu yoksa Akdeniz’e doğru mu genişleyeceği konusu, birlik içinde büyük tartışmalara yol açıyordu.
3.. ÇİN ve RUSYA SALDIRIYA KARŞI
Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin hava sahasını askeri uçuşlara yasaklayan 1973 sayılı karara Almanya ile birlikte çekimser oy verdiler. Kimi kesimler, veto yetkisini kullanmayan Pekin ve Moskova’nın saldırıya dolaylı destek verdiklerini savunuyorlar. Ancak Pekin ve Moskova farkında ki, savaşı doğrudan veto etmeleri halinde, “silahlı siyaset” yapmakla karşı karşıya gelebilirler.
Sonuç olarak iki ülkenin çekimser oyu vermesi ve Libya’ya saldırıyı üzüntüyle karşılaması, dünyadaki cepheleşmeyi işaret etmesi bakımından da önemlidir.
4.. FRANSA İLE İNGİLTERE’NİN NATO ÇELİŞKİSİ
Fransa ile İngiltere arasındaki tek anlaşmazlık, NATO’nun devreye girmesiyle ilgili… İngiltere, eşgüdüm komutanlığının NATO’da olmasını istiyor, Fransa ise buna karşı.
NATO’nun bu konudaki kararını beklemeden harekete geçen koalisyonun kendi arasında şimdilik bulduğu çözüm ise eşgüdüm komutanlığını ABD’nin yapması.
İngiltere’nin tavrı en çok, daha önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” diyen Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bırakacak.
5.. AKP, LİBYA’YA SALDIRIYI DESTEKLEDİ
Başbakan Tayyip Erdoğan, NATO’nun değil ama Fransa-İngiltere-ABD üçlüsünün Libya’ya müdahalesini savundu ve “Libya gözyaşı dökerken biz elimiz kolumuz bağlı seyredemeyiz” dedi. Erdoğan, Kaddafi’nin görevi hemen bırakması gerektiğini savundu.
Öte yandan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin müdahaleye askeri destek seçeneklerini masaya yatırmaya başladı: Buna göre; operasyon için bir deniz gücü oluşturulduğunda Türkiye iki firkateynle destek verecek ve coğrafi olarak Türkiye’den Libya’ya hava operasyonu mümkün olmadığından, bir filo hava operasyonuna katılabilmek için İtalya’daki NATO üssüne gönderilecek.
AKP’nin emperyalist bir saldırıya destek vermesi ve Müslüman halka yönelik yeni bir saldırıya daha ortak olması, hem hükümette hem de partide, seçim öncesi ciddi sıkıntılar yaratacak. Örneğin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, şimdiden, Türkiye’nin böyle bir saldırıya katılmayacağını ilan etti!
5.. CHP DE MÜDAHALEYİ DESTEKLİYOR
Hükümetin aradığı destek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. Ana muhalefet lideri, AKP’nin ve Türkiye’nin tavrının doğru olduğunu, çünkü BM’nin aldığı kararla, müdahalenin uluslararası meşruiyet kazandığını savundu. Kılıçdaroğlu’nun “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” şeklindeki sözleri ise daha birinci gününde 64 kişinin öldüğü emperyalist bir saldırıdan beklenti açısından, ilginçti!
Kılıçdaroğlu’nun, Fransa ve İngiltere’deki muhalefetin “Kaddafi kendi halkını katlederken, seyirci kalamazdık” türünden yaklaşımıyla örtüşen tavrı, bakalım nasıl değerlendirilecek?
6.. EMPERYALİST UŞAKLARININ SAHTE GÖZYAŞLARI
“Uluslararası meşruiyet” diye bir durumun söz konusu olamayacağının en sıcak örneği Irak’ta yaşanmışken, Kaddafi’nin halkını bombaladığı yalanının, “Saddam halkına zulmetti” türünden bir psikolojik savaş malzemesi olduğu ortadayken, çeşitli kesimlerin bu kılıflara sarılarak emperyalist bir saldırıya ortak olması, gelecek açısından affolunmaz!
Günlerce, Kaddafi’nin halkını bombaladığını yazabilmek için sahte gözyaşlarıyla insan haklarından dem vuranlar, yazanlar, çizenler, emperyalist saldırının daha birinci gününde 64 Libyalının ölmesine neden sessizler? İnsan haklarını savunmanın sınırı, emperyalistlerin çıkarına kadar mı?
Bu tutum ile “Kaddafi’nin sözde zulmüne karşı çıkan Libyalıların, ülkelerinin emperyalist saldırıya maruz kalmasına seyirci kalması” arasında, ikiyüzlülük açısından en ufak bir fark görünmüyor!
7.. LİBYA KAZANACAK
Tarih, emperyalist saldırganların değil, vatanını savunanların zaferleriyle yazılır. Ekranlarda “eski harflerle, yeni kitaplar” okunmaz türünden entel laflar söyleyerek Libya’ya saldırıya kılıf arayanlar, “strateji, doktrin” türünden kelimelerle bezedikleri cümlelerinden kan damlayanlar, tarih önünde utanacaklardır!
Mehmet Ali Güller
20 Mart 2011
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Mart 2011 Pazar
3 Şubat 2011 Perşembe
18 MADDEDE TUNUS-MISIR OLAYLARI
Tunus’da başlayan ve Mısır’da süren, siyasal etkileri Ürdün ve Suriye’de de hissedilen halk hareketleri, bölge açısından önemli bir dönemin işaretidir. Yaşananların ne anlama geldiği; sürecin nasıl bir yöne doğru gelişeceğini anlamak bakımından önem kazanmaktadır. Bölgenin geleceği açısından çok önemli olan bu olayları, 18 maddede inceledik:HALK DEVRİMİ DEĞİL, HALK HAREKETİ
1..) Tunus’da başlayan ve Mısır’da süren olaylar, halk ayaklanmasıdır, halk hareketidir. Bunlara “halk devrimi” demek yanlıştır. Bu yanlış nitelemeyi de, kendi tezlerine destek olsun diye, daha ziyade Tunus-Mısır olaylarını ABD planı olarak görenler, dile getirmektedir. Böylece “halk devrimi mi, Soruscu darbe mi” diye sorulduğunda, okur nezdinde, “devrim olmadığına göre, o zaman kesin Soroscu darbedir” yanıtı oluşacaktır!
Tunuslu akademisyen Dr. Muahmmed Adil’in de vurguladığı gibi, yaşananlar, Soroscu bir kalkışma değil, bir halk hareketidir! (www.odatv.com, 31 Ocak 2011)
HALK HAREKETİ SOROSCU DEĞİL
2..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan Doğu’nun (Rusya) nüfuz alanıyken, Tunus ve Mısır, Batı’nın nüfuz alanıdır!
Üstelik, Rusya’nın nüfuz alanı altındaki ülkelerde yapılan bu Soroscu darbeler tersine çevrilmiştir. Ukrayna’da ABD’nin iş başına getirdiği turuncu lider yenilmiş, Kırgızistan’daki de, çıkan ayaklanma neticesinde kaçmak zorunda kalmıştır. Gürcistan’daki Soroscu lider de, Rusya’nın 2008’deki savaş ilanından beri sesini çıkaramamaktadır!
3..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü, Tunus’un 23 yıllık diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali ABD istihbarat okulunda eğitilmiş bir CIA ajanıdır, iktidara ABD darbesiyle gelmiştir ve ABD’nin en has müttefikidir. Keza 30 yıllık diktatör olan Hüsnü Mübarek de ABD’nin en önemli bölgesel müttefikidir. Üstelik Mübarek, ABD’nin İsrail-Arap dünyası ilişkilerindeki en kilit müttefikidir!
4..) Halk hareketini bastırmak üzere kullanılan atlı-develi-kılıçlı milis yapısı bile halk hareketinin karakterini göstermesi bakımından bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Halk hareketini Soroscu diye karalayanlara, onların mantığıyla sorarsak eğer: Halk hareketi Soroscuysa, halkın “baltacı” adını verdiği bu milis kuvvet anti-Soroscu mu olacak, devrimci mi olacak? Ya da halk hareketi Soroscu, Amerikancı ise Mübarek Mısırcı, hatta devrimci mi olacak?
5..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü, halk ayaklanması içinde yer alan kimi örgütlerin, Soros’dan, Batı’dan fonlanması, o ayaklanmayı toptan Soroscu yapmaz! Dahası, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinde yer alan bazı gençlerin, ayrılıkçı Sırp örgütü Otpor’un işaretini taşımaları da, halk hareketini toptan Otporcu, Soroscu, Amerikancı yapmaz!
Bu bakış açısının yanlışlığını ortaya koyan en tipik örnek, 2007’deki Cumhuriyet mitingleridir. Milyonların Ankara, İstanbul ve İzmir’de alanları dolduğu o mitingleri, kim “Soroscu mitinglerdi” diye karalayabilir? Aklı başında hiç kimse o mitinglere elbette Soroscu demez. Ama o mitinglerde yer alan en az elli örgütün Soros’dan, ABD’den, AB’den fonlandığı da bir başka gerçekti! Ancak o gerçek, Cumhuriyet mitinglerini Soroscu yapmaz, sadece mitinglerin “siyasi sonuç” almasının önünde duran engellerden biri haline geitirir! (Cumhuriyet mitinglerinin yanlış önderlikle yanlış yönlendirilmesi ve parlamenterizmle uzlaştırılmasının tarihi sonucu, bir başka yazının konusudur)
6..) Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarının Soroscu olduğuna kanıt diye sunulan “Mısır bayrağı taşımıyorlar, Nasır posteri taşımıyorlar” gibi tezler yanlıştır, yüzeysel bir bakış açısının sonucudur, masa başı değerlendirmesidir! Faik Bulut’un, El Quds el Arabi gazetesinde yazan Muhammed Sadık El Hüseyni’den aktardığı şu cümle bu tezi çürütmektedir:
“Birçok gösteride, ülkenin tarihi ulusal lideri Cemal Abdülnasır’ın posterleri taşınıyor; sömürgeci işgaline direnen simge isimlerden Saad Zağlul ile Abdülnasır hakkındaki kitaplar yeniden okunuyor…”
Kaldı ki, Nasır posteri taşınıp taşınmaması, bir toplumsal hareketin karakterini tek başına tayin etmeye yetmez. Bizler de “Nasır posteri” taşınıyor diye halk ayaklanmasını milli-sosyalistçi ilan edemeyiz!
7..) Mısır’daki olayların ABD planı olduğuna kanıt diye sundukları bir başka olgu ise halk hareketi başladığı sırada Mısır Genelkurmay Başkanı’nın Amerika’da bulunması ve Mısır ordusunun halka müdahale etmemesidir. Oldukça yüzeysel olan bu değerlendirmeyi çürütecek en önemli gelişme, Tahrir Maydanı’nda 2 milyon Mısırlının toplanmasından sonra Ordu’nun yaptığı “evlerinize dönün” çağrısıdır!
HALK HAREKETİ, ABD’NİN ÇÖKÜŞ SÜRECİNİN ESERİDİR
8..) Mısır ve Tunus’daki halk ayaklanmaları, halk hareketleri, ABD’nin dünya çapındaki güç kaybıyla doğrudan ilgilidir. ABD, 2001 yılında başlattığı dünya çapındaki saldırısını sürdürememiştir. ABD Irak’tan sonra sırayla işgal etmeyi planladığı Suriye ve İran’a girememiştir. Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilerletememiş, Obama ile revize etme yoluna mecbur kalmıştır. Daha önce dünyaya tek başına kafa tutabileceğini düşünen Washington, geleneksel müttefikine, yani Avrupa’ya yeniden sarılmış, dahası NATO’yu yeniden kullanma ihtiyacı görmüştür. Rusya-Çin bloğunun Orta Asya’ya girmesini engellediği ABD, bölgedeki en önemli askeri üslerini de boşaltmak zorunda kalmıştır. Dahası, ABD en önemli ekonomik ortağı olan Japonya’yı da Çin’e kaptırmıştır. Arka bahçesi saydığı Güney Amerika’da, sıra sıra Bolivarcı iktidarlar oluşmasına engel olmadığı gibi, 2008’den beri krizde olan ekonomisini düzlüğe çıkaramamıştır.
Genel bir değerlendirme yaparsak eğer, 1991’de “tek güç” olan ABD, bu durumu ancak 17 yıl sürdürebilmiş ve 2008 yılından itibaren inişe geçmiştir. Üstelik “tek kutuplu dünya” hedefinin de hayal olduğu bu süreçte ortaya çıkmış, dünya “çok kutuplu” bir hal almıştır.
Wikileaks belgelerinin ortaya çıkması bile ABD’nin çöküşe geçen durumuyla doğrudan ilgilidir. Ancak çöken bir kuvvetin safraları böyle ortaya saçılır!
9..) Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini ABD’nin planı olarak görmek, ABD’nin “değişmez muktedir güç olduğu” yanılsamasından kaynaklanmaktadır. Ama tarih göstermiştir ki, tüm süper güçler, er geç çökeceklerdir. Kaldı ki, ABD’nin dünya siyaset tarihinde başa güreştiği dönem topu topu, 65 yıldır! 65 yıl, insanlık tarihinde çok küçük bir zaman parçasıdır!
ABD’nin çökmediğini, tam tersine bütün hedeflerine ilerlediğini düşünenlerin yanılgı nedenlerinden biri de “çöküş” kavramını doğru algılamamasındandır. Çöküş, bugünden yarına, toptan durum değişikliği değildir. Çöküş, yıllar alan bir süreçtir. Roma’nın, Osmanlı’nın, İngiltere’nin çöküşleri bunun en önemli göstergesidir. Bu süper güçlerin çöküş süreleri, ABD’nin başa güreştiği toplam sürenin bile iki-üç katıdır!
10..) Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarının ABD’nin planı olduğunu savunanların yanılgısının bir diğer kaynağı da, “devlet” aygıtına dair kavramsal yanlışlılarıdır. Meseleleri “devlet” kavramı ile değil, CFR ile, Yahudi Lobisi’yle, Rothschild ve Rockafeller aileleriyle hatta şeytana tapan masonik örgütlerle açıklamaktadırlar. Onlara göre dünyayı bu yapılar dizayn etmektedir! Çok basit bir şekilde söylersek, bu anlayışa göre, bu gizli örgütleri ya da aileleri ortadan kaldırırsak, ABD emperyalizmi yenilecektir!
Onlara göre ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün uçan kuştan haberi vardır, her şey onların kontrolündedir! Dünyada her ne oluyor ise ABD istediği için oluyordur!
ABD’NİN ‘MÜBAREK’İ VERİP, MISIR’I KURTARMA’ ÇİZGİSİ
11..) Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarının ABD’nin düğmeye basmasıyla ortaya çıkmadığının en önemli kanıtı, ABD’nin Mısır olayları boyunca izlediği çizgidir. ABD önce Mübarek yönetimini istikrar unsuru olarak nitelendirmiş; gelişmeler sürünce, Mübarek’e “reform yap” çağrısında bulunmuş; durum kötüye gidince de “geçiş dönemi” vurgusu yapmaya başlamıştır!
12..) ABD çok açık biçimde, kendi planlamadığı ve başlatmadığı süreçte yer almaya çalışmaktadır. ABD’nin mecburiyet çizgisini “Mübarek’i verip, Mısır’ı kurtarmak” diye de formüle edebiliriz. BBC’nin yorumu da dikkat çekicidir: “ABD Mısır’daki devrimi, evrime yöneltmeye çalışıyor”.
Kaldı ki ABD, gidişat karşısında eski Kahire Büyükelçisi Frank Wisner’i Kahire’ye göndermiş ve süreci etkilemeye dönük bir karargâh kurmuştur. Bu ABD karargâhı, bir yandan ayaklanmanın yönünü istediği noktaya çevirmeye çalışmakta, bir yandan da ayaklanmanın içinde yer alan unsurların birbirleriyle çelişmelerinden yararlanıp, halk hareketini bölmeye çalışmaktadır.
Nobel ödüllü Muhammed El Baradey’in “muhalefet lideri” olarak ortaya sürülmesi “geçiş dönemi” pazarlığının bir sonucudur. İstihbaratın başı Ömer Süleyman’ın Mübarek’in yardımcılığına getirilmesi de, yine bu pazarlıkların bir sonucu olup, batı adına “kontrollü bir geçiş dönemi” sağlamak hedefiyledir.
13..) ABD’nin Mısır’da ayaklanma olacağına dair bir öngörüsü olduğu, aslında Wikileaks belgelerinde görülmektedir. Ancak, ABD çaresizdir! İnişe geçen bir kuvvet olarak duruma el koyamamıştır, ayaklanmayı engelleyememiştir. Obama’nın geçen yılki Kahire konuşması ile Müslüman Kardeşlerin yine geçen yıl iki kanatlı bir yapı haline getirilmesini, duruma el koyma hamlesinin bir parçası olarak okuyabiliriz.
MÜBAREK, İSRAİL MÜTTEFİKİDİR
14..) İsrail’in, ABD ve AB ülkelerini, bölgedeki istikrarın muhafaza edilmesi amacıyla Mübarek’e yönelik eleştirilerini frenlemeye çağırması da dikkat çekicidir! İsrail devleti, Dışişlerinden tüm dünyadaki büyükelçiliklerine yazı göndermiş ve elçilerinden, bulundukları ülke yönetimlerini Mübarek lehinde etkilemelerini istemiştir. (www.gazetevatan.com, 31 Ocak 2011) Çünkü Mübarek, Filistin sorunu konusunda, İsrail’in en önemli müttefikidir!
15..) Halk ayaklanmalarını Soroscu ilan edenlerin kendilerine dayanak yaptığı bir başka durum da, ayaklanmaların Tunus, Yemen, Mısır diye birbirini izlemiş olmasıdır. Onlara göre bu ayaklanmaların arkasında ABD olmasa, aynı anda bu ayaklanmalar başlamazmış… Soğuk savaş döneminden kalma bir bakış açısının eseri olan bu yaklaşım, dünyadaki gelişmelerin, 50 yıl hatta 20 önce olduğu gibi kitleler tarafından haftalar sonra öğrenilebildiği esasına dayanıyor!
Halk hareketlerinin ve her türden sosyal hareketin büyütülmesinde hatta ortaya çıkarılmasında, “sosyal iletişim ağlarının” nasıl bir etkiye sahip olduğunun en önemli göstergesi, 2007 yılındaki Cumhuriyet mitingleridir. Daha yakın bir örnek vermek gerekirse, geçen ay Facebook üzerinden örgütlenen, “taraftar Taksim’e, ıslık çalmaya” eylemidir!
16..) Mısır’daki halk hareketinin en önemli sorunu, harekete önderlik edecek “devrimci bir örgüt”ün, dolayısıyla “devrimci bir programın” olmamasıdır. Aslında ayaklanmanın “herhangi” bir lider örgütü de yoktur. Sırf bu gerçek bile, yaşananların tam bir halk ayaklanması, halk hareketi olduğunu göstermektedir.
Halk hareketinin hangi yöne ilerleyeceği, harekete önderlik edecek kuvvete bağlıdır. “Devrimci bir örgütün” liderliğinden yoksun bir ayaklanmanın, devrime gitmeyeceği aşikârdır. Üstelik, Mısır’daki sınıfsal durum, sosyo-ekonomik karakter, “devrime gebe” bir durum teşkil etmemektedir. Ancak bu türden ayaklanmalar, ileride, devrimci halk hareketlerine önderlik edecek devrimci örgütlerin kurulmasına, gelişmesine zemin oluşturur.
Mevcut halk ayaklanması, ideolojik bir hedefi olmayan, kitlelerin yaşam standartlarına tepkisinden doğmuş ve esas hedefi “Mübarek karşıtlığı” olan bir ayaklanmadır.
Bu durum, yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD’nin elini güçlendirmektedir. Ayaklanmaya önderlik edecek kuvvetler arasında şimdiden başlayan pazarlıklar gidişatın yönünü belirleyecektir.
GELİŞMELER, İRAN’IN LEHİNE
17..) Durumdan vazife çıkaran Ürdün Kralı’nın hükümeti görevden alması ve Suriye lideri Beşar Esad’ın “reform zamanı” açıklaması yapması, halk ayaklanmalarının gücünün ne olduğunu da daha şimdiden göstermiştir!
18..) ABD’nin etrafında Sünni hilal oluşturmaya çalıştığı İran, Tunus’la başlayan ve bölgeyi etkileyen bu gelişmelerden en çok siyasi yarar sağlayan ülkedir! İran, ABD’ye karşı daha önce de –Hizbullah’ın hükümetten çektirilmesiyle- Lübnan’da başarı kazanmıştı!
Mehmet Ali Güller
3 Şubat 2011
3 Şubat 2011
29 Ocak 2011 Cumartesi
ABD MÜTTEFİKLERİ ÇÖKÜYOR
Bazı Türk aydınlarında tuhaf bir bakış açısı hakimdir. Her şeyi ABD’den bilirler. ABD’nin gücü ve bilgisi dışında hiçbir şey cereyan edemez onlara göre. ABD’nin çöktüğünü görseler bile, “ABD bilerek çöktü, bu bir oyun, altından Atlantis çıkacak” derler!İşte bu Türk aydınları, şimdi de, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini, Gürcistan ve Ukrayna’daki gibi Sorosçu darbeler olarak değerlendirmektedirler. Hatta bir kısmı, düğmeye İsrail’in bastığını bile iddia etmektedirler.
Wikileaks belgeleri ortaya çıktığında da, diplomatik mektupların, ABD ve İsrail tarafından bilerek sızdırıldığını, hedefin de Erdoğan olduğunu dile getirmişlerdi…
Tunus ve Mısır’daki olayların ABD planı olduğunu iddia etmelerine dayanak oluşturan olgu ise olaylarda yer alan kimi NGO’ların, ABD’den fonlanmış olmaları… Tunus’taki NGO’lar da, tıpkı başka ülkelerdeki NGO’lar gibi ABD ve AB’den fonlanıyorlar elbette. “Sivil toplumculuk” anlayışının 1980’lerde piyasa sürülmesinin nedeni de, batıdan beslenen “sivil toplum kuruluşları”nın, yerel olan “demokratik kitle örgütleri”nin yerini almasıydı zaten.
Bir halk hareketini, içinde yer alan bazı unsurların NGO olması nedeniyle, toptan ABD planı içinde görmek, aslında gerçeği görememektir. Tunus halk hareketi, içinde yer alan NGO’lar nedeniyle Amerikancı olunca, halk hareketinin yıktığı Tunus lideri Bin Ali de doğal olarak anti-Amerikancı oluyor kuşkusuz. Nasılsa, kimse Bin Ali’nin nasıl iktidara geldiğini hatırlamaz, bilmez diyorlar herhalde…
BİNALİ CIA GÖREVLİSİDİR
Anımsatalım: Bin Ali Tunus’un, Habib Burgiba’ya karşı 1987 yılında ABD darbesiyle iş başına getirilmiş 23 yıllık diktatörüdür. ABD’nin istihbarat okulu olan “The Senior Intellegence School at Fort Holabird”de eğitilmiştir. CIA görevlisidir. ABD’nin Tunus’taki bir numaralı müttefikidir.
İşte Tunus’da ABD’nin beslediği NGO’lar da, Bin Ali sonrasının kontrolü için Washington’un olaylar başladıktan sonra devreye soktuğu, diğer alt müttefikleridir. Görevleri, tepkilerin salt Bin Ali’yle sınırlı kalmasını sağlayarak, ABD’nin çıkarlarını koruyacak bir ara süreci yaratmaktır.
Mısır’da da Nobel ödüllü Baradey’in “halk hareketinin lideri” olarak devreye sokulması, aynı anlayışın sonucudur. Müslüman Kardeşler ya da “antiemperyalist” bir örgüt iktidarı devralacağına, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanlığı yapmış, Nobel ödülüyle taçlandırılmış, “laik” görünümlü Muhammed El Baradey’in Mısır’da iş başına gelmesi, Washington’un çıkarınadır.
ABD SÜREÇTEN YARARLANMA PEŞİNDE
ABD’nin Mısır’da, göstericilere destek veren açıklamalarını, iddialarına ikinci dayanak yapan bu aydınların görmediği bir başka gerçek ise Amerikan pragmatizmidir. ABD, hem göstericileri desteklemiş, hem de Mübarek’ten halkın değişim beklentilerini yerine getirmesini istemiştir. ABD, çok açıkça, iddiaların aksine, planlamadığı bir süreçten yararlanmanın peşindedir. Ki Bin Ali gibi Mübarek de, ABD’nin müttefikidir. Hatta Hüsnü Mübarek, ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefikidir! İsrail boşuna telaşa düşmemiştir!
İran Dışişleri Bakanlığı’nın durumu “Mısırlıların gösterileri bir adalet arayışıdır” şeklinde değerlendirmesi de, Mübarek’in ABD’ye “yardım edin, yoksa çökeriz” diye yalvarması da en önemli olgulardır!
HALK HAREKETİ GÜCÜNÜ NEREDEN ALIYOR?
Peki Tunus’ta başlayan ve Yemen ile Mısır’da süren halk hareketleri, gücünü nereden almaktadır?
ABD’nin BOP yenilgisinden, Ortadoğu’da güç kaybından ve geri çekilmesinden! Çöken kuvvetin önce safraları ortaya serilir, sonra müttefikleri dökülür. Wikileaks’le safraları ortaya serilen ABD’nin, şimdi bölgedeki müttefikleri iktidardan düşüyor.
Aslında ABD, 2.5 savaş konsepti olarak bilinen askeri doktrininden vazgeçtiğini ve yeni bir strateji belgesi kabul ettiğini açıkladığında, bu gidişatı ortaya koymuştu. Biz de o günlerde ABD’nin 13 cephede kaybettiğini göstererek, ABD’nin çöküşe başladığını belirtmiştik. Kısaca anımsamak gerekirse; ABD, Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesine yanıt veremedi; Karadeniz’e giremedi; Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kuramadı; Irak’ta batağa saplandı, güney ve orta Irak’tan çekildi, kuzey Irak’a yerleşiyor; Irak’tan sonraki hedefleri olan Suriye, Kore ve İran’a saldıramadı; Orta Asya’daki askeri üslerinden çekilmek zorunda kaldı; Afganistan’dan çıkışın peşinde; Pasifikteki müttefiki Japonya’yı Çin’e kaptırdı; AB’yle arasında mesafe oluştu; arka bahçesi olan Latin Amerika’da Bolivarcı iktidarlara teslim oldu; üstelik ekonomisi batakta!
En yenisi ise ABD’nin Lübnan’da yenilmesidir!
Bu yenilgiler, bölge halklarının elini güçlendirdi.
Peki Tunus’ta Bin Ali devrildi ama iktidar boşluğunu kim dolduracak? Mısır’da Mübarek yıkılacak mı? Yıkılırsa yerini kim alacak?
Bu soruların yanıtları ise halk hareketi unsurlarının örgütlü gücüne bağlı artık… Yeni iktidarın batı karşıtı mı yoksa batı yanlısı mı olacağı, laik mi yoksa İslamcı mı olacağı, hatta daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacağı bile, bundan sonraki kuvvet mücadelesine göre belirlenecek.
Mehmet Ali Güller
29 Ocak 2010
29 Ocak 2010
Etiketler:
ABD,
Halk Hareketi,
Mısır,
Soros,
Tunus
29 Kasım 2010 Pazartesi
ABD-AKP İŞBİRLİĞİ WİKİLEAKS’LE ÇIRILÇIPLAK
WikiLeaks’in yayımlamaya başladığı belgelerin ilk partisi, ABD-AKP işbirliğini çırılçıplak ortaya sermiş vaziyette. Kürt Açılımı’ndan AB sürecine, İsrail’le ilişkilerden AKP’nin yolsuzluklarına kadar pek çok şey “belgeli” olarak artık kanıtlanmış durumda…KÜRT AÇILIMI
Örneğin, Eski ABD Büyükelçisi James Jeffrey, Kürt Açılımı konusunda şöyle diyor: “Büyükelçiliğimiz, bizim verdiğimiz istihbarat desteğiyle PKK’ya karşı kazanılan askeri başarının, sivillere bu açılımı yapmak, Mesut Barzani ve diğer Kürtler ile doğrudan ilişki kurmak için siyasi alan yarattığına inanıyor”. Kürt Açılımı tam da bu işte: AKP üzerinden Türkiye’ye Barzani’yi ve devletini kabul ettirme…
İRAN
Örneğin, AKP’nin İran-İsrail-Suriye ilişkilerinin tamamen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlu olduğu da ortaya çıktı. ABD adına Ortadoğu’da görev üstlenen AKP, sözde İsrail karşıtı görüntü sergileyip, hem Arap ülkelerinin liderliğine soyunuyor hem de İran’ı yalnızlaştırıyordu. İşte bu gerçek, ABD Büyükelçisi James Jeffrey’in ağzından belgeye şöyle yansıyordu: “Eğer Türkler, Suriye’yi İran’dan ayırmak konusundaki isteklerinde ciddilerse, bu konuda telefon defteri değerinde tartışmalı protokoller imzalamak yerine, gerçek başarılar elde etmeye başlamaları halinde, bu hepimizin çıkarına olur...”
İSRAİL
İsrail’le izlenen kontrollü gerilim de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Burns arasındaki ikili temasta günyüzüne çıkıyor. Buna göre, Sinirlioğlu, yaşanan gerilime rağmen, Erdoğan’ı Netenyahu ile bir araya getirmeyi arzuladıklarını beyan ediyor.
FÜZE KALKANI
AKP’nin sözde füze kalkanına karşıymış gibi davranmasının da, tamamen tabanından gelecek tepkilere karşı planlandığı belgelerde ortaya çıktı. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Washignton’a yazdığı bilgi notunda, AKP hükümetinin füze savunma sistemini kendi kamuoylarına anlatabilmek için, “NATO ile bağlamaya ihtiyaç duyduklarına” dikkat çekiyor ve şu gerçeğin altını çiziyor: “Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin bu füze sistemine katılımının, ileride bir İran saldırısına karşı İsrail’e savunma sağlamasından endişeli...”
AZERBAYCAN
Belgeler sayesinde, AKP’nin ABD için Kafkasya’da uyguladığı politikaların, Azerbaycan’ın çıkarlarına aykırı olduğu da kanıtlanmış oldu. Aliyev belgelerde, açıkça “Erdoğan hükümetinden hazzetmediğini” ifade ediyor.
AB ÜYELİĞİ
Yine belgelerde, aslında Türkiye’nin AB’ye asla üye olamayacağı da sergileniyor. Türkiye’nin AB kapısına, üye yapılmamak üzere bağlandığı gerçeği, belgelerle somutlanıyor.
YOLSUZLUK
İsviçre’de sekiz ayrı banka hesabı; ihale yolsuzlukları; İran doğal gazından pay alımları; Trabzon belediyesini CHP’den alabilmek için Bakan Faruk Nafiz Özak’ın önce Trabzonspor başkanı yapılması, ardından da kulübe para akıtılması; Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, vatandaşı olduğu İngiltere’de bir grup yatırımcıya, “Doğan hisselerinizi satın, çünkü onlar gidici” demesi; Hikmet Balduk, Cüneyd Zapsu ve Mücahit Arslan’ın ihalelerde etkin olduğu; Aksu ve Tüzmen gibi bakanlarla, Müezzinoğlu gibi parti yöneticilerinin yolsuzluklara bulaştığı; AKP’li Bakan Abdülkadir Aksu’nun eroin işine bulaşmakla suçlanması, Emine Erdoğan’ın Tayyip Erdoğan’ı “Allah’a inanan ama Allah’a güvenmeyen” şeklinde tanımladığının bir belgede yer alması…
Bakanların ilişkileri, düşkünlükleri gibi ayrıntılara ise basın-yayın ilkeleri gereği hiç girmiyoruz…
SONUÇ
251 bin 287 belgeden henüz 226’sı bu denli kirli ilişkiyi ortaya çıkardığına göre, bakalım belgelerin tamamı yayınlandığında nasıl bir tabloyla karşı karşıya olacağız?!
Mehmet Ali Güller
29 Kasım 2010
29 Kasım 2010
1 Kasım 2010 Pazartesi
TAKSİM’DEKİ BOMBALI SALDIRININ, FÜZE KALKANI İLE BİR İLGİSİ VAR MI?
Taksim’de 32 yurttaşımızn yaralanmasına yol açan intihar saldırısını henüz üstlenen olmadı. Saldırının PKK’nın eylemsizlik süresinin son günü olan 31 Ekim gününe denk gelmesi, failin PKK olabileceği yorumlarına yol açtı. Ancak, CNN’e konuşan PKK sözcüsü, “Taksim’deki patlamadan haberimiz yok” dedi. BDP yetkilileri de, saldırıyı kınayan açıklamalara imza attılar.Kaldı ki, PKK lideri Murat Karayılan’ın, daha birkaç gün önce, yeni Radikal’e verdiği röportajda “Bizden kaynaklanan hatalar oldu, siviller öldü. Bunlar için gerekirse özür dileriz” demesi, Taksim faili konusunda PKK ihtimalini zayıflatıyor.
Ancak, her halükarda, PKK’nın bazı unsurları Taksim saldırısına imza atmış olabilir. Neden mi? Henri Barkey, 31 Ağustos 2010 tarihli, Foreign Policy’de yer alan “Türkiye’nin sessiz krizi” başlıklı raporunda ne demişti?
Barkey, İstanbul’un dünyada Kürt nüfusun en fazla olduğu şehir olduğunun altını çizmiş ve “ayaklanmanın” bölge ile sınırlı kalmayacağını yazmıştı. Barkey, “etnik gruplar arası çatışmanın, Türkiye’yi alt üst edebileceğini” belirtmişti.
Özetle, ABD, yeni dönem için “etnik çatışma” sopasını sallayacağını açıkça ortaya koymuş ve Ankara’yı tehdit etmişti!
Ancak daha önemlisi, Taksim saldırısının, İngiliz Daily Telegraph gazetesinin yayımladığı “ABD, Türkiye’yi kapalı kapılar ardında uyardı” şeklindeki haberle çakışmasıydı.
Habere göre, hem ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, hem de ABD Savunma Bakanı Robert Gates, füze kalkanı konusunda görüştükleri Türk yetkilileri, “tavırlarını belirlemeleri” için gizlice uyarmışlardı!
Acaba ABD nezdinde “gizli uyarılar” dışında, bazı “açık uyarılara” da mı ihtiyaç vardı?
Hele de ABD’nin en yakın müttefiklerinden dahi, zor taleplerini gerçekleştirmek için bu tip eylemlere imza attığı gerçeğini göz önünde bulundurursak…
TSK’nın sınırdışı harekatını engellemek için Gazi Mahallesinde provokasyon yapan, peşmerge liderlerinin Bağdat’ın otoritesinden çıkmasına engel olduğu için Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i katleden, Muavenet fırkateynimizi bombalayan, CASA uçağımızı düşüren, ülkemizi hedef aldığı “binyılın meydan okuması” tatbikatını yapan, 1 Mart tezkeresinin intikamını almak ve Kuzey Irak’taki Türk askerini sınırdışı etmek için 11 subayımıza çuval geçiren ABD’nin bu konudaki sicili zaten oldukça kabarıktır!
Mehmet Ali Güller
1 Kasım 2010
1 Kasım 2010
Etiketler:
ABD,
Füze Kalkanı,
Henri Barkey,
Taksim'de bombalı saldırı
26 Ekim 2010 Salı
YENİ NATO KONSEPTİ VE FÜZE KALKANI SİTEMİ
NATO, 7. stratejik konseptini 19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da kabul edecek. 1999 tarihli 6. konseptin ardından, 2009 yılında eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın başkanlığındaki 12 kişilik “uzmanlar grubu” tarafından hazırlanan ve Nisan 2010’da NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’e sunulan konsept, 2020 yılına kadarki dönemi kapsıyor.YENİ KONSEPT: ORTAKLIĞIN KAPSAMINI GENİŞLETMEK
Yeni konseptin en belirgin özelliği “ortaklık ilişkisinin kapsamını genişletmek” ve “kolektif savunmayı yeniden belirlemek” şeklinde önüne koyduğu hedeftir. Yeni Konsept (NATO 2020: Assured Security; Dynamic Engagment) üyelerinden “sadece askeri kapasiteleri ile değil, kriz planlaması, tatbikatlar, askeri kuvvetlerin hazırlanması ve lojistik hususların katılımları” ile de ortak savunmaya katkıda bulunmalarını istiyor.
Yeni konsept, Kafkaslar ve Balkanlar’ın kırılgan olduğunu; Rusya’nın olaylara bakışının NATO’dan farklı olduğunu; Ortadoğu’daki aşırılıkçı şiddetin, Arap-İsrail gerginliğinin ve İran’ın tavrının NATO güvenliğini etkilediğini; Hindistan-Pakistan gerginliğinin Asya’da, Kuzey Kore’nin de Asya-Pasifik bölgesinde istikrarsızlığın kaynağı olduğunu; Afrika ülkelerinin NATO’dan yardım talebinde bulunabileceğini belirterek, hem tehdit algılamalarını hem de görev bölgelerini ilan etmiş oluyor!
Yeni konseptin ruhunu tek cümlede özetlemek gerekirse; ABD, “yeni NATO” ile güdümünden çıkan müttefiklerini “alan dışı” görevler üzerinden yeniden kontrol etmeyi hedefliyor!
“Tek başına” kazanamadığını gören ABD, Irak savaşı sırasında bozulan müttefikleriyle ilişkilerini, Bush sonrası Obama ile birlikte “iyileştirme” kararı almıştı.
FÜZE KALKANI, YENİ KONSEPTİN BİR UNSURU
İşte Türkiye’ye yerleştirilmesi hedeflenen “Füze Savunma Sistemi” de bu yeni konseptin en önemli unsurlarından biridir. Yeni konsepte göre “aşamalı uyarlanabilir yaklaşım” adı verilen sistem, en uzak üye ülkeden başlayarak ABD’ye kadar sırasıyla kurulacak!
Sistem, ortada bir emare olmasa da, açıkça İran’dan yönelecek tehdit gerekçe gösterilerek inşa ediliyor. Ancak NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin asıl tehdit algıladığı kuvvet Çin’dir. Çünkü yeni dönemde İran’ı arkalama işini Rusya yerine Çin üstlenmiştir.
İstediği askeri başarıyı kazanamayan, ekonomik inişe geçen ve siyasi yenilgiler alan ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarısını “Irak’ın kuzeyi ile güney Kafkasya’yı, Türkiye, Rusya ve İran arasında sorunlu hale getirmeye” indirgemiş durumda. ABD, bu yolla hem bölgeye sürekli müdahale edebilmeyi hem de Çin’in bölgede etkinliğinin artmasını frenlemeyi umuyor.
ABD’nin endişe skalasında, Türkiye-Çin askeri tatbikatları gibi, Türkiye ve Rusya’nın Karadeniz Savunma Gücü oluşturması gibi, geleceği şekillendirecek gelişmeler, en tepede yer alıyor artık!
FÜZE KALKANININ HEDEFLERİ
ABD Türkiye’ye yerleştirmeyi istediği füze kalkanı ile birkaç hedefi gerçekleştirmeyi hesaplıyor. Bunlar, birincisi esas hedef olmak üzere, önem sırasına göre şöyledir:
1.. Türkiye’nin hem İran hem de Çin ve Rusya ile gelişen ilişkilerini baltalamak; dahası karşı karşıya getirmek! ABD, AKP’ye rağmen ekseni doğuya kayan Türkiye’yi, bu yolla Atlantik’e çapalamayı planlıyor.
Washington’un Ankara’dan gelen “İran bizi tehdit etmiyor” şeklindeki kalkan aleyhtarı görüşlere karşı argümanı, daha doğrusu tehdidi ise “İsrail İran’a saldırırsa, İran İncirlik’i vurur” şeklinde.
2.. ABD, füze kalkanı ile güdümünden çıkan AB’yi yeniden kontrol etmeyi hedefliyor. İran füzelerine karşı AB’yi koruyan ABD, İran’a savaş açtığı takdirde, Irak saldırısında alamadığı desteği AB’den isteyebileceğini düşünüyor.
3.. ABD, Türkiye’nin doğusuna yerleştireceği kalkan ile Ortadoğu’daki kukla devletlerini korumayı hedefliyor. İsrail ile Kuzey Irak’taki ikinci İsrail’in güvenliğini, Türkiye’deki kalkan sağlayacak.
4.. ABD, İran’ı gerekçe göstererek, Sünni Arap bloğu oluşturmayı hedefliyor. Washington, bu bloğa geçen aylarda yaptığı 60 milyar dolarlık silah satışı gibi kontratları da çoğaltmayı hesaplıyor.
AKP NE YAPACAK?
Füze Kalkanı, AKP’nin en büyük kâbusu durumda.
Çünkü AKP, kalkanı kabul ederek, çizmeye çalıştığı İsrail karşıtı imajı paramparça edecektir. “İsrail’i İran’a kaşı AKP kalkanı koruyor” propagandası, Haziran 2011 seçimlerinde AKP’yi yenilgiye götürür! Kalkanı onaylamak, “komşularla sıfır soruna” dayalı AKP dış politikasının da iflası demektir.
Öte yandan AKP, siyasi varlığının dayanağı olarak da ABD talebine evet demek zorunda!
NATO ÜYELİĞİ SORGULANMALI
AKP’nin vereceği karardan bağımsız olarak Türk Devleti artık NATO üyeliğini sorgulama göreviyle karşı karşıyadır. Füze Kalkanı bu gerçeği bir kez daha önümüze getirmiştir. Çünkü NATO ile Türkiye’nin tehdit algılaması bambaşkadır. Dahası, Türkiye NATO’nun aslında hedefindedir.
Anımsatalım:
ABD’nin dış politika mimarlarından ve üst düzey diplomatlarından Richard Holbrooke, 2006 yılında, Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırladı. Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savundu!
Yani ABD’ye göre Türk Ordusu ile NATO’nun hedefleri karşı kaşıyaydı!
Holbrooke’un planı dört yıl sonra gündeme geldi. Başbakan Erdoğan 28 Haziran 2010 günü, G-20 toplantısı için bulunduğu Toronto’da, ABD Başkanı Obama ile baş başa görüştükten sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısı yaptı!
Yani Türk Ordusu’nun hedefleri ile AKP’nin hedefleri de -tıpkı NATO’yla olduğu gibi- aslında karşı karşıyaydı!
Mehmet Ali Güller
26 Ekim 2010
26 Ekim 2010
Etiketler:
ABD,
Çin,
Füze Kalkanı,
İran,
NATO
20 Eylül 2010 Pazartesi
ÖCALAN'IN PANZEHİRİ BARZANİ Mİ?
Bu saflaşmanın olguları ise saldırıyla ilgili yapılan açıklamalar. Bakın kim, kimleri saldırıdan sorumlu tutuyor?
Öcalan’a göre saldırıyı yapan ya İran ya da “derin PKK”. AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da, saldırının, PKK’nın içindeki Suriyeli kanadın lideri Bahoz Erdal kod adlı Ferman Hüseyin’ine bağlı birlikler tarafından gerçekleştirildiğini yazdı. Zaten İçişleri Bakanı Beşir Atalay da, “veriler, PKK’yı gösteriyor” diyerek “gelen bilgiler PKK’yı değil içini gösteriyor” demeye getirdi. Denklemi tamamlayan açıklama da BDP’den geldi: Saldırı Ergenekon’un işi!
Ancak…
Denklemi tamamlayan en önemli olgu, Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında toplanan olağanüstü güvenlik zirvesi sonrası yapılan açıklamaydı. Teröre karşı sekiz önlemin alınacağı belirtilen açıklamada, önlemlerden ikisi aynen şöyle: “Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimiyle, PKK’ya karşı mücadelede işbirliğinin artırılması” ve “açılıma devam edilmesi”.
Yani Erdoğan komutasındaki devletimiz toplanmış ve PKK’ya panzehir olarak KDP’yi, Öcalan’a panzehir olarak da Barzani’yi göstermiş!
Türkiye, bu panzehirci yaklaşımı nedeniyle, Irak’ın kuzeyinde 1992’den beri adım adım inşa edilen kukla devletin bizatihi ABD’den sonra en büyük sorumlusu olmadı mı? Hadi Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanlığı görevi gereği kukla devletin hamisi ama devletin güvenlik zirvesine katılan devletin güvenlik birimleri bu gerçeği bilmiyorlar mı? 36. paralele evet demek, Çekiç Güç’e evsahipliği yapmak, Habur dışında ikinci bir sınır kapısı açmayarak Barzani’ye ekonomi yaratmak, Barzani’ninj peşmergesini eğitmek hatta maaşını vermek, PKK saldırganlığını azalttı mı, Kandil’i boşalttı mı? Yoksa, kukla devlet PKK için güvenli bölgeye mi dönüştü?
Hepsini bir yana bırakın. ABD’nin bölgede ağırlıklı olarak bulunduğu 1991-1999 yılları arasındaki birinci dönemle, 2003-2010 yılları arasındaki ikinci dönemin PKK’yı palazlandırdığını, PKK’nın Türkiye’ye karşı saldırganlığını artırdığını görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı? İstatistiklere baksalar görecekler: Ne zaman ABD bölgeye geldi, PKK büyüdü ve saldırganlaştı!
Ya Güneydoğu’nun Barzanileştiğinin farkında değiller mi!? Öcalan posterli nevruz gösterilerinin yerini, Barzani posterli gösterilerin aldığından bihaberler mi!? Fethullah Gülen cemaati ile Barzani aşiretinin, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunda, eğitimden kültüre, sağlıktan ekonomiye kadar ittifak halinde olduğunu görmezler mi!?
Ayrıca toplumda her bireyi, kimlik sorgulatmaya götürdüğü için “ayrışma” yaratan ve de PKK saldırganlığını artıran “açılıma devam etme” kararı, teröre karşı alınabilecek bir önlem midir?
Peki, neden İran ve Suriye hedef gösterildi?
Çünkü İran ve Suriye, aslında en başından beri ABD’nin kukla devleti konusunda doğal ve nesnel müttefikti ama gecikti. Çünkü ABD, Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devleti ilan ettikten sonra doğuda İran’a, kuzeyde Türkiye’ye ve batıda denizle buluşturana kadar Suriye’ye genişletecekti. Keşke, Tahran’ın bunu anlaması için örneğin PJAK saldırganlığı, Şam’ın anlaması için de TSK’nın iradesi ile örneğin ABD’nin Kamışlı provokasyonları gerekmeseydi?
Ankara, Tahran ve Şam için bu durum 1999’dan sonra oluştu. Adana mutabakatıyla başlayan süreç, önce Ankara-Şam, ardından Ankara-Tahran ve son olarak da Ankara-Tahran-Şam eksenli gelişti.
Ankara ile Tahran, her altı ayda bir yenilenen “güvenlik anlaşması” imzaladılar yıllarca. Tahran PKK’yı, Ankara da “Halkın Mücahitleri”ni düşman ilan etti! Tahran, PKK’nın kendi sınırları içindeki uzantısı PJAK’a karşı amansız mücadele etti. Dahası, Ankara ile Tahran, Irak’ın kuzeyine yönelik ortak operasyon bile düzenledi; Kandil’e birlikte hava harekâtı yaptı!
Şam için dönüm noktası, Türk Ordusu’nun “Öcalan’ı teslim et” iradesi oldu. Bu irade, Şam’ı girmesi gereken denkleme soktu. Ancak Ankara’nın o iradesinin en büyük sorunu ise, milli olarak başlayan sürecin gayrı-milli sürece dönüşmesiydi. “Suriye kontrolündeki Öcalan” yerine, Türkiye açısından daha büyük bir talihsizlik olan “ABD kontrolündeki Öcalan” dönemi başladı. Çünkü Suriye’nin Öcalan’ı sınır dış etme kararıyla birlikte ABD devreye girmiş ve Öcalan’ı CIA-MOSSAD operasyonu ile Türkiye’ye “şartlı” teslim etmişti!
İşte ABD için en büyük sıkıntı bu ittifaktır. Ankara-Tahran-Şam ve hatta Bağdat dörtlüsü, ABD’nin kukla devletinin en büyük düşmanıdır. Kukla devlet, güneyden ve batıdan Arapların, doğudan Farsların ve kuzeyden Türklerin kuşatması altındadır. ABD çekildiği anda kukla devlet, bu üç milletin yaşadığı dört devlet tarafından dağıtılacaktır.
İşte ABD bu amaçla, bölgeden çekilip gitmek zorunda kalmadan, kukla devletini himaye ettirmeye, dahası himaye edecek kuvvete doğru genişletmeye çalışıyor. Yani Türkiye’ye…
Barzani’nin Öcalan’a panzehir gösterilmesine sessiz kalan devletin “merkezi kurumları” işte tam da burada hayati bir yanılgıya düşüyorlar. KDP ile PKK arasındaki çelişmenin, esas olduğu kanaatine varıyorlar. İkisi arasındaki çelişme, ABD’ye uşaklık yarışından başka bir şey değildir! Öcalan ile Barzani arasındaki çelişme, Türkiye’ye doğru genişleyecek Kukla Devlet içinde söz sahibi olma yarışından başka bir şey değildir. Barzani siyasal gücünü, Öcalan ise Türkiye’deki Kürt nüfusun en kalabalık nüfus olmasını avantaj kabul ederek yarışıyorlar. Yarış, elbette kuklacı “bitti” diyene kadar sürecek…
Devletin “merkezi kurumlarının” bir diğer yanılgısı da, Washington’un Pentagon üzerinden ördüğü “Tahran, Ankara’nın çıkarına aykırı olarak, kuzey Irak’ta nüfuzunu genişletiyor” masalıdır! Sanırsın, Irak’ın kuzeyinde ABD değil Papua Yeni Gine ordusu var!
Türk devleti, BOP eşbaşkanlığı katından uygulanan bu politikalarla adım adım karanlığa gidiyor! Öcalan’ın ağzından çıkacak bir “ateşkes uzasın” lafına bel bağlamanın ve acizliğinin sonu, Türkleri en fazla, ABD adına üçüncü bir İsrail devleti olmaya götürür! Kürtleri de bin yıldır birlikte yaşadığı halklarla boğaz boğaza getirir!
Mehmet Ali Güller
20 Eylül 2010
20 Eylül 2010
Etiketler:
ABD,
Barzani,
Erdoğan,
Kukla Devlet,
Öcalan
17 Ağustos 2010 Salı
BAŞBAKAN CENGİZ ÇANDAR'I TAM 32 KEZ YALANLADI
Pentagon’a ilk giren Cengiz Çandar, yazısına şöyle başlamış: “Tayyip Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nun açtığı foseptik çukurunda vuruşmayı niçin kabul ettiğini bir türlü anlayamıyorum”. (Referans Gazetesi, 17 Ağustos 2010)Kral’ın adamının foseptik esintili yazısı Kılıçdaroğlu’na saldırılarla sürüyor; aklınca Erdoğan’ı savunacak. Miting konuşmalarında Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı’na gönderme yapan Kılıçdaroğlu’nı “zırvalamakla” suçluyor Çandar ve şu yalana sarılıyor:
“ ‘BOP nedir?’ diye sorsanız, Kılıçdaroğlu’nun doğru cevap verebileceğini hiç sanmam. Tayyip Erdoğan, BOP’un eşbaşkanı filan değildir. BOP diye bir örgüt, bir mekanizma yok ki, başkanı ya da eş başkanı olsun. Tayyip Erdoğan, Türkiye adına, İspanya Başbakanı Zapatero ile birlikte bir BM projesi olan ‘Medeniyetler İttifakı’nın eşbaşkanıdır, bunun ise BOP’la hiçbir ilişkisi yoktur”.
Çandar’ın avukatlığa soyunması ve misyonundan büyük yalanlar söylemesi, Referandum’da çıkacak “hayır” korkusundan… Biliyorlar ki, CHP ya da diğer partiler, yüzde 84’ü ABD karşıtı olan bir Türkiye’de, Erdoğan’ı BOP Eşbaşkanlığı üzerinden kolayca mağlup ederler. Onun için “villaydı, kömürdü, yemek kitabıydı” gibi tartışmalar üzerinden karşılıklı referandum söylevlerinde bulunulmasını gönülden tercih ediyorlar…
Gelin bugün, Çandar’ın misyonundan büyük yalanını, bizzat savunmanlığını yaptığı Erdoğan’ın ağzından, tarih tarih yalanlayalım.
İşte Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı koltuğunda oturarak, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne eşbaşkanlık yapan Erdoğan’ın kendi ağzından tam 32 yerde itirafı:
1. KANAL D / TEKE TEK (16 Şubat 2004)
“Şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya ‘Genişletilmiş Ortadoğu’, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım”.
2. ÇIRAĞAN SARAYI / ABD – TESEV ALMAN MARSHALL FONU TOPLANTISI (25 Haziran 2004)
“Üstlendiğimiz misyon gereği Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği... Eşbaşkanıı olduğumuz genişletilmiş Ortadoğu Projesi için...”
3. YENİ ŞAFAK / İSTANBUL NATO ZİRVESİ ÖNCESİ (25 Haziran 2004)
“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin buraya katılması... Eşbaşkanlar olarak Türkiye, İtalya, Yemen üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışacağız”.
4. İRAN / BASINA (28 Temmuz 2004)
“Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasındayım”.
5. DAVOS / KLAUS SCHWAB’LA SÖYLEİŞİ (28 Ocak 2005)
“Türkiye işlevini Büyük Ortadoğu Projesi içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun uygulamasını yapıyoruz”.
6. ZAMAN / ABD YOLCULUĞUNDA RÖPORTAJ (7 Haziran 2005)
“Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin Eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz,
Ürdün’e gideceğiz”.
7. ABD / WILLARD OTEL, BASIN TOPLANTISI (8 Haziran 2005)
“’Sea Island’ sürecinde Türkiye, İtalya ve Yemen Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve Eşbaşkanlık bu üç ülkeye verildi”.
8. ABD / AMERİKAN DIŞ POLİTİKA DERNEİĞİ (FPA) TOPLANTISI (10 Haziran 2005)
“Biz Türkiye olarak, bildiğiniz gibi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çalışmalarında rol aldık. Eşbaşkan olarak bu süreci işletmeye devam ediyoruz”.
9. ESENBOĞA HAVALİMANI / ABD DÖNÜŞÜ (12 Haziran 2005)
“Biz Büyük Ortadoğu Projesi’ne bu seyahatte başlamadık. Biliyorsunuz adı değişti, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olarak belirlendi. Bunun içerisinde Türkiye, İtalya ve Yemen, Eşbaşkan olarak çalışmaya başladık”.
10. ESENBOİA HAVALİMANI / LÜBNAN’A HAREKETİNDEN ÖNCE (15 Haziran 2005)
“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çerçevesi içerisinde Türkiye Eşbaşkanlık olarak paylaştığı bir görevi yürütüecek”.
11. ABD / DÜNYA İİ KONSEYİ (WORLD AFFAIRS COUNCIL) TOPLANTISI (7 Temmuz 2005)
“Türkiye’nin ABD’yle yapabileceği çok şey var. Türkiye’nin Sea Island Süreci’nde, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’nde eşbaşkan olarak yer almış olması bundan kaynaklanmaktadır”.
12. ABD / DIŞ İLİİKİLER KONSEYİ (CFR) TOPLANTISI (13 Eylül 2005)
“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içinde önemli bir rol oynuyoruz. Amerika’nın Ortadoğu’da oynayacağı önemli bir rol var. Onun bir parçasıyız ve şu anda onun dâhilinde çalışıyoruz”.
13. ANKARA / AKP MYK TOPLANTISINDAN SONRA BASINA (16 Kasım 2005)
“Dışişleri Bakanı Gül, Bahreyn’de ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi ile ilgili görüşecek. Söz konusu projede Eşbaşkanlık görevi yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz”.
14. DENİZLİ POLİSEVİ / İŞİADAMLARIYLA TOPLANTI (19 Kasım 2005)
“Eğer bugün Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nde Türkiye Eşbaşkan olarak görev yapıyorsa… Şu anda bu görevi yapmaya çalışıyoruz”.
15. TBMM / AKP GRUBU (29 Kasım 2005)
“…Onun için biz şu anda Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde eşbaşkanlık görevini üstlenmişiz”.
16. ATV / SİYASET MEYDANI (28 Aralık 2005)
“Biliyorsunuz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde eşbaşkanız, bunun gereği olarak da inisiyatif alma gayreti içindeyiz”.
17. TBMM / AKP GRUBU (21 Şubat 2006)
“…Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’ndeki rolümüz, eşbaşkanlık görevimiz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce birkaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır”.
18. İSTANBUL ÜSKÜDAR / AKP İLÇE KONGRESİ (26 Şubat 2006)
“Biz Ortadoğu’da GODKA denilen Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin içinde eşbaşkanız. Biz orada görev ifa ediyoruz. Böyle bir görev Türkiye’ye seçilerek verilmiştir”.
19. İSTANBUL TUZLA / AKP İLÇE KONGRESİ (4 Mart 2006)
“Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz”.
20. İSTANBUL BAYRAMPAŞA / AKP İLÇE KONGRESİ (4 Mart 2006)
“BOP’un eşbaşkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz”.
21. SAİT HALİM PAŞA YALISI / UBS BANK’IN YEMEĞİ (28 Nisan 2006)
“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne bunda dolayı girdik”.
22. AVUSTURYA (11 Mayıs 2006)
“Büyük Ortadoğu Projesi’nde, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne niye katıldınız, niye bunların içinde yer aldınız diye eleştiriler geliyor. Biz de ‘olacağız’ diyoruz”.
23. ZAMAN / G-8 ZİRVESİ’NE GİDERKEN RÖPORTAJ (13 Mayıs 2006)
“Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi Eşbaşkanı olarak Türkiye büyük görev düşüyor”.
24. YENİ ŞAFAK / G-8 ZİRVESİ’NE GİDERKEN RÖPORTAJ (13 Mayıs 2006)
“Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük görev düşüyor. Bunun için de ABD’ye bir ziyaret planlıyorum... Türkiye, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi eşbaşkanı olduğu için bunu ABD’yle konuşmamız gerekiyor”.
25. ESENBOİA HAVALİMANI / MISIR’A GİDERKEN (20 Mayıs 2006)
“Ziyaretim sırasında Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde yapmayı planladıklarımızı da anlatma fırsatını bulacağız”.
26. TBMM / AKP GRUBU (30 Mayıs 2006)
“Türkiye, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde ortak üyeliğe kabul edilmişti. Bizler bunun için burada bir ortak üyeliği ve ardından da Eşbaşkanlık görevini İtalya ve Yemen ile birlikte kabul ettik”.
27. ARTVİN (15 Temmuz 2006)
“Biz Türkiye olarak GOKAP içerisinde yer aldıysak, bunun için bizlere davet yapıldı, bunlar olacak diye biz eşbaşkanı olarak kabul ettik”.
28. CNN / LARRY KING SHOW (27 Temmuz 2006)
“Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada Eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik”.
29. CNN TÜRK / “EDİTÖR” PROGRAMI (6 Kasım 2006)
“BOP içerisinde davet edilen ülkeler kimlerdir? Türkiye var, Yemen vardı, üç tane eşbaşkan var”.
30. BEYRUT DÖNÜŞÜ (4 Ocak 2007)
“Biz Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ni bun için kabul ettik… Türkiye, İtalya ve Yemen’le Eşbaşkanlık görevi üstlendik”.
31. ALMAN “SÜDDEUTSCHE ZEITUNG” GAZETESİ / MAKALESİ (7 Şubat 2008)
“Bu sebeple Türkiye, G-8 ülkelerinin de desteklediği Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde inisiyatif almaktadır”.
32. TBMM GRUP TOPLANTISI (13 Ocak 2009)
“Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır, bu görevinden vazgeçsin diyorlar. Bunu anlatmak istiyorum. Büyük Ortadoğu Projesi’nin amaçları bellidir”.
Mehmet Ali Güller
17 Ağustos 2010
17 Ağustos 2010
Etiketler:
ABD,
BOP Eşbaşkanlığı,
Cengiz Çandar,
Erdoğan
13 Ağustos 2010 Cuma
ABD’DEKİ RICCIARDONE KAVGASININ PERDE ARKASI
ABD içindeki bölünme (Bakınız: http://maliguller.blogspot.com/2010/08/obama-dugune-neden-davet-edilmedi.html) Ankara’ya büyükelçi atanmasına da yansıdı.
Foreign Policy dergisine konuşan Cumhuriyetçi Senatör Sam Brownback’in sözcüsü, geçen ay Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde Ankara’ya Büyükelçi olarak atanmasına olumlu karar verilen Francis Ricciardone’nin atamasının durdurulduğunu belirtti. (http://thecable.foreignpolicy.com/posts/2010/08/12/republicans_reject_obama_s_turkey_envoy) Foreign Policy’e göre, sadece Senatör Brownback değil Cumhuriyetçilerin tamamı Riciardone’ye karşı. Dergiye konuşan bir Cumhuriyetçi Parti danışmanı şöyle söylüyor: “Böyle bir zamanda böyle hassas bir pozisyon için Ricciardone yanlış isim. Obama yönetiminin bunu görüp atamayı teyit etmemesini ve daha iyi birilerini aday göstermesini umuyoruz”.
Dergi, teknik olarak Obama’nın, Kongre’nin tatile girdiği dönemde Ricciardone’yi atayabileceğini ve Senato’daki teyit oylamasını baypas edebileceğini belirtiyor. Ancak bu durum hem daha büyük bir krize ned
en olacak, hem de Ricciardone sadece Ocak ayına kadar kısa süreliğine görev yapabilmiş olacak.
Dergi ayrıca ABD’nin, Türkiye’ye yaklaşımını yeniden değerlendirme çalışmaları yaptığına dikkat çekti.
ABD DIŞİŞLERİ’NDE GİZEMLİ TÜRKİYE TOPLANTISI
Öte yandan Foreign Policy’nin dikkat çektiği bu çalışmalarla ilgili çok önemli bir toplantı gerçekleşti ABD Dışişleri Bakanlığı’nda…
Hillary Clinton’ın başkanlık ettiği toplantıya, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jack Lew, bakanlığın siyaset planlama direktörü Anne-Marie Slaughter, Avrupa ve Avrsya işlerinden sorumlu müsteşar yardımcısı Philip Gordon ile diğer yetkililer katıldı. (gazetevatan.com, 13 Ağustos 2010)
Bakanlık Sözcüsü Mark Toner, günlük basın brifinginde, ABD’nin dış politikası açısından büyük önem taşıyan belirli konularda bakanlık içinde her zaman toplantılar yapıldığını, Türkiye hakkındaki toplantının da bunlardan biri olduğunu söyledi.
Toplantının bakanlığın siyaset planlama dairesi tarafından gündeme konulduğunu belirten bir yetkili ise “Toplantının nihai amacı, ‘Doğru yönde mi ilerliyoruz? Ele alabileceğimiz başka alanlar var mı?’ gibi soruların değerlendirilmesi. Bunlar, ‘neredeyiz, nereye gitmeye ihtiyacımız var?’ sorularının analizinin yapılmasına çalışılan, politikamızın ne olduğuna bakılan olumlu toplantılar” diye konuştu. Aynı yetkili, “toplantı, bir tür politika değişikliğinin işareti mi” sorusuna ise “hayır” yanıtı verdi! (gazetevatan.com, 13 Ağustos 2010)
CEZALANDIRICILARLA ÖDÜL TAKTİKÇİLERİNİN MÜCADELESİ
Peki, ABD Yönetimi’nin Türkiye konusunda özel toplantılar yaptığı böylesi bir dönemde, Ricciardone üzerinden nasıl bir saflaşma yaşanıyor?
Bu soruya yanıtın ip uçlarını, Ricciardone’nin atamasıyla ilgili geçen ay Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde yapılan oylama sırasında yine Foreign Policy Dergisi’nde çıkan ilginç bir yorumda bulabiliriz.
Dergi, o zaman da var olan Ricciardone tartışmasının, Türkiye’yle ilişkilerin, bu hassas dönemde nasıl sürdürülmesi gerektiği tartışmasından kaynaklandığını belirtmişti. Foreign Policy’e göre Ankara’yı “cezalandırmak” isteyenler için Ricciardone yanlış, “ödül taktiğini” kullanmak isteyenler için doğru seçimdi!
ABD’NİN MISIR YENİLGİSİNİN SORUMLUSU RICCIARDONE Mİ?
Cumhuriyetçilerin Francis Ricciardone’ye ilişkin itirazlarının temelini Kahire Büyükelçiliği görevi (2005-2008) sırasında yaşananlar oluşturuyor. Büyük Ortadoğu Projesi BOP çerçevesinde “Arap Baharı” olarak tanımlanan dönemde, Mısır dahil pek çok ülkede rejim değişikliği yaşanacağı beklentisi oluşmuştu. Hatta dönemin Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Kahire Amerikan Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’ten reform yapmasını istemişti!
Ancak ABD’nin tüm bu uğraşları, birkaç ay sonra Mısır seçimlerinde yaşanan yolsuzluklar nedeniyle boşa çıktı. BOP çerçevesindeki bu ağır yenilgi dolayısıyla kabak Kahire Büyükelçisi Ricciardone’ye patladı. Dönemin Ulusal Güvenlik Konseyi üst düzey danışmanı Eliot Abrams, “Büyükelçi’den Mısır’daki çabalarımız konusunda heves ya da enerji göremedik” şikâyetinde bulundu!
BOP BAŞARISIZLIĞI ABD’Yİ BÖLÜYOR
Sonuç olarak ilerleyemeyen Büyük Ortadoğu Projesi BOP, ABD içinde gittikçe daha keskin saflaşmalara neden oluyor.
Bu saflaşmalar belli başlı olarak son dönemde, Obama’nın Clinton’un kızının düğününe davet edilmemesi, Afganistan Komutanının görevden alınması, 92 bin belgenin internete sızması, Washington Post’ta “ABD istihbaratı kontrolden çıktı” anafikirli yazı dizisi yayımlanması, Mali Piyasalarla ilgili yasa tartışması, Sağlık Reformu paketi kavgası, Beyaz Saray istifaları olarak kamuoyuna yansıdı…
Saflaşma daha da derinleşecek…
Foreign Policy dergisine konuşan Cumhuriyetçi Senatör Sam Brownback’in sözcüsü, geçen ay Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde Ankara’ya Büyükelçi olarak atanmasına olumlu karar verilen Francis Ricciardone’nin atamasının durdurulduğunu belirtti. (http://thecable.foreignpolicy.com/posts/2010/08/12/republicans_reject_obama_s_turkey_envoy) Foreign Policy’e göre, sadece Senatör Brownback değil Cumhuriyetçilerin tamamı Riciardone’ye karşı. Dergiye konuşan bir Cumhuriyetçi Parti danışmanı şöyle söylüyor: “Böyle bir zamanda böyle hassas bir pozisyon için Ricciardone yanlış isim. Obama yönetiminin bunu görüp atamayı teyit etmemesini ve daha iyi birilerini aday göstermesini umuyoruz”.
Dergi, teknik olarak Obama’nın, Kongre’nin tatile girdiği dönemde Ricciardone’yi atayabileceğini ve Senato’daki teyit oylamasını baypas edebileceğini belirtiyor. Ancak bu durum hem daha büyük bir krize ned
en olacak, hem de Ricciardone sadece Ocak ayına kadar kısa süreliğine görev yapabilmiş olacak.Dergi ayrıca ABD’nin, Türkiye’ye yaklaşımını yeniden değerlendirme çalışmaları yaptığına dikkat çekti.
ABD DIŞİŞLERİ’NDE GİZEMLİ TÜRKİYE TOPLANTISI
Öte yandan Foreign Policy’nin dikkat çektiği bu çalışmalarla ilgili çok önemli bir toplantı gerçekleşti ABD Dışişleri Bakanlığı’nda…
Hillary Clinton’ın başkanlık ettiği toplantıya, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jack Lew, bakanlığın siyaset planlama direktörü Anne-Marie Slaughter, Avrupa ve Avrsya işlerinden sorumlu müsteşar yardımcısı Philip Gordon ile diğer yetkililer katıldı. (gazetevatan.com, 13 Ağustos 2010)
Bakanlık Sözcüsü Mark Toner, günlük basın brifinginde, ABD’nin dış politikası açısından büyük önem taşıyan belirli konularda bakanlık içinde her zaman toplantılar yapıldığını, Türkiye hakkındaki toplantının da bunlardan biri olduğunu söyledi.
Toplantının bakanlığın siyaset planlama dairesi tarafından gündeme konulduğunu belirten bir yetkili ise “Toplantının nihai amacı, ‘Doğru yönde mi ilerliyoruz? Ele alabileceğimiz başka alanlar var mı?’ gibi soruların değerlendirilmesi. Bunlar, ‘neredeyiz, nereye gitmeye ihtiyacımız var?’ sorularının analizinin yapılmasına çalışılan, politikamızın ne olduğuna bakılan olumlu toplantılar” diye konuştu. Aynı yetkili, “toplantı, bir tür politika değişikliğinin işareti mi” sorusuna ise “hayır” yanıtı verdi! (gazetevatan.com, 13 Ağustos 2010)
CEZALANDIRICILARLA ÖDÜL TAKTİKÇİLERİNİN MÜCADELESİ
Peki, ABD Yönetimi’nin Türkiye konusunda özel toplantılar yaptığı böylesi bir dönemde, Ricciardone üzerinden nasıl bir saflaşma yaşanıyor?
Bu soruya yanıtın ip uçlarını, Ricciardone’nin atamasıyla ilgili geçen ay Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde yapılan oylama sırasında yine Foreign Policy Dergisi’nde çıkan ilginç bir yorumda bulabiliriz.
Dergi, o zaman da var olan Ricciardone tartışmasının, Türkiye’yle ilişkilerin, bu hassas dönemde nasıl sürdürülmesi gerektiği tartışmasından kaynaklandığını belirtmişti. Foreign Policy’e göre Ankara’yı “cezalandırmak” isteyenler için Ricciardone yanlış, “ödül taktiğini” kullanmak isteyenler için doğru seçimdi!
ABD’NİN MISIR YENİLGİSİNİN SORUMLUSU RICCIARDONE Mİ?
Cumhuriyetçilerin Francis Ricciardone’ye ilişkin itirazlarının temelini Kahire Büyükelçiliği görevi (2005-2008) sırasında yaşananlar oluşturuyor. Büyük Ortadoğu Projesi BOP çerçevesinde “Arap Baharı” olarak tanımlanan dönemde, Mısır dahil pek çok ülkede rejim değişikliği yaşanacağı beklentisi oluşmuştu. Hatta dönemin Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Kahire Amerikan Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’ten reform yapmasını istemişti!
Ancak ABD’nin tüm bu uğraşları, birkaç ay sonra Mısır seçimlerinde yaşanan yolsuzluklar nedeniyle boşa çıktı. BOP çerçevesindeki bu ağır yenilgi dolayısıyla kabak Kahire Büyükelçisi Ricciardone’ye patladı. Dönemin Ulusal Güvenlik Konseyi üst düzey danışmanı Eliot Abrams, “Büyükelçi’den Mısır’daki çabalarımız konusunda heves ya da enerji göremedik” şikâyetinde bulundu!
BOP BAŞARISIZLIĞI ABD’Yİ BÖLÜYOR
Sonuç olarak ilerleyemeyen Büyük Ortadoğu Projesi BOP, ABD içinde gittikçe daha keskin saflaşmalara neden oluyor.
Bu saflaşmalar belli başlı olarak son dönemde, Obama’nın Clinton’un kızının düğününe davet edilmemesi, Afganistan Komutanının görevden alınması, 92 bin belgenin internete sızması, Washington Post’ta “ABD istihbaratı kontrolden çıktı” anafikirli yazı dizisi yayımlanması, Mali Piyasalarla ilgili yasa tartışması, Sağlık Reformu paketi kavgası, Beyaz Saray istifaları olarak kamuoyuna yansıdı…
Saflaşma daha da derinleşecek…
Mehmet Ali Güller
13 Ağustos 2010
13 Ağustos 2010
Etiketler:
ABD,
BOP,
Francis Ricciardone,
Obama
5 Ağustos 2010 Perşembe
ASKERİN ABD SİLAHI ALMASINA DEĞİL KENDİ SİLAHINI YAPMASINA KARŞILAR
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Türk Ordusu’na asimetrik psikolojik savaş uygulanıyor” demesinin üzerinden uzun zaman geçti. O gün asimetrik psikolojik savaşın kaynağını “medya” olarak telaffuz eden Org. Başbuğ, başında bulunduğu ordunun “topyekûn saldırı” altında olduğunu sanırım Yüksek Askeri Şura’da görmüştür…Darbeydi, çeteydi, demokrasiydi, sivil otoriteydi, oydu, buydu… Hepsi hikaye!
Türk Ordusu, 15 yıl önce yörüngesinden çıktığını tespit eden ABD’nin topyekun saldırısı altındadır!
Bakın batının fonladığı sivil toplum kuruluşlarından TESEV’in “Türkiye’de askeri-iktisadi yapı” isimli raporunda Türk Ordusu bu kez hangi yönüyle hedef alınıyor:
TESEV’İN ASKERİ SANAYİ DÜŞMANLIĞI
İsmet Akça tarafında hazırlanan raporda Türk Ordusu’nun, birincisi OYAK, ikincisi askeri harcamalar, üçüncüsü de “Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan” askeri sanayi nedeniyle belirleyici olduğu; bu sacayağı nedeniyle siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojiye kadar tüm alanlarda mutlak hâkimiyet kurduğu iddia ediliyor. Dolayısıyla TSK’nın etkisinin kılmasının bu sacayağına vurulacak darbeden geçtiği tespit ediliyor!
Asker düşmanlığının vardığı noktaya bakınız!
Türk Ordusu’nun dışarıya para vermemek, silah envanterini ABD’ye tam bağımlı kılmamak için 15 yıl önce başlattığı reform bile bunların hedefinde!
“Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan askeri sanayi” diye suçladıkları nedir?
MİLGEM’dir yani Milli Gemi Projesi’dir; MİLTANK’tır yani Milli Tank Projesi’dir; MKE’dir yani milli tüfek ve tabancadır; ASELSAN’dır yani milli yazılımlı telsizdir, emniyetli telefondur, sahra telefonudur, kamu güvenliği haberleşme sistemleridir, komuta kontrol sistemleridir, radar sistemleridir…
İşte buna düşmandırlar.
Milli olan ne varsa ona düşmandırlar. Ordusu’nun ABD’den silah almasından rahatsız değildirler ama Ordusu’nun kendi silahını üretmek için yaptığı atılıma bile düşmandırlar!
Çünkü aslında… TSK’nın ABD silahı almasına değil ama kendi silahını yapmasına karşıdırlar; tıpkı TSK’nın Amerikancı 12 Eylül darbesine karşı olmadıkları gibi…
ÖNCE KAFA ÇUVALDAN ÇIKACAK
Türk Ordusu Genelkurmay Başkanı’ndan, erine kadar topyekûn saldırı altındadır!
Başına çuval geçirilen, dağdaki komutanı darbecilikten tutuklanan, mevzideki komutanı için yakalama kararı çıkartılan, terörist karşısında eli tetikte olan subayı ifadeye çağrılan… Ama ille de başına çuval geçirilen!
Ordusuna sahip çıkacak milletin ilk görevi o çuvalı çıkarmaktır. Çünkü kafa o çuvalda olduğu sürece ne tehdidin kaynağı ne de tehdidin araçları doğru saptanıyor…
Mehmet Ali Güller
5 Ağustos 2010
5 Ağustos 2010
1 Ağustos 2010 Pazar
OBAMA DÜĞÜNE NEDEN DAVET EDİLMEDİ
Eski ABD Başkanı Bill Clinton’la Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un tek kızı Chelsea Clinton, New York’ta gerçekleşen özel bir düğünle (5 milyon dolarlık) bankacı nişanlısı Marc Mezvinski’yle dünya evine girdi. (Hürriyet, 1 Ağustos 2010). Metodist gelinle Yahudi damadın düğününe hahamla metodist papazın katıldığına dikkat çeken Hürriyet, haberine “Düğünde papaz da vardı haham da” başlığını seçmiş.Papaz ve hahamın da olduğu düğünde ABD Devlet Başkanı Barrack Obama yoktu. Chlesea, Obama’nın Dışişleri Bakanı’nın kızı olduğuna göre, ABD Devlet Başkanı eğer savaşta değilse, mutlaka bu düğünde olmalıydı. Ama Obama düğüne katılmadı, çünkü davet edilmemişti!
Üstelik Obama, düğünden üç gün önce, katıldığı bir tv programında düğüne “henüz” davet edilmediğini de açıklamıştı. “Düğüne davet edilmedim. Sanırım Hillary ve Bill davet konusunu tamamen Chelsea ve müstakbel eşine bırakmak istiyor” diyen Obama, “bir düğünde iki başkan istenmez” diyerek espri yaptı. (Hürriyet, 29 Temmuz 2010)
Peki Obama neden bu düğüne katılmadı? Daha doğrusu Obama neden bu düğüne davet edilmedi?
ABD diplomasisinde bir tokalaşma görüntüsünün bile ne anlamlara geldiğini bilenler, Obama’nın düğüne davet edilmemesinin arkasındaki gerçeği, yani yönetim içindeki bölünme gerçeğini de bilirler.
ABD yönetiminde bölünme olduğunu, elbette sadece Obama’nın düğüne davet edilmemesinden dolayı söylemiyoruz. 92 bin Afganistan Savaşı belgesinin WikiLeaks’e sızması, Washington Post’ta çıkan “ABD istihbaratı kontrolden çıktı” anafikirli yaz dizisi, Mali Piyasalardaki düzenlemeyle ilgili çıkan yasanın tartışmaları, Sağlık Reformu paketindeki saflaşma, Arizona Eyaleti’nin çıkardığı Göçmen Yasası, Beyaz Saray’daki şimdilik durdurulan istifalar… Hatta İsrail’in Mavi Marmara’ya saldırısına ve Türkiye’nin imza attığı Tahran Anlaşması’na yönetim içindeki yaklaşım farklılıkları bile ciddi bölünme olgularıdır.
Tek tek bu olguları işleyeceğiz ama gelin önce Obama yönetiminin nasıl kotarıldığını anımsayalım.
ABD YÖNETİMİ BİR KOLASİYONDUR
Obama ve Hillary Clinton’un Demokrat Parti seçimlerinde neredeyse yarışın sonuna kadar başa baş yarıştığını anımsıyorsunuzdur. İşte o büyük yarış, temsil ettikleri sermaye kesimlerinin uzlaşısıyla sonuçlandı ve yarışı Obama ve Clinton “birlikte” kazandı! Biri Başkan adayı, diğeri de Dışişleri Bakanı adayı olacaktı! Böylece bir koalisyon kurulmuş oldu.
Aslında ABD 2008 Başkanlık seçimleri tamamlandığında ve Obama Yönetimi şekillendiğinde görüldü ki, yönetim beşli bileşenden oluşan iki grup halindeydi. Açalım:
ABD YÖNETİMİNDE BEŞ BİLEŞEN
Birinci Bileşen: Barrack Obama. Demokrat Parti’nin “Çevre” temsilcisi. İttifakçı, çok taraflı BOP’tan yana.
İkinci Bileşen: Hillary Clinton. Bush’tan önceki Başkan Bill Clinton’un karısı. Demokrat Parti’nin “Merkez” temsilcisi. Bush döneminde Senato’da olan Hillary Clinton, NeoCon’ların politikalarına destek vermişti! Koalisyon’da aynı zamanda New York ağırlıklı Yahudi sermayesini temsil ediyor.
Üçüncü Bileşen: Joe Biden. Irak merkezli BOP’çu. Irak’ı Şii, Sünni ve Kürtler arasında üçe bölen planın sahibi.
Dördüncü Bileşen: Robert Gates. Bush’un son bir yılında, ABD Yönetimine, BOP revizyonu için monte edildi. Bu nedenle Obama Yönetimi’nde de bu görevini sürdürdü. Afganistan merkezli BOP savunucusu. Irak’tan çekilmeyi savunuyor. İran’la müzakerelerden yana.
Beşinci Bileşen: James Jones. Koalisyonda Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başı olarak yer aldı. Eski NATO komutanı. Demokratlar iktidarda ama o bir Cumhuriyetçi olarak koalisyona girdi. Obama’nın kazandığı seçimlerde Cumhuriyetçi Parti adayı John McCain’i açıkça desteklemişti!
İşte böylesi beş bileşenden ama iki gruptan oluşan ABD Yönetimi, durum kötüye gittikçe daha fazla saflaşıyor. Gruplar arasındaki çelişme, ABD batağa saplandıkça daha fazla derinleşiyor.
Gelin şimdi bu saflaşmalara yol açan olguları tek tek inceleyelim:
92 BİN ABD SAVAŞ BELGESİ SIZDI
ABD’nin Afganistan Savaşı’yla ilgili tam 92 bin belgesi internet portalı WikiLeaks’e sızdırıldı. Bunun internetle sınırlı kalmaması için belgeler aynı zamanda WikiLeaks üzerinden ABD’nin New York Times, İngiltere’nin Guardian ve Almanya’nın Der Spiegel isimli dünya çapındaki yayın organlarına da servis edildi.
Belgelerin ortaya çıkması Obama Yönetimi’nde şok etkisi yarattı. WikiLeaks sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange, “belgelerin sadece Afganistan savaşıyla ilgili değil, tüm modern savaşlarla ilgili algılamayı değiştireceğini” savunuyor. (haber50.com, 28 Temmuz 2010)
Belgelerin sızdırılmasının ABD savaş planlarına büyük darbe vurduğu herkesin ortak kanısı. Örneğin Jimmy Carter döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, Vietnam yalanlarıyla ilgili gizli belgelerin ABD’de Vietnam Savaşı ile ilgili havayı değiştirdiğine dikkat çekiyor; aynısının şimdi Afganistan için yaşanabileceği yorumunda bulunuyor. Brzezinski, “Obama ekibi, savaş stratejisi üzerindeki kontrolü yitirebilir” diyor. (haber50.com, 28 Temmuz 2010)
Öte yandan WikiLeaks’in elinde henüz yayımlanmamış ABD Dışişleri Bakanlığı kriptoları olduğu da ortaya çıktı. Sitenin Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange sızan belgelerin içinde çıkan 1.4 GB büyüklüğündeki şifreli bir dosyanın da, kendisine bir şey olması halinde açıklanacağını söyledi. Assange, dosyanın şifresini belirli kişilere göndermiş. (Hürriyet, 1 Ağustos 2010)
ABD’de yaygın kanaat sızdırılan belgelerin ABD Ordusu’nun rahatsızlığının bir ifadesi olduğu şeklinde!
Peki ABD Ordusu neden rahatsız?
ABD SUBAYLARI RAHATSIZ
Anımsayacağınız gibi ABD’nin Afganistan’daki Komutanı General McChrystal, “Bu savaşı kazanacağımıza askerlerimi inandıramıyorum” demiş ve Obama Yönetimi’nin Afganistan stratejisini eleştirmişti. Washington çareyi, cephedeki komutanı görevden alıp, yerine Irak komutanı General Petreaus’u atamakta aramıştı.
Afganistan Stratejisi yalnız ABD subaylarını değil müttefikleri İngiltere ve Fransa askerlerini de rahatsız ediyordu. İngiltere Gemelkurmay Başkanı General David Richards, “çıkış stratejisinin bir parçası olarak Taliban ile bir an önce müzakerelere başlanması” talebinde bulunuyordu. (Milliyet, 1 Temmuz 2010.
Fransız General Vincent Desportes ise daha keskin ifadeler kullanıyordu. ABD Doktrininin işlemediğini, bu stratejinin gözden geçirilmesi gerektiğini savunan General Desportes, “30 bin ek asker” önerisine de tepki gösteriyordu: “Herkes bunun sıfır ya da 100 binden fazla olması gerektiğini biliyordu. Yarım Savaş yapılmaz!”. (Milliyet, 2 Temmuz 2010)
ABD İSTİHBARATI KONTROLDEN ÇIKTI
Sızan 92 bin belgeden bir hafta önce Washington Post ilginç bir yazı dizisi yayımlamıştı. ABD istihbarat örgütlerini inceleyen gazete, “aşırı büyüyen istihbarat servislerinin kontrolden çıktığını” belirtiyordu. (Washington Post, 19 Temmuz 2010)
Washington Post’a göre terörle mücadele ve istihbarat alanında görevli 1271 devlet kurumu ve 2 bine yakın özel şirket, neredeyse aynı işi yapıyor. Gazete, bu kurumların ne kadar parayı boşa harcadığının da bilinmediğini savunuyor.
Amerikan Ulusal İstihbarat Dairesi’nin başkanlığını vekaleten yürüten David Gompert ise Washington Post’un araştırmasının gerçekleri tam yansıtmadığını savunuyor ve her gün çok sayıda saldırının engellendiğini, bu alanda başarılar kazanıldığını belirtiyordu. (VOAnews.com, 20 Temmuz 2010)
Savunma Bakanı Robert Gates de, “istihbarat kurumlarının gereğinden fazla büyüdüğünü” reddediyor ancak bu kurumları bir arada tutmanın zor olduğuna işaret ediyordu. (VOAnews.com, 20 Temmuz 2010)
CIA – CHENEY SAVAŞI
İstihbarat örgütleri demişken, ABD sermaye kesimleri arasındaki çelişmeleri yansıtması bakımından mevcut CIA Başkanı ile eski ABD Başkan Yardımcısı arasındaki söz düellosunu da anımsatalım.
Önce Bush Dönemi ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney konuştu. Cheney çok sert ifadeler kullandığı konuşmasında yeni ABD yönetimini ülkeyi zayıflatmakla suçladı. Cheney, Obama’nın politikalarıyla ilgili olarak “Amerikan halkını hedef alacak yeni bir saldırı riskini artıracak tercihlerde bulunuyor” dedi. (Zaman, 16 Haziran 2010)
Cheney’e yanıt ise CIA Başkanı Leon Panetta’dan geldi. Panetta, Cheney için, “Haklı olduğunu kanıtlamak için neredeyse ülkesine yeniden saldırılmasını istiyor” diyerek 11 Eylül’e gönderme yapıyordu! Cheney’nin tehlikeli bir siyaset yürüttüğünü belirten CIA Başkanı, Chaney’in ulusal güvenlik konusunda “sudan bile kan kokusu aldığını” söylüyordu. (New Yorker, 22 Haziran 2010)
Panetta’nın bu çıkışından önce dikkat çeken bir gelişme daha yaşanmıştı. CIA’ya yakınlığı ile tanınan gazeteci Wayne Madsen, 2005 yılında bombalı bir saldırı sonucu ölen Lübnan Başbakanı Refik Hariri’yi, Cheney’nin emrindeki bir suikast timinin öldürdüğünü belirtiyordu! (Zaman, 16 Haziran 2010)
MALİ SERBESTLİĞE FREN
ABD’de sermaye kesimleri arasındaki saflaşmayı en çok kızıştıran gelişme ise Mali Piyasaların Düzenlenmesi ile ilgili yasaydı.
Hazırlıkları bir yıl süren “finans sektörüne sıkı denetim getiren” tasarı, 16 Temmuz 2010’da Kongre’den geçti. Yeni düzenlemenin felsefesi şöyle özetleniyor: “Madem, ‘batmasına izin verilmeyecek kadar büyük olmak’ kurtarma gerekçesi olabiliyor ve bunun maliyeti topluma yıkılıyor, o zaman ‘var olmasına izin verilmeyecek kadar büyük’ kavramı da uygulanmalı! (Hasan Ersel, Referans, 1 Şubat 2010)
Obama, tasarının Kongre’de onaylanmasından sonra yaptığı konuşmada, “Bundan sonra her Amerikalı, kendisi için yararlı finans kararları alabilmek için gerekli net bilgiye ulaşabilecek. Bu reform, tarihte tüketiciyi finansal anlamda en iyi koruyan düzenleme olacak. Bu reform sayesinde Amerikan halkı Wall Street’in hatalarının faturasını ödemek zorunda kalmayacak” dedi. (Milliyet, 17 Temmuz 2010). Mali kesimler ise bu düzenlemeyle artık Avrupalı ve diğer büyük ülke bankaları karşısında dezavantajlı duruma düştüklerini belirttiler.
Obama’nın “komünist”likle suçlanmasına neden olan tasarı kongreden geçti geçmesine ama bu bir yıl içerisinde sermaye kesimleri arasında büyük kavgalara yol açtı.
OBAMA’YA SOROS DESTEĞİ
Obama yola “Bankalarla savaşmam gerekiyorsa, buna hazırım” diyerek çıkmış; Bankalar da Obama’yı 2010 Davos Zirvesi’nde açıkça hedef almıştı. (Financial Times, 27 Ocak 2010)
Bu alanda Obama’ya destek ise ilginç bir isimden, ünlü spekülatör George Soros’dan geliyordu. Soros, planın Wall Street için iyi bir hamle olduğunu ve ABD’deki büyük bankaları yeniden yapılandıracağını belirtiyordu. Soros, “eğer yasa çıkarsa, bu, bildiğimiz anlamdaki Goldman Sachs’ın sonu anlamına gelecek” diyordu. (Financial Times, 27 Ocak 2010)
Sonuç olarak, Reagan ile başlatılan “mali kesimde serbestlik” ilkesi Obama’nın düzenlemesiyle büyük yara alıyordu...
OBAMA SAĞLIK PAKETİNDE BÜYÜK YARA ALDI
Büyük kavgaya yol açan bir diğer gelişme de Sağlık Reformu Paketi’ydi. Bu paket de yine diğer gelişmeler gibi hem Cumhuriyetçilerle Demokratları karşı karşıya getirdi, hem de demokratların liberal kanadıyla, devlet müdahaleciliğini savunan Obamacı kanadı karşı karşıya getirdi.
Clinton’un savunduğu “Ulusal Sağlık Siğortası” ile Obama’nın savunduğu “özel ve devletin birlikte yer aldığı karma plan” büyük gürültü koparmış; en sonunda ikisine de benzemeyen bir uzlaşı paketi ortaya çıkmıştı.
Paket bu haliyle ancak Kongre’den geçebilmiş ancak Obama’yı en önem verdiği seçim vaadini bile yerine getiremez pozisyonuna sokmuş oluyordu.
FEDERAL İLE YEREL YÖNETİM KAVGASI
Arizona Eyalet Kongresi, yasadışı göçmenlerle mücadele için polise olağanüstü yetkiler tanıyan bir yasa çıkardı. Yasa büyük tepki çekti. ABD Başkanı Obama, Eyalet Kongresi’ni “bu tip yasalar Federal Hükümet’in yetkisindedir, haddinizi aşmayın” diye uyarırken, Adalet Bakanı Eric Holder’dan İç Güvenlik Bakanı Napolitano’ya kadar hükümetten sert tepkiler geldi. Öyle ki, ABD halkı Arizona ürünlerini bile protesto etmeye başladı.
Yasa aslında mevcut bir çatışmayı ortaya çıkardığı için büyük gürültü koparmıştı. Meksika sınırındaki Arizona Eyaleti’nin Valisi Brewer, yasanın Washignton’ın çözmeyi reddettiği problemin çözümüne yönelik bir adım olduğunu savunuyordu. New York Belediye Başkanı Michale Blomberg ise yasanın “ulusal intihar” olduğunu belirtiyordu. (Hürriyet, 5 Ocak 2010)
Peki neydi problem? ABD’deki Hispanik varlığıydı!
Öncelikle belirtelim ki, Federal hükümetle yetki çatışmasına giren Arizona eyaletinin en önemli özelliği, Cumhuriyetçilerin başkan adayı John McCain’in seçim bölgesi olması. Sarah Palin de Cumhuriyetçilerin başkan yardımcısı adayıydı.
Cumhuriyetçi Parti’de başkan ve yardımcısı belirlenirken de bir uzlaşıya gidilmişti. Palin, Cumhuriyetçi Parti’nin etkili kanatlarından Çay Partisi’nin sözcüsüydü.
DEVLET MÜDAHALECİLİĞİNE KARŞI ÇAY PARTİSİ
Çay Partisi, adını Amerikan Bağımsızlık Savaşının başlangıcından alıyor. Boston Çay Partisi, 1773 yılında Samuel Adams önderliğinde Boston’daki İngiliz şirketine ait çayları denize dökenlere verilen addır. Amerikan milliyetçiliğinde önemli bir simge olan Çay Partisi aynı zamanda Cumhuriyetçi Parti içinde de bir kanattır.
Obama’nın 1 triyon dolara yakın büyüklükteki kurtarma paketini çıkarmasına tepki olarak hızla büyüyen Çay Partisi, düzenlediği toplantılarda Amerikan ruhunun canlandırılmasını ve kuruluş ilkelerine dönüş gibi temaları işliyor. Hareket güneyde daha çok Evangelist etki ve ırkçı temalara odaklanırken; kuzeyde devlet müdahaleciliğine tepki, federal devlet yerine yerel devletin etkinliğinin artması ve anti-komünistlik üzerine yoğunlaşmaktadır.
İşte Arizo’nın tepkisinin ideolojik kaynağı bu harekette yatmaktadır. Hispaniklerin varlığı Arizona Eyaleti Kongresi tarafından bu yasayla “problem” olarak ilan edilmiştir!
ABD ile Meksika arasında krize neden olan ve Federal Mahkeme tarafından bazı maddeleri iptal edilen Yasa, 29 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Ancak Senatör Russel Pearce’ın Federal Mahkeme’nin kararını temyize götürmesi, ABD’de federal yönetim ile yerel yönetim arasındaki kavgasının daha da büyüyeceğine işaret ediyor.
ABD’DE İSRAİL ÇATLAĞI
ABD Yönetimi içindeki ayrılığın bir diğer olgusu da İsrail’e yönelik tutumlardır.
Obama iktidara gelirken “iki devletli çözümü” hedeflediğini ilan etmiş ve bu doğrultuda Filistin ile İsrail Yönetimi arasında dolaylı görüşmeleri başlatacağını vaat etmişti. (Bu plan revize BOP’un gereğidir.)
Ancak mevcut İsrail Yönetimi Obama’nın bu planına direndi. Öyle ki, İsrail, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın ziyareti sırasında “Doğu Kudüs yeni yerleşim birimi inşaatı” projesini açıklayarak adeta Obama’ya meydan okudu. ABD Yönetimi ise İsrail’e 4 maddelik ültimatom verdi.
ABD’deki en büyük Yahudi Örgütü AIPAC ise Obama’nın İsrail’e tepkisini “ciddi endişe kaynağı” olarak yorumladı.
OBAMA YAHUDİLERİ BÖLDÜ
Yeri gelmişken anımsatalım. AIPAC’a alternatif yeni bir Yahudi lobisi ortaya çıktı: J Street. İsrail’in Washignton Büyükelçisi Michael Oren, “J Street” isimli yeni lobinin açılışına katılmazken, Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones açılışta hazır bulunuyordu. Yeni Lobinin kurucuları arasında dikkat çeken bir isim de vardı: George Soros. Soros’un 2010 Davos’unda Obama’yı hedef alan finans sektörüne karşı onu savunduğunu yukarıda belirtmiştik.
İşte bu yeni lobi, J Street, soruna Obama’nın penceresinden yaklaşan açıklamalar yaparak diğer Yahudi lobilerinin de tepkisini çekiyordu. Adı Saray Yahudileri ve Obama Yahudileri’ne çıkan J Street, Filistin sorununda iki devletli çözüm istiyor, Kudüs’ün paylaşılmasını savunuyor, yeni yerleşimlerin durdurulmasını istiyor, Golan tepelerinin Suriye’ye bırakılmasını ve İsrail’in 1967 sınırlarına geri çekilmesini savunuyor; dahası İran’a yaptırım yerine müzakere istiyordu! (Sait Çakır, Obama Yahudileri nasıl böldü, Odatv.com, 20 Ekim 2009)
MAVİ MARMARA ESRARI
Dönelim Obama’nın “dolaylı görüşmeleri başlatma hedefine…
İşte bu görüşmelerin karara bağlandığı (Netenyahu – Mahmut Abbas Görüşmesi) ve iki hafta içinde yapılacağı duyurulduğu günlerde uluslararası krize yol açan bir gelişme oldu: İsrail, Gazze Konvoyu’na saldırdı ve Mavi Marmara Gemisi’nde 9 kişiyi öldürdü!
ABD Yönetimi içinde Türkiye’ye tepki gösterilmesini isteyenler vardı. Obama ise yaptığı kontrollü açıklamalara bir de Gazze ablukasının kaldırılması çağrısını eklemişti!
Cumhuriyetçilerin başkan yardımcısı adayı ve Çay Partisi Sözcüsü Sarah Palin, “Türkiye’ye tepki göstermeyen” Obama’yı, “İsrail’e ihanetle” suçladı.
Bir anımsatma daha yaparak bu bölümü kapatalım. İsrail’in Mavi Marmara’ya saldırdığı gün, İsrail Başbakanı Netenyahu Kanada’dan Washington’a geçecek ve Netanyahu ile Davutoğlu arasında bir görüşme yapılacaktı!
ASKERLERDEN OBAMA’YA, CARTER ANIMSATMASI
Öte yandan İsrail karşıtı Emekli Askerlerin çıkardığı Veterans Today, Robert Perry imzasıyla Obama’ya bir dost uyarısı yaptı. Eski askerler Obama’ya, CIA ve Likud’un (Başbakan Menachem Begin’in liderliğini yaptığı İsrail Partisi) ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ikinci kez seçilmesini engellediğini ve 1980’de Reagon’a seçim kazandırdıklarını anımsattılar. Carter, 1978 yılında Camp David’de İsrail’den işgal ettiği topraklardan çekilmesini istemişti.
ERDOĞAN OBAMA İLE CLİNTON ARASINDA
İsrail konusunda ABD’de çıkan görüş ayrılıkları AKP’ye de yansıdı. Aynı durum İran konusunda da yaşandı.
Obama’nın teşvikiyle ve mektubuyla Tahran Anlaşması’na imza koyan AKP hükümeti, ABD Dışişleri Sözcüsü’nin “anlaşma geçersizdir” açıklamasıyla ortada kalmıştı! Ancak ABD Dışişleri’nin bu tavrı, Erdoğan hükümetinin ortada kalmasından çok, Clinton’un Obama’nın başkanlığını sorgulamasına neden olması bakımından önemliydi.
Benzer durum Ermeni Soykırımı tasarısı görüşmeleri sırasında da olmuştu.
Tasarı henüz ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi’nde iken Beyaz Saray bir açıklama yaptı ve Dışişleri Bakanı Clinton’un Komite Başkanı’yla görüştüğünü ve tasarının reddedilmesini önerdiğini duyurdu!
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon ise “Tasarı, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na sunulursa, Obama müdahale etmeyecek” diyordu!
Beyaz Saray Clinton adına, Dışişleri de Obama adına taahhütlerde bulunarak, birbirinin altını oyuyordu!
BEYAZ SARAY İSTİFALARI
Beyaz Saray ile Dışişleri Savaşı sürerken, Beyaz Saray’dan gelen üst üste iki istifa haber şok etkisi yarattı.
İlki Obama’nın Özel Kalem Müdürü Rahm Emanuel’in istifasıydı. Bir Başkan dört yılını tamamlamadan ilk defa Özel Kalem Müdürü’nü kaybedecekti. Konunun önemi nedeniyle, Emanuel’in istifasını geri aldığı duyuruldu! Ancak aslında istifa geri alınmamıştı. Sadece Kasım’da yapılacak Kongre seçimlerine kadar buzdolabına kaldırılmıştı.
Sorun çözüldü derken, bir başka istifa haberini de Washington Post duyurdu. Beyaz Saray Bütçe Müdürü Peter Orszag önümüzdeki iki hafta içinde istifa edecekti! (Washington Post, 12 Temmuz 2010)
Kasımda yapılacak Kongre seçimleri ABD devleti içindeki çatlağı da, ABD yönetimi içindeki ayrılığı da daha çok su yüzüne çıkarıyor. Buna, 18 Mayıs’taki ön seçimlerde, mevcut kongre üyelerinin çoğunun seçimi kaybettiği gerçeği de eklenirse, önümüzdeki günlerde daha çok sızan belgeler ve daha büyük savaşlar yaşanacağını söyleyebiliriz…
SONUÇ
ABD, toplam olarak serbest piyasacılarla, devlet müdahalecileri olarak ikiye bölünmüş durumda. Bu durum ABD’nin iç politikasına da, dış politikasına da önemli bir etki yapıyor. Irak ve Afganistan cephelerinde yenilen, ekonomisini düze çıkaramayan ABD, bu saflaşmaları önümüzdeki dönem daha da keskinleşmiş olarak yaşayacak.
Mehmet Ali Güller
1 Ağustos 2010
1 Ağustos 2010
29 Temmuz 2010 Perşembe
AÇILIM VE AYRIŞMA SÜRECİNDE DİNCİ TAKTİKLER
25 Haziran’da iktidarın desteğiyle İstanbul’da toplanan “Dünya İslam Alimleri Birliği” hem genel kurulunu yapmış hem de “PKK’yı terörist” ilan etmişti!Kısaca anımsayalım:
Başbakan Erdoğan’ın “en kalbi duygularla” selamladığı “Dünya İslam Alimleri Birliği” 3. Genel Kurulu’na, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile bakanlardan Egemen Bağış, Fatma Aliye Kavaf, Faruk Çelik, Cevdet Yılmaz, Faruk Özak, Mustafa Demir, Mehdi Eker ve Nimet Çubukçu mesaj yolladı.
İSLAM ÂLİMLERİNDEN PKK FETVASI
4 gün süren ve Kürt sorununun da konuşulduğu Genel Kurul’da Dünya İslam Alimleri Birliği Başkanı olan Katarlı Yusuf El Karadavi PKK’yı terörist ilan etti! (Vakit, 26 Haziran 2010) Karadavi konuşmasında ayrıca “İslam dünyasını tam anlamıyla idare etmek için birkaç tane Recep Tayyip Erdoğan’a ihtiyaç var” dedi.
Gül ve Erdoğan’a bol bol teşekkür konuşması yapılan Genel Kurul’da, Kuzey Irak’lı Ali Karadaği de, Dünya İslam Alimleri Birliği’nin Genel Sekreterliği’ne getirildi.
PKK ise bu gelişme üzerine “Kürdistan İslam Âlimleri Fetva Kurulu”nu topladı. Kurul hem “PKK meşru bir harekettir” açıklaması yaptı hem de Dünya İslam Âlimleri Birliği Başkanı Yusus El Karadavi’ye “tövbe etmeli ve sözlerini geri almalı” çağrısında bulundu! (ANF, 29 Temmuz 2010)
KÜRT SORUNUNA İSLAMİ ÇÖZÜM
AKP ile PKK arasındaki bu dinsel yaklaşım yarışı, Özgür-Der’in 24 Temmuz’da düzenlediği ve iki gün süren “Kürt Sorununa İslami Çözüm Forumu”nda zirve yaptı. 8 tespit ve 14 önerinin yer aldığı sonuç bildirisinde, Kürt Sorunu’nun kaynağı olarak Kemalizm gösterildi ve çözüm için ilköğretim okullarında okunan “andımızın” kaldırılması ve duvarlarda yazan “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazısının silinmesi istendi! Ümmet vurgusunun öne çıkarılmasının istendiği sonuç bildirisinde ayrıca AKP ile BDP arasında diyalog çağrısı yapıldı! (Vatan, 26 Temmuz 2010)
Böylece soruna el birliği ile çözüm bulunmuş oldu. Kemalist devlet yıkılırsa ve Türklük ortadan kaldırılırsa sorun çözülmüş olacaktı!
MİSYONERLERİN HEDEFİ KÜRTLER
Öte yandan ABD, Kanada ve İsviçre merkezli misyoner gruplarının da “Hıristiyanların henüz dokunmadığı eşsiz 20 milyonluk grup” olarak tanımladıkları Kürtler için çalışma başlattıkları ortaya çıktı. (Akşam, 29 Temmuz 2010)
Akşam Gazetesi’ne konuşan Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülkerim Ünalan ise bu faaliyetlerin aslında ABD’nin Irak operasyonundan sonra arttığına dikkat çekti. Ünalan, “Türkiye’de Kürt vatandaşların yaşadığı koşulları fırsat bilen misyonerlerin bu yönde çalışmaları hızlandırdığı duyumlarını alıyoruz. Misyonerler önce Hıristiyan köylerine yerleşiyor, sonra bölgeye yayılıyor” dedi.
DAVUTOĞLU’NUN KÜRDİSTAN İLANI
“Dinciler” Kürtlerin peşinde Kürt Sorunu’na çözüm geliştirirken (!) diğer yandan Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu, konuyu siyaseten çözmüş oluyordu. Başsağlığı mesajı yayımlayan Davutoğlu, mesajında Barzani’ye, “Irak Kürdistanı Bölgesi Başkanı Sayın Başkan Mesut Barzani” diye hitap ediyordu. (Akşam, 22 Temmuz 2010)
Bu konuda taşlar önceden döşenmişti zaten. Abdullah Gül, 23 Mart 2009’da Bağdat’a giderken, uçakta ilk kez Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” olarak tanımlamıştı. “Gül Kürdistan dedi – demedi” tartışmaları sırasında kamuoyunun tepkisi ölçülmüş ve nihayetinde üç gün sonra NTV’ye çıkan Neçirvan Barzani “Gül Kürdistan’ı tanıdı” diyerek rahatlatmıştı AKP’yi…
DİYARBAKIR BAŞKENT
Öte yandan BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, Washington ve Brüksel’in ardından üçüncü temsilciliklerini Erbil’e açacaklarını ilan etti. (Hurriyet.com.tr, 29 Temmuz 2010)
BDP böylece siyasi kutuplarının ABD-AB-Kuzey Irak eksenli olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oldu.
Açılımla ayrışma hamlelerin arttığı şu günlerde bir başka önemli gelişme ise HPG Ana Karargâhı’nın (PKK) halka yaptığı “sokakları mevzilere dönüştürün” çağrısıydı. Çağrıdaki en dikkat çekici ifade ise şöyleydi: “Başta Amed halkı Paytext olmanın onuru ve bilinciyle bu saldırılara karşı görkemli direnişin öncülüğünü geliştirmelidir”. (ANF, 29 Temmuz 2010)
Amed’in Diyarbakır, Paytext’in de başkent olduğunu belirtelim. Diyarbakır ve başkent kelimeleri yan yana gelince insanın aklına ister istemez yine Başbakan Erdoğan geliyor. Ne demişti Erdoğan bir ABD ziyareti dönüşünde: “Şu anda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım”. (Teke Tek, Kanal D, 16 Şubat 2004)
Geriye Erdoğan’ı tebrik etmek kalıyor galiba…
MİLAT 12 EYLÜL
Baksanıza “Açılım diye diye ayrışan Türkiye” bir yanda, “adı Kürdistan ilan edilen Kuzey Irak’ın Türkiye’ye doğru genişlemesi” diğer yanda, el birliği ile Avrasya’nın kilidi ABD adına kırılıyor!
Gidişata başından beri çözüm arayanların “devlet katında” denge gözete gözete ülkeyi getirdikleri nokta burası. Bari 12 Eylül’ü milat kabul edip, Başbakanlık katını BOP Eşbaşkanlığı’ndan temizleyelim…
Mehmet Ali Güller
29 Temmuz 2010
29 Temmuz 2010
Etiketler:
ABD,
BDP,
BOP,
Erdoğan,
Kürt açılımı
27 Temmuz 2010 Salı
ABD’NİN BOP KONFEDERASYONLARI
ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un Temmuz başında ziyaret ettiği Kafkasya’da dikkat çeken gelişmeler yaşanıyor.Özellikle Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili’nin 18 Temmuz tarihinde yaptığı görüşmeler bölge dengeleri açısından çok anlamlıydı. Baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından basının karşısına çıkan her iki devlet başkanı bölge açısından çok kritik açıklamalar yaptılar.
“Gürcistan ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerde tüm sorunların ortadan kaldırıldığını” müjdeleyen İlham Aliyev “Bakü ile Tiflis arasında sıkı işbirliğinin var olduğunu” belirtti.
‘AZERBAYCAN-GÜRCİSTAN KONFEDERASYONU’
Ortak projelere dikkat çeken Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ise Avrupa’dan Çin ve Orta Asya’ya en kısa yolun Gürcistan-Azerbaycan üzerinden geçtiğini vurguladı. Saakaşvili’nin şu sözleri ise tüm çevre ülkeleri yakından ilgilendirir cinstendi: “Gürcistan ile Azerbaycan arasında dostluk ve sıkı işbirliği iki ülke arasında konfederatif ilişkilerin oluşturulması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu yönde görüşmelere başlanabilir”.
‘TÜRKİYE-AZERBAYCAN-GÜRCİSTAN KONFEDERASYONU’
Benzeri açıklamanın Gürcistan eski Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’den geldiğine de dikkat çeken 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Elhan Şahinoğlu “Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan konfederasyonu mümkün mü?” diye soruyor ve şu yanıtı veriyor: “Gürcistan’la Azerbaycan arasındaki mümkün konfederasyon görüşmelerine Türkiye’nin katılmasının mümkünlüğü de gelen haberler arasında. Zaten Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan ile stratejik ilişkiler içinde. Aslında Saakaşvili’nin konfederasyon önerisi Ankara’nın geçtiğimiz yıllarda ileri sürdüğü ‘Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu’nun bir başka formülü. Ancak Rusya Gürcistan’ın, Ermenistan ise Azerbaycan’ın topraklarını işgal ettiğinden bu devletlerin bir arada bulunması mümkün görünmüyordu. Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın ortak oluşumda yer almasını ise engelleyen faktör yok”.
TAŞLARI AKP Mİ DÖŞEDİ?
Acaba taşlar Hilary Clinton’dan önce ve ABD adına AKP tarafından mı döşendi? Clinton’dan 1.5 ay önce bölgeyi ziyaret eden Erdoğan ve kurmayları Ahmet Davutoğlu ile Egemen Bağış, acaba bir ön hazırlık mı yapmıştı.
Anımsayalım: Azerbaycan’dan Gürcistan’a geçen Erdoğan ve heyeti “evinize hoş geldiniz” mesajlarıyla karşılanmıştı. “Türkiye ve Gürcistan arasındaki ilişki eşi ve benzeri olmayan bir ilişki” diyen Saakaşvili hızını alamamış ve Tahran Anlaşması’na gönderme yaparak şöyle demişti: “Türkiye ve Brezilya, müzakereleri başarıyla sonuçlandırdı. Bize çok umut verdi. Başbakan Erdoğan bugün İran’da yaptıkları ile tüm dünyanın alkışlamasını hak etti”. (Cumhuriyet, 17 Mayıs 2010)
AMAÇ RUSYA’YI KAFKASYA’DA ETKİSİZLEŞTİRMEK
ABD’nin Sorosçu kalkışmayla Gürcistan’da işbaşına getirdiği ama 8 Ağustos 2008’deki Rus saldırısından bu yana bölgede oldukça yalnızlaşan Saakaşvili bu gelişmeyle rahatladı.
Kuşkusuz AKP’nin de AKP’ye bu senaryoyu uygulatan ABD’nin de temel hedefi Saakaşvili’yi rahatlatmak değil. Washington, Büyük Ortadoğu Projesi BOP açısından büyük önem taşıyan Güney Kaskasya’nın şekillenmesini hedefliyor. Daha somut ifade etmek gerekirse, “Konfederasyon”un hedefi Rusya’yı yalnızlaştırarak, ABD’nin bölge egemenliğini sağlamak.
Benzer bir konfederasyon çalışması, anımsayacağınız gibi geçen aylarda yine AKP eliyle Ortadoğu’da uygulanmıştı. Türkiye bir yandan Suriye, Ürdün ve Lübnan ile vizesiz serbest ticaret bölgesi oluşturmuş; bir yandan da Kuzey Irak’la “ekonomik entegrasyon” anlaşması yapmıştı. Böylece Türkiye, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Kuzey Irak’ı kapsayan bir konfederasyonun altyapısı oluşturulmuştu.
Keza bu gelişme de, yine ABD’nin çizdiği AKP’nin uyguladığı bir senaryoydu. Davutoğlu’nun tarifiyle “yeniden kurulan bu alt bölgesel düzen” kuşkusuz İran karşıtıydı. İran’ı yalnızlaştırmayı ve İran’la ittifak halindeki kuvvetleri ayrıştırmayı hedefliyordu!
KONFEDERASYONLARIN ERGENEKON İLGİSİ
Toparlarsak…
AKP güneyde İran’ı dışarıda bırakan, kuzey doğusunda Rusya’yı dışarıda bırakan “konfederasyon” çalışmaları yürütüyor.
AKP, siyasi geleceğini de ABD’nin BOP’u çerçevesinde yürütülen bu çalışmaya endekslemiş durumda…
ABD’nin AKP’nin arkasında durmayı sürdürmesi, Erdoğan’ın bu çalışmalarına bağlı… Bir de Ergenekon savcılığını büyük kararlılıkla sürdürebilmesine elbette.
Kaldı ki, AKP’nin şekillendirmeye çalıştığı kuzey ve güneydeki bu konfederasyonların Ergenekon’la doğrudan ilgisi var.
Açalım…
Kuzeydeki konfederasyon kimi dışlıyordu? Rusya’yı!
Ya güneydeki konfederasyon kimi dışladı? İran’ı!
2002 yılında Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılan “Türkiye’nin etrafında barış kuşağı nasıl oluşturulur” başlıklı sempozyumda ne demişti Prof. Dr. Erol Manisalı? Manisalı, AB’nin Rusya ve Türkiye’yi dışarıda bırakarak Avrupa Birleşik Devletleri’ni kuracağını belirtiyordu. MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç da, Rusya ve İran’ı kapsayacak yeni arayışlara ihtiyaç duyulduğunu vurgulamıştı.
Bitmedi…
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 1996 yılında itibaren düzenlediği Avrasya Sempozyumları ile bölge merkezli dış politika izlenmesi gerektiğinin altını çiziyordu; ABD ve AB’nin karşısına Türkiye, Rusya, İran ve bölge devletleri ile kurulacak ittifak modeli sunuyordu…
Örneğin eski 1. Ordu Komutanı Org. Ergin Saygun. O da ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni eleştiriyor ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne vurgu yapıyordu..
Örneğin Eski Ege Ordu Komutanı Em. Org. Hurşit Tolon; ABD’yi yerden yere vuruyordu…
Örnekler saymakla bitmez..
Verdimiz bu örneklerin ortak yönleri neler peki: ABD karşıtlığı, AB karşıtlığı, Rusya ve İran’la ittifak yanlısı oluşları…
Bitmedi.
Hepsi Ergenekon tertibinin tutuklu-tutuksuz sanıkları!
102 subaya “yakalama kararı” çıkarılmasıyla da, işte bu “bölge merkezli dış politika yanlısı çizgi”ye vurucu darbe hedefleniyor! Darbe diye diye TSK’ya darbe yapılıyor!
“ABD’nin BOP Konfederasyonları”nın Ergenekon’la ilgisi olur da, Açılım’la ilgisi olmaz mı? Konfederasyonların göbeğinde de “Kürt Açılımı” var. Ki Erdoğan o yüzden yıllar öncesinden söz vermişti: “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u çerçevesinde bir merkez yapacağız”!
Ve açılım bitti diyenlere anımsatalım. Açılım, asıl şimdi başlıyor!
Mehmet Ali Güller
27 Temmuz 2010
27 Temmuz 2010
Etiketler:
ABD,
AKP,
AKP İsrail BOP Filistin ABD,
Kafkasya,
Konfederasyon
7 Temmuz 2010 Çarşamba
KÜRDİSTAN’I KİM KORUYACAK: TSK MI, NATO MU?
Erdoğan’ın Toronto’da ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmeden sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısında bulunmasının ardından yeni bir öneri daha geldi.“Çuvalcı komutan” olarak bilinen Irak’taki ABD güçlerinin komutanı Ray Odierno, “Kuzey Irak’a BM Barış güçlerinin konuşlandırılabileceğini” söyledi.
Erdoğan’ın NATO çağrısı ile ABD’nin BM Barış gücü çağrısı arasında Washington odaklı bir paralellik, daha doğrusu bir bütünlük var. Yani NATO ve BM önerilerinin iki ayrı düzlemde tek bir anlamı var. Bu düzlemlerden birincisi ABD’nin Kuzey Irak Planı düzlemidir; ikincisi de ABD’nin yenilgi ve geri çekilme düzlemidir.
1.. “ABD’NİN KUZEY IRAK PLANI” DÜZLEMİNDE NATO/BM ÇAĞRISI
Erdoğan’ın Kuzey Irak’a NATO çağrısının bir hükümet çağrısı olmadığının, bir devlet politikası haline getirildikten sonra yapıldığının altını çizelim öncelikle.
Konu önce Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tarafında 21 Haziran’daki İpekyolu 2010 – General ve Amiral Semineri’nin açılış konuşmasında dile getirilmişti: “NATO’nun sadece coğrafi alanın sınırları içerisinde hareket etmekle yetinmeyip üye ülkelerin kolektif güvenlik çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde de aktif olması gerekmektedir”.
Ardında yapılan 24 Haziran tarihli MGK toplantısında da gündeme geldiği anlaşılan konu, Erdoğan tarafından 28 Haziran’da Toronto’da bir çağrıya dönüştürülmüştü.
“Kuzey Irak’a NATO çağrısı” konusu daha önce de gündeme gelmişti. O zamanki öneriyi daha etraflı aşağıda inceleyeceğiz ama yeri gelmişken belirterek geçelim: O tarihte Başbakan Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı olan Ahmet Davutoğlu, “Kuzey Irak’a NATO askeri gönderilmesine karşı olduklarını” söylemişti. (Yeni Şafak, 10.2.2007)
HOLBROOKE PLANI
Bu konudaki ilk somut öneri, ABD’nin şimdiki Afganistan-Pakistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke tarafından 2006 yılında yapıldı. NATO’nun Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırlayan Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savunmuştu! (Hürriyet, 21 Kasım 2006)
Holbrooke’un Alman Marshall Fonu Yöneticisi Ronald D. Asmus’la birlikte kaleme aldığı raporda Kuzey Irak’a yerleştirilecek NATO askerlerinin yararları şöyle sıralanmıştı: “Türkiye’de Güneydoğu’ya sürekli saldırılarda bulunan PKK terör örgütünün ortadan kaldırılması için Kuzey Irak’ın işgalinden açıkça söz edenler var. Bu riski azaltmanın en iyi yolu Kuzey Irak’a NATO gücü konuşlandırmak. Böyle bir konuşlandırma diğer bazı amaçlara da (hangi amaçlar? – YN) hizmet edebilir. Kürt liderlerle yapılacak bir anlaşma PKK’yı sınırlandırır. Bu, Türkiye’nin askeri operasyonunu önlemenin en iyi yoludur. İkinci olarak NATO askerleri Irak’taki iç savaşın hala barış içinde olan, istikrarlı ve yarı demokratik parçasına, Kuzey Irak’a yayılmasını önler”.
NATO gücünün ayrıca gerektiğinde ülkenin diğer bölgelerinde kullanılmak üzere tutulabileceği belirtilen raporda, benzer operasyonların Kuveyt’ten yapılmasının daha zor olacağına dikkat çekilmiş. Raporda, Irak’ın kuzeyine yerleştirilecek NATO gücünün son yararı olarak, “ABD Başkanı Bush’a Irak’ı tamamıyla gözden çıkarmadığı yolunda siyasal bahane sağlaması” sayıldı.
Ne kadar açık değil mi? Somutlarsak, Holbrooke ve Asmus “birincisi Türkiye’nin Kürdistan’ı imha etmek üzere Kuzey Irak’a girmesini engellemek için, ikincisi Arapların Kürdistan’a saldırısını engellemek için, üçüncüsü ABD’nin Kürdistan üzerinden bölge ülkelerine saldırabilmesi için, dördüncüsü de bölgede bulunma bahanesini sürdürebilmek için” NATO’nun Kuzey Irak’a yerleştirilmesini savunuyor!
NATO zirvesi için hazırlanan bu plan, bir başka gerçeği daha somut olarak göstermektedir. ABD, “Türkiye Kuzey Irak’a girmesin diye NATO’yu Kuzey Irak’a sokmayı” planladığına göre, NATO ve Türkiye’nin amaçları, hedefleri birbirinin tamamen zıddıdır. Dolayısıyla ABD ile Türkiye’nin de ulusal çıkarları tamamen karşı karşıyadır.
TSK’NIN KUZEY IRAK’A GİRMESİ ABD İÇİN EN BÜYÜK TEHDİTDİR
Dikkat edilirse ABD Planı’ndaki ilk madde en önemli maddedir ve diğer üç maddenin gerçekleşebilmesi bu maddeye bağlıdır! ABD, TSK’nın bölgeye (ama bu hedefle) girmesini kendisine yönelik en önemli tehdit olarak algılamaktadır. Öyle ki, ABD Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki bir Tugay’lık mevcudiyetini ortadan kaldırabilmek için çatışmayı da göze alarak, 11 Türk askerinin başına çuval geçirmişti.
ABD ile Türkiye arasında adı konulmayan ama 20 yıldır süren bir “Kuzey Irak Savaşı” yaşanmaktadır. 2002 bu savaşın Ankara aleyhine Washington lehine dönüşen ikinci dönemidir.
O dönemde Türkiye bu tehdit karşısında iki devlet politikası belirlemişti. Birincisi uluslararası ölçekte “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini” savunmak; ikincisi de ABD’den önce bölgeye girmekti!
2003’te ABD’nin Irak’ı işgal edeceğinin belirmesi, Türk Devleti’ni 2002 sonbaharında “Irak’ın kuzeyini işgal” planına sevketti. Böylece ABD’den önce bir oldubittiyle bölgeye girilecek ve ABD’nin Kukla Devleti’ne engel olunacaktı. Üstelik “işgal” Irak’ın toprak bütünlüğünü doğrudan savunduğundan, bölge ülkelerinden de tepki görmeyecekti. Bu konuda da gerekli anlaşmalar yapılmıştı.
Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılması tartışmaları da tamamen bu planla ilgiliydi. ABD “Ecevit hükümetini düşürerek, Türk Ordusu’na darbe yaparak ve AKP’yi iktidara taşıyarak” Türkiye’nin bu planını boşa çıkardı!
ABD’nin çok tartışılan 1 Mart tezkeresi de tamamen bununla ilgiliydi. ABD kuzeyden cephe adı altında, aslında kukla devletle Türk Ordusu arasına girmeyi hesaplıyordu. Böylece Kukla Devleti Türk Ordusu karşısında doğrudan muhafaza edebilecekti.
Tam bu noktada şu gerçeğin altını çizelim: ABD, Türk Ordusu’nun bölgedeki varlığına, kukla devleti imha hedefi olmadığı takdirde, her zaman evet demiştir. TSK Türkiye adına değil de ABD adına her zaman bölgede görev yapabilir! Kukla Devlet’e karşı olmayan hatta İran’a karşı Kukla Devleti savunacak bir TSK, ABD’nin her zaman bölgede görmek istediği bir ordudur! ABD 90’ların ortalarında itibaren “hizadan çıktığı” tespitini yaptığı TSK’ya karşı 2002’den beri boşuna tertip ve operasyon yapmıyor! Ergenekon tertibinin birinci amacı Türk Ordusu’nun Kukla Devlet direncini kırmaktır! ABD’nin PKK’yı kimi zaman “havuç” kimi zaman sopa “olarak” kullanmasının da nedeni budur!
Sonuç olarak, Erdoğan’ın ve General Odierno’nun 4 yıl sonra “NATO ya da BM askeri” çağrısı yapması, Holbrooke’un 4 yıl önceki planlamasıyla tam uyumludur.
2.. “ABD’NİN GERİ ÇEKİLMESİ” DÜZLEMİNDE NATO/BM ÇAĞRISI
Özellikle General Odierno’nun çağrısı, meselenin bir diğer yüzü olan ABD’nin yenilgi içine girmesi ve bununla doğru orantılı olarak geri çekilme-kuvvet azaltma takvimi uygulamasıyla ilgilidir. Gerek Irak’taki gerekse Afganistan’daki yenilgisinden bir çıkış aramakta olan ABD, uluslararası koalisyon oluşturabilmeyi güçlü bir seçenek olarak değerlendirmektedir.
ABD, geri çekilirken boşalttığı alanın “ikna” edebilirse TSK tarafından, “ikna” edemezse NATO/BM askerleri tarafından doldurulmasını savunmaktadır.
Denklemden görülebileceği gibi aslında konu yine dönüp dolaşıp TSK’ya endekslenmektedir. NATO ve BM askeri önerisi, -tıpkı PKK gibi- TSK’nın Kukla Devlet direncini kırmakta bir sopa vazifesi görmektedir.
Çünkü Kukla Devlet’in yaşayabilmesi Türkiye’ye, yani Türk Ordusu’na bağlıdır. Kukla Devlet Türkiye’ye doğru girebildiği, konfederal bir yapı oluşabildiği, yani Büyük Ortadoğu’nun bir “alt-bölgesel düzlemi” geliştirilebildiği oranda ABD hedefini başaracaktır.
Ancak, ABD’nin “21. Yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapabilme hedefi, Orta Asya’dan başlayarak püskürtülmektedir.
Mehmet Ali Güller
7 Temmuz 2010
7 Temmuz 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)