Kukla Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kukla Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2010 Pazartesi

ÖCALAN'IN PANZEHİRİ BARZANİ Mİ?

Hakkari’de bir minibüse düzenlenen ve 9 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği alçakça saldırı, bir yönüyle “kukla devlet” merkezli saflaşmayı da turnusol kağıdı gibi sergileyiverdi: ABD, AKP, Barzani (Kukla Devlet), BDP ve PKK bir yanda; Türkiye, İran ve Suriye diğer yanda…
Bu saflaşmanın olguları ise saldırıyla ilgili yapılan açıklamalar. Bakın kim, kimleri saldırıdan sorumlu tutuyor?
Öcalan’a göre saldırıyı yapan ya İran ya da “derin PKK”. AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da, saldırının, PKK’nın içindeki Suriyeli kanadın lideri Bahoz Erdal kod adlı Ferman Hüseyin’ine bağlı birlikler tarafından gerçekleştirildiğini yazdı. Zaten İçişleri Bakanı Beşir Atalay da, “veriler, PKK’yı gösteriyor” diyerek “gelen bilgiler PKK’yı değil içini gösteriyor” demeye getirdi. Denklemi tamamlayan açıklama da BDP’den geldi: Saldırı Ergenekon’un işi!
Ancak…
Denklemi tamamlayan en önemli olgu, Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında toplanan olağanüstü güvenlik zirvesi sonrası yapılan açıklamaydı. Teröre karşı sekiz önlemin alınacağı belirtilen açıklamada, önlemlerden ikisi aynen şöyle: “Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimiyle, PKK’ya karşı mücadelede işbirliğinin artırılması” ve “açılıma devam edilmesi”.
Yani Erdoğan komutasındaki devletimiz toplanmış ve PKK’ya panzehir olarak KDP’yi, Öcalan’a panzehir olarak da Barzani’yi göstermiş!
Türkiye, bu panzehirci yaklaşımı nedeniyle, Irak’ın kuzeyinde 1992’den beri adım adım inşa edilen kukla devletin bizatihi ABD’den sonra en büyük sorumlusu olmadı mı? Hadi Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanlığı görevi gereği kukla devletin hamisi ama devletin güvenlik zirvesine katılan devletin güvenlik birimleri bu gerçeği bilmiyorlar mı? 36. paralele evet demek, Çekiç Güç’e evsahipliği yapmak, Habur dışında ikinci bir sınır kapısı açmayarak Barzani’ye ekonomi yaratmak, Barzani’ninj peşmergesini eğitmek hatta maaşını vermek, PKK saldırganlığını azalttı mı, Kandil’i boşalttı mı? Yoksa, kukla devlet PKK için güvenli bölgeye mi dönüştü?
Hepsini bir yana bırakın. ABD’nin bölgede ağırlıklı olarak bulunduğu 1991-1999 yılları arasındaki birinci dönemle, 2003-2010 yılları arasındaki ikinci dönemin PKK’yı palazlandırdığını, PKK’nın Türkiye’ye karşı saldırganlığını artırdığını görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı? İstatistiklere baksalar görecekler: Ne zaman ABD bölgeye geldi, PKK büyüdü ve saldırganlaştı!
Ya Güneydoğu’nun Barzanileştiğinin farkında değiller mi!? Öcalan posterli nevruz gösterilerinin yerini, Barzani posterli gösterilerin aldığından bihaberler mi!? Fethullah Gülen cemaati ile Barzani aşiretinin, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunda, eğitimden kültüre, sağlıktan ekonomiye kadar ittifak halinde olduğunu görmezler mi!?
Ayrıca toplumda her bireyi, kimlik sorgulatmaya götürdüğü için “ayrışma” yaratan ve de PKK saldırganlığını artıran “açılıma devam etme” kararı, teröre karşı alınabilecek bir önlem midir?
Peki, neden İran ve Suriye hedef gösterildi?
Çünkü İran ve Suriye, aslında en başından beri ABD’nin kukla devleti konusunda doğal ve nesnel müttefikti ama gecikti. Çünkü ABD, Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devleti ilan ettikten sonra doğuda İran’a, kuzeyde Türkiye’ye ve batıda denizle buluşturana kadar Suriye’ye genişletecekti. Keşke, Tahran’ın bunu anlaması için örneğin PJAK saldırganlığı, Şam’ın anlaması için de TSK’nın iradesi ile örneğin ABD’nin Kamışlı provokasyonları gerekmeseydi?
Ankara, Tahran ve Şam için bu durum 1999’dan sonra oluştu. Adana mutabakatıyla başlayan süreç, önce Ankara-Şam, ardından Ankara-Tahran ve son olarak da Ankara-Tahran-Şam eksenli gelişti.
Ankara ile Tahran, her altı ayda bir yenilenen “güvenlik anlaşması” imzaladılar yıllarca. Tahran PKK’yı, Ankara da “Halkın Mücahitleri”ni düşman ilan etti! Tahran, PKK’nın kendi sınırları içindeki uzantısı PJAK’a karşı amansız mücadele etti. Dahası, Ankara ile Tahran, Irak’ın kuzeyine yönelik ortak operasyon bile düzenledi; Kandil’e birlikte hava harekâtı yaptı!
Şam için dönüm noktası, Türk Ordusu’nun “Öcalan’ı teslim et” iradesi oldu. Bu irade, Şam’ı girmesi gereken denkleme soktu. Ancak Ankara’nın o iradesinin en büyük sorunu ise, milli olarak başlayan sürecin gayrı-milli sürece dönüşmesiydi. “Suriye kontrolündeki Öcalan” yerine, Türkiye açısından daha büyük bir talihsizlik olan “ABD kontrolündeki Öcalan” dönemi başladı. Çünkü Suriye’nin Öcalan’ı sınır dış etme kararıyla birlikte ABD devreye girmiş ve Öcalan’ı CIA-MOSSAD operasyonu ile Türkiye’ye “şartlı” teslim etmişti!
İşte ABD için en büyük sıkıntı bu ittifaktır. Ankara-Tahran-Şam ve hatta Bağdat dörtlüsü, ABD’nin kukla devletinin en büyük düşmanıdır. Kukla devlet, güneyden ve batıdan Arapların, doğudan Farsların ve kuzeyden Türklerin kuşatması altındadır. ABD çekildiği anda kukla devlet, bu üç milletin yaşadığı dört devlet tarafından dağıtılacaktır.
İşte ABD bu amaçla, bölgeden çekilip gitmek zorunda kalmadan, kukla devletini himaye ettirmeye, dahası himaye edecek kuvvete doğru genişletmeye çalışıyor. Yani Türkiye’ye…
Barzani’nin Öcalan’a panzehir gösterilmesine sessiz kalan devletin “merkezi kurumları” işte tam da burada hayati bir yanılgıya düşüyorlar. KDP ile PKK arasındaki çelişmenin, esas olduğu kanaatine varıyorlar. İkisi arasındaki çelişme, ABD’ye uşaklık yarışından başka bir şey değildir! Öcalan ile Barzani arasındaki çelişme, Türkiye’ye doğru genişleyecek Kukla Devlet içinde söz sahibi olma yarışından başka bir şey değildir. Barzani siyasal gücünü, Öcalan ise Türkiye’deki Kürt nüfusun en kalabalık nüfus olmasını avantaj kabul ederek yarışıyorlar. Yarış, elbette kuklacı “bitti” diyene kadar sürecek…
Devletin “merkezi kurumlarının” bir diğer yanılgısı da, Washington’un Pentagon üzerinden ördüğü “Tahran, Ankara’nın çıkarına aykırı olarak, kuzey Irak’ta nüfuzunu genişletiyor” masalıdır! Sanırsın, Irak’ın kuzeyinde ABD değil Papua Yeni Gine ordusu var!
Türk devleti, BOP eşbaşkanlığı katından uygulanan bu politikalarla adım adım karanlığa gidiyor! Öcalan’ın ağzından çıkacak bir “ateşkes uzasın” lafına bel bağlamanın ve acizliğinin sonu, Türkleri en fazla, ABD adına üçüncü bir İsrail devleti olmaya götürür! Kürtleri de bin yıldır birlikte yaşadığı halklarla boğaz boğaza getirir!

Mehmet Ali Güller
20 Eylül 2010

6 Temmuz 2010 Salı

BAŞBUĞ NE DEMEDİ?

Görev süresi 30 Ağustos’ta sona erecek olan Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, Uğur Dündar’ın gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. “Sözün bittiği yerdeyiz” diyen Org. Başbuğ, röportajın yayınlandığı gece ekranlara doluşan bilumum uzmanlar tarafından “askeri vesayete” sinyal vermekle suçlandı.
Konunun bu anlamsız boyutuyla uğraşma işini yandaşlara, liberallere bırakıyor ve öze ilişkin görüşlerimize, yani Org. Başbuğ’un söylediklerinin -daha doğrusu söylemediklerinin- değerlendirilmesine geçiyoruz.
Öncelikle defalarca altını çizdiğimiz şu saptamayı bir kez daha yapalım. Tehdidin kaynağını doğru belirlemeden yapılan mücadele ile kesin başarı kazanılmaz!
SORUMLU KİM?
“PKK şanslı bir örgüt” diyen Org. Başbuğ şu tespiti yapıyor: “Tam çökme noktasına, çözülme noktasına geliyor, fakat maalesef konjonktürel durumlar lehine cereyan ediyor”.
Peki nedir bu konjonktürel durumlar? İşte Org. Başbuğ’un söylemediği birinci konu, bu konjonktürel durumdur; yani ABD’nin bölgedeki siyasi ve askeri varlığıdır. ABD ne zaman bölgeye gelse, PKK terörü tırmanıyor!
Org. Başbuğ mesajlarının devamında PKK terörü konusunda Irak merkezi hükümetini de suçluyor: “Irak’ın kuzeyinde 26 yıldır bir otorite, devlet gücü var mı, yok mu? Boşluk var. İkincisi, özellikle son dönemlerde Irak’ta bir merkezi hükümet var. Merkezi hükümetin sorumluluğu var. Kendi toprakları üzerinde herhangi bir terör örgütünü barındırmaması lazım. Merkezi hükümetin defacto oalrak gücü yok diyebilirsiniz. Irak’ın kuzeyinde güçlü unsurlar var. Bunlar niçin etkili sonuçlar almıyorlar? Irak’ın kuzeyi bu örgüt için güvenli saha. İkincisi lojistik destek. Nereden alıyor bu insanlar yiyeceğini, içeceğini, malzemesini? O bölgeden alıyor. Bunlar Dışişleri Bakanlığımızın konusu. Dışişleri Bakanlığımızın koordinatörlüğünde bu konu yürütülüyor. Artık sözün bittiği yerdeyiz”.
Hayır değiliz. Gecikmeli de olsa, aslında tam da sözün başlaması gereken yerdeyiz. O söz doğru sorulara doğru yanıtlar vermeyi gerektiriyor öncelikle.
ABD’NİN HEDEFİ KUZEY IRAK’I TÜRKİYE’YE SOKMAK
ABD’nin Irak’ı işgal ederek kuzeyde bir kukla devlet inşa ettiği; bu kukla devleti Saddam Hüseyin’e karşı bizzat Türkiye’de konuşlandırdığı Çekiç Güç’üyle yıllarca koruduğu ve kolladığı; ABD’nin Kürt Planı’na direnen Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i, uçağına yaptığı sabotajla öldürdüğü; Org. Karadayı – Org. Kıvrıkoğlu döneminin bu kukla devlete karşı bölge inisiyatifi oluşturma süreci olduğu; ABD’nin bu inisiyatifi pasifize etmek için siyasi cinayetlerden ekonomik krizlere kadar bir dizi komplo tezgâhladığı; Ecevit hükümetinin sırf bu ABD planına direndiği için düşürüldüğü; Erdoğan’ın siyasi yasaklıyken Org. Özkök tarafından meşru ilan edilip bu sürece entegre edildiği ve BOP eşbaşkanlığına getirildiği; ABD’nin Irak’ın kuzeyinde bu plana karşı tehdit olarak gördüğü Türk askerinin başına çuval geçirdiği; ABD’nin Ergenekon tertibi ile Türk Ordusu’nun elinin kolunu bağlayarak “Kürt Açılımı”nı yaptırdığı; Ve gelinen süreçte Kukla Devleti Türkiye’ye doğru genişletme hamlesi içinde olduğu; bunu sağlayabilmek için de PKK’yı kimi zaman havuç kimi zaman sopa olarak kullandığı gerçeğinin üzerinden atlanarak terörle mücadele edilir mi?
PKK terörünün artması konusunda ABD’yi es geçip, en az sorumlu olan Bağdat hükümetini esas sorumlu tayin ederek terörle mücadele edilir mi?
PKK’NIN ARKASINDA UZAYLILAR VAR
Org. Başbuğ, Başbakan Erdoğan’ın başlattığı “taşeron” tartışmalarına da girdi. Hatırlarsanız, Erdoğan, PKK’yı Ergenekon’un taşeronu ilan etmiş ve alenen Türk Ordusu’nu hedef almıştı. Org Başbuğ ise bakın taşeronluk konusunda ne diyor:
“Şunu sorarsanız eğer, PKK bazı dönemlerde taşeronluk yapmış mıdır? Evet. Mesela ben bu konuyu biraz da anlamak için 93’lere gidilmesini, araştırılmasını öneririm. Bingöl’de 33 erimizin şehit edilmesi olayı var. O yıllarda coğrafya olarak Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı söz konusu. Şimdi boru hattının geçtiği güzergâhın emniyetsiz olduğunu gösterirseniz... Bu arada 92 - 93 arasında yine bir eylemsizlik süreci var. Burada bir taşeronluk söz konusu olabilir mi? Olabilir. İncelenmeye değer bir konu olarak görüyorum”.
Org. Başbuğ bu söylediğinden ne anlamamızı istiyor? Şöyle akıl yürütmemizi mi istiyor acaba? Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi kimin projesiydi? ABD’nin. Projeye kim karşıydı? Ermenistan. Esas karşı olan büyük kuvvet kimdi? Rusya… Haa demek ki, PKK Rusya’nın taşeronuydu… Hatta PKK Marslıların taşeronu!
Geçiniz.
ABD’yi es geçerek PKK arkasında kuvvet arama akıl yürütmeleriyle bir yere varılamaz. Tehdidin kaynağını doğru saptamak ve bunu milletiyle paylaşmak her Genelkurmay Başkanı’nın görevidir! NATO ilişkileri, silah bağlantıları, ekonomik ve siyasi bağımlılıklar, model ortaklıklar, vs. vs. Tüm bunlar hiçbir devlet yetkilisini görevden ve sorumluluktan kaçırtamaz!

Mehmet Ali Güller
6 Temmuz 2010

29 Haziran 2010 Salı

ABD-TSK ÖRTÜLÜ SAVAŞININ İSMİ: PKK

Toronto’daki G-20 toplantısına katılan ve Obama ile iki kez görüşen Başbakan Erdoğan, düzenlediği basın toplantısında ilginç açıklamalar yaptı. Irak merkezi yönetiminin Kuzey Irak’ta hiçbir egemenliğinin bulunmadığını, yerel yönetimin de bölgeye henüz tam olarak egemen olamadığını savunan Erdoğan, NATO’dan Kandil’e asker yollamasını istedi!
Başbakan’ın bu çağrısı akıllara 2002 yılında Harp Akademileri’nde gerçekleştirilen Kerkük merkezli “etnik çatışmaya müdahale edip barışı sağlayan NATO” harp oyununu getiriyor…
Meselenin bu yanını bırakıp, Başbakan’ı bu çağrıyı yapmaya iten “görünür” nedene bakalım öncelikle: 1 Haziran itibariyle PKK terörü arttı ve verilen kayıpların büyüklüğü kamuoyunda AKP’yi zorlayan tepkilere yol açtı.
PKK ABD’NİN SİLAHIDIR!
Öncelikle belirtelim ki, PKK terörü aslında ABD ile Türk Ordusu arasındaki örtülü savaşın ismidir!
PKK ABD’nin gerektiğinde havucu gerektiğinde sopasıdır!
PKK, ABD toprağı olan Irak’ın kuzeyinde barınmakta; PKK’nın “özel birlikleri” ABD Ordusu tarafından eğitilmekte; PKK’nın silahları ABD ordusu tarafından sağlanmakta, istihbaratı ABD tarafından verilmekte; finans kaynakları CIA tarafından koordine edilmektedir!
Bu saptamaların üzerinden atlanarak üretilecek her “devlet politikası” Ankara’yı Washington karşısında daha da çaresizleştirecektir! Çünkü tehdidin kaynağı doğru saptanmadan, savaş kazanılmaz!
PKK ÜZERİNDEN ABD HEDEFLERİ
1 Haziran’dan itibaren sözde ateşkes süresinin dolmasıyla başlayan PKK terörünün, daha doğrusu bu silahı kullanan ABD’nin hedefleri nelerdir? Bu hedefleri doğru saptamak için öncelikle koşulların analizini yapalım.
ABD açısından “Irak’ın kuzeyi – Kukla Devlet” operasyonunda yeni bir aşamaya gelindi. Washington 2003’te ilan ettiği “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olmalı” hedefini Davutoğlu ile Barzani arasında yapılan “tam ekonomik entegrasyon” anlaşması ile gerçekleştirmiş oldu. Sırada “siyasi entegrasyon” var. Bu ABD’nin 1986 yılından beri Türkiye’ye dayattığı ama başta TSK olmak üzere milli kuvvetlerin direnci nedeniyle başaramadığı “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır, “Üç İsrail” planıdır. ABD Özal üzerinden gerçekleştiremediği bu planı, hem küresel ve bölgesel şartların daha da olgunlaşması nedeniyle, hem de bulabildiği en bağımlı iktidar nedeniyle bu aşamaya kadar getirmiştir. Plan önündeki en büyük direnç odağı TSK, Ergenekon tertibi ile kısmen durdurulmuştur! Ancak Türk Ordusu plana, kapsamlı saldırılara rağmen direnmektedir.
HAVUÇ AŞAMASINDAN SOPA AŞAMASINA
İşte ABD bu yeni koşullar üzerinden PKK silahının tetiğini çekmiştir. “Kürt Açılımı” sırasında PKK’yı havuç olarak kullanan ABD, yeni aşama nedeniyle PKK’yı sopa olarak kullanmaya başlamıştır.
PKK terörü üzerinden ABD’nin biri esas, ikisi de esası güçlendirme araçları olarak toplam üç hedefi vardır:
1.Hedef: ABD’nin PKK silahını ateşlemesinin esas hedefi, TSK ve diğer milli kuvvetleri “Türkiye Himayesinde Kürdistan” planına mecbur etmektir.
2.Hedef: ABD koordinasyonunda yürütülen yeni PKK saldırıları ile TSK’nın kamuoyu nezdinde itibarı sarsılmaya çalışılmaktadır. ABD 2. hedefi gerçekleştirmek için üç araç kullanmaktadır:
a) İktidar aracı üzerinden “Genelkurmay hesap vermeye” çağrılır!
b) Tetikçi analistler üzerinden TSK’nın milli yapısını tasfiye edebilmek için sözde “profesyonellik” tartışmasından, “ordu lağvedilmeli, yeni ordu kurulmalı” gibi uçuk fikirlere varacak kadar geniş bir yelpazede TSK’nın yapısı sorgulatılır!
c) Yandaş basın üzerinden TSK’nın bazı unsurlarının PKK ile irtibatlı olduğunda başlayarak, TSK’nın bu saldırıları bizzat organize ettiğine kadar varan alçakça propaganda yapılır. “TSK savaşı kaybediyor” fikri kamuoyuna enjekte edilir.
BÖLGESEL ÖZERKLİĞİN DIŞ SINIRI, KONFEDERASYONUN İÇ SINIRIDIR
3.Hedef:
ABD, “Türkiye himayesinde Kürdistan” gerçekleştiğinde oluşacak konfederasyonun sınırlarını PKK silahı ile saptamaktadır.
Nasıl mı? Açıklayalım:
Kuruluşunda bu yana 3 dönemden geçtiğini kaydeden PKK, 1 Haziran’da başlayan süreci 4. dönem olarak ilan etti. PKK tarihinde bir dönemden bir döneme geçişin hem siyasi hem de saldırı değişiklikleri içerdiğini belirtelim. PKK işte bu yeni dönemi hem BDP İl Genel Meclisi Başkanları ve Belediye Başkanları toplantısından çıkardığı karar ile hem de bizzat Cemil Bayık’ın ağzından “demokratik özerkliği koruma, geliştirme ve yaşatma” dönemi olarak ilan etti.
PKK’nın 1 Haziran’dan itibaren yaptığı saldırıların coğrafyası işte bu “demokratik özerklik” dediği dikdörtgen şeklindeki alanın dış çevresidir. Bu dikdörtgenin alt en sağı Hakkari-Şemdinli, alt en solu İskenderun-Osmaniye hattıdır. Dikdörtgenin sol tarafının ekseni Malatya’dan geçmektedir. Ve dikdörtgenin üstü Karadeniz’dir!
SINIR DEĞİŞTİRME TARTIŞMASI
Bu süreçte PKK’nın “demokratik özerklik” kavramının TÜSİAD toplantısında “bölgesel özerklik” olarak gündeme gelmesi manidardır. Açılımın tartışıldığı TÜSİAD toplantısında Sedat Aloğlu şu üç öneriyi Türkiye’nin konuşması gerektiğini belirtti: “1. Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2. Anayasa’ya ‘bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu’ maddesinin eklenmesi. 3. Bölgesel özerklik”.
AKP’li Bakan Hayati Yazıcı’nın gündeme getirdiği “sınırın yerinin bazı bölgelerde kaydırılması konuşulabilecek, tartışılabilecek bir şey” önerisi de “zamanlama” açısından önem kazanıyor!
ABD MESAJI: ELVEDA CUMHURİYET, HOŞGELDİN KONFEDERASYON
“PKK havucu ve sopası” ile AKP uygulamaları arasında sıkıştırılan TSK, direnmekte ama kan kaybetmektedir. Erdoğan’ın daha 2004 yılında ilan ettiği “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez” yapma hedefi adım adım ilerlemektedir. Şeyh Said’in Diyarbakır’ın orta yerinde anılması bu hedef içindir! Diyarbakır’ın orta yerinde Apo, Barzani, Talabani posterlerinin açılması bu hedef içindir.
ABD Şeyh Said’i anma mitingleriyle “güle güle Türkiye Cumhuriyeti” ve “hoş geldin Konfederasyon” demektedir!
İşte Erdoğan’ın Toronto’daki açıklaması tüm bunları alt alta koyduğumuzda anlam kazanıyor. Erdoğan, her zamanki gibi sol gösterip sağ vurmaktadır; eleştiri görüntülü saptama daha doğrusu hükümetini aşarak “Türk devleti” adına ABD’ye taahhütte bulunmaktadır. “Irak’ın kuzeyinde Bağdat’ın hiçbir egemenliği yok, Kuzey Irak yönetimi de bölgeye tam hâkim değil” diyen Erdoğan, “Türk devleti” adına “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını kabul ettiğini taahhüt etmiştir.
MİLLİ VE SİYASİ BİRLİK ZORUNLUDUR
Ancak…
Türkiye Cumhuriyeti’nin milli ve siyasi birliğini parçalayacak bu plan, Özal tarafından uygulatılamadığı gibi Washington’a en bağımlı Erdoğan tarafından da uygulatılamayacaktır. Milli ve siyasi birlik bir tercih olduğu gibi aynı zamanda bölgesel bir zorunluluktur da…

Mehmet Ali Güller
29 Haziran 2010

3 Haziran 2010 Perşembe

KÜRT AÇILIMI DEĞİL BARZANİ AÇILIMI

Türkiye ile “Kuzey Irak” arasında “tam ekonomik entegrasyona” karar verildi!
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı sıfatıyla ve 6 yıl aradan sonra Türkiye’ye gelen Barzani istediğini koparttı ve bölgesi ile Türkiye arasında “tam ekonomik entegrasyon” kararı alınmasını sağladı.
Barzani’nin gecikmesi nedeniyle 40 dakika geç başlayan ikili görüşmelerden sonra Barzani ile Davutoğlu basın karşısına geçti. Davutoğlu alınan şu kararları ilan etti:
1.. Türkiye ile Kuzey Irak arasında tam bir ekonomik entegrasyon çalışması yürütülecek.
2.. Ortak enerji, ticari, ulaştırma stratejisi olacak.
3.. Türk Hava Yolları en kısa zamanda Erbil seferlerine başlayacak.
4.. Ziraat Bankası ve diğer bankalar Kuzey Irak’ta şube açacak.
5.. Aydınlar, öğrenciler ve üniversiteler arasında temaslar yoğunlaşacak. Böylece yeni bir tarih bilinci de sağlanacak.
ABD AÇILIMI: KÜRT AÇILIMI, BARZANİ AÇILIMI
Alınan kararlardan da görüldüğü gibi AKP’nin “Kürt Açılımı”nın Kürt kökenli yurttaşlarımızla bir ilgisi yok. İlk günden beri dile getirdiğimiz “AKP’nin Kürt Açılımı aslında ABD’nin Kuzey Irak açılımıdır” gerçeği bir kez daha kanıtlanmış oldu. AKP’nin “Kürt Açılımı”na artık “Barzani Açılımı” da diyebiliriz.
Yorumcular her ne kadar Barzani-Davutoğlu görüşmesinde yalnızca Türk Bayrağı bulunmasını analiz ettiyseler ve buradan AKP’nin diplomatik başarısını çıkardıysalar da alınan kararlardan görüldüğü gibi Barzani’nin pek bayrağa da ihtiyacı yok aslında…
Netice itibariyle “tam ekonomik entegrasyon”la başlayan sürecin hedefinin “siyasi entegrasyon” olduğunu biliyoruz. Çünkü AKP, ABD’nin kendisine çizdiği rotada ilerliyor. Gelin o rotayı yeniden anımsayalım:
ABD: KUZEY IRAK İLE GÜNEYDOĞU TÜRKİYE ENTEGRE OLMALI
Irak işgali günlerinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson şöyle tarif etmişti Washington’un planını: “Irak’ın kuzeyiyle Türkiye’nin güneydoğusu ve doğusu, tek bir ekonomik bölge olmalıdır”. Yani ABD Büyükelçisi AKP’ye, daha önce Özal’a dayattıkları ama TSK engeline takılan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını dayatmıştı!
AKP, iktidar yapılmasının bedeli olarak bu dayatmaya uygun çalışmalara başladı:
AKP İKİZ YASALARI TBMM’DEN GEÇİRDİ
AKP, 4 Haziran 2003 günü BM’nin ikiz sözleşmelerini TBMM’den geçirdi! “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” isimli bu ikiz sözleşmeler Türkiye’yi etnik ve ekonomik parçalamanın yasal zeminlerini oluşturacaktı. Nitekim Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, “bölgemizin su ve enerji kaynaklarını bize bırakın” derken, arkasını AKP’nin TBMM’den geçirdiği bu ikiz sözleşmelere yaslıyordu.
DİYARBAKIR NEREYE MERKEZ?
Başbakan Erdoğan, 2004 başındaki Washington temaslarının ardından yurda döndüğünde Kanal D ekranından artık şöyle sesleniyordu: “Şu anda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım”. O günden beri her fırsatta şu soruyu soruyoruz: “Diyarbakır nereye merkez olur?”
EYALET YASALARI
AKP 15 Temmuz 2004 tarihinde de TBMM’den Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu geçirdi. Merkezi otoriteyi yani Ankara’yı zayıflatan bu yasa, belli parçalara böldüğü bölgelerdeki iktidar odaklarına yerel hükümetler kurma zemini oluşturuyordu.
AKP 25 Ocak 2006 tarihinde de Türkiye’yi 12 eyalete bölen yasayı, Kalkınma Ajansları Yasası’nı TBMM’den geçirdi. Yasaya göre Türkiye etnik ve ekonomik temelde bölgelere bölünüyordu.
ABD’NİN NİTELİKLİ SANAYİ BÖLGESİ PLANI
Ardından ABD’nin kıdemli Türkiye analistlerinden Prof. Henry Barkey’den öğrendik ki, Obama Türkiye’ye “Kürtlerin yaşadığı Türkiye Güneydoğusu ile Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını” önermeye hazırlanıyordu.
Ve ardından AKP’nin “Kürt Açılımı” geldi…
Ergenekon, Balyoz, Anayasa Değişikliği, Kasetler, yardım konvoyu derken, AKP elinde BOP kayasına çarpan Türkiye gemisi su almayı sürdürüyor…

Mehmet Ali Güller
3 Haziran 2010

1 Ağustos 2009 Cumartesi

“Kürt açılımı” değil, ABD’nin kukla devleti!

Hürriyet Gazetesi’nin en liberal yazarı Cüneyt Ülsever de yazıyor artık; “Kürt açılımı değil, Kuzey Irak açılımı” diye… Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, daha da somutlaştırırsak, “Kürt açılımı değil, ABD’nin kukla devleti”!
Tekrar olacak ama altını çize çize bir kez daha yazalım: AKP’nin “Kürt sorunu”nu çözmek diye bir derdi yok. AKP, ABD’nin planlarına göre konumlanıyor.
Nedir o plan?
Emperyalizm deri değiştirdi
ABD, Bush’lu dönemde BOP konusunda istediği oranda ilerleyemedi, hatta yer yer yenilgiler aldı. “Biraz zenci, biraz Müslüman, biraz Hüseyin” olan bir başkanla emperyalizm deri değiştirdi. Washington “Vision 2020”ye devam edebilmek için BOP’ta revizyon yaptı: Irak yerine merkeze Afganistan-Pakistan hattını aldı. ABD, Irak’tan çekilirken de, 1992’de 36. paraleli çizerek inşasına resmi olarak başladığı kukla devletini yaşatacak bir yol izliyor.
Nedir o yol?
“Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”
Türk-Arap-Pers kuşatması arasındaki Kürtlerin “bağımsız bir devlet” kurabilmeleri jeopolitik nedenle de mümkün değil. (Örneğin ABD, kukla devleti Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma planını, “Kamışlı Ayaklanması” ile başaramamıştı!) ABD’nin kukla devletini yaşatabilmesi için Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye’nin himaye ettiği, resmi ilanına itiraz etmediği, ekonomik olarak beslediği, petrolüne geçit verdiği bir kukla devlet yaşayabilir ancak bu coğrafyada.
İşte olan biten de aslında budur. Yani ABD kukla devleti yaşatmak için, Ankara’nın önüne “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”nı getiriyor. (Planın tarihiyle ilgili yazılarımıza Oda Tv’nin arşivinden ulaşabilirsiniz).
Washington, planı Türkiye’ye kabul ettirebilmek için de Türkiye’nin önüne iki “havuç” koyuyor:
1. PKK’nın tasfiyesi (“PKK’nın tasfiyesi” gündemde olsa bile ABD, PKK’dan hiçbir zaman tam olarak vazgeçmeyecektir. Bu konuyu bir başka yazımızda analiz edeceğiz.)
2. Kuzey Irak petrolleri
Havuçları yememekte ısrar eden Türkiye’ye gösterilen sopalar nedir peki?
1. Washington, 1986’dan beri Ankara’ya şu mesajı veriyor: “Ya Türkiye kukla devleti himaye edecek, ya da kukla devlet Türkiye’ye rağmen kurulup Türkiye’yi bölecek!”
2. Washington, 1999’da teslim ettiği Apo’ya rağmen, dönem dönem PKK’yı palazlandırıp saldırtarak, Ankara’ya sopa gösteriyor.
3. Washington, siyaseten önünü açtığı DTP’yi Ankara’ya karşı sopa olarak kullanıyor.
PKK ve DTP’nin Washington açısından bazen sopa bazen havuç olarak kullanıldığını da dikkatinize sunuyoruz. (Bölge tarihini incelediğinizde göreceğiniz ilk çıplak gerçek şudur: 20. yüzyıl boyunca önce İngiltere, sonra da ABD “Kürtleri” kullanmış, silahlandırmış, ayaklandırmış; işler ters gidince de yüzüstü bırakıp kaçmıştır.)
Havuçları yedirtmek için uygulanan yöntemler nelerdir peki?
1. Türk Devleti 1999’da AB kapısına bağlandı. Böylece Türkiye’nin Avrasya’ya yakınlaşması engellendi, Atlantik bağı korundu, üye olabilme ihtimali üzerinden alınan tavizlerle zayıflatıldı, devleti devlet yapan kurumları birer birer ortadan kaldırıldı, özelleştirmelerle ekonomisi çökertildi.
2. ABD “hedef ortaklığı” yapacak uygun bir partiyi (AKP’yi) 2002’de yola çıkardı.
3. Ergenekon tertibiyle sürece direnen milli kuvvetler ve en başta Türk Ordusu, dalgalarla “sürekli saldırı” altında tutuldu.
4. “Kürt meselesine karşı Ermeni meselesi; Ermeni meselesine karşı Kıbrıs meselesi” denklemleriyle, Türk Dış Politikası “kontrol altına” alındı. Bu durum da millete “stratejik derinlik” diye yutturuldu!
Türklerin ve Kürtlerin tarihi görevi
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009’u “Kürt meselesinin çözüm yılı” ilan etmesi, “tarihi fırsat”ın bulunduğunu belirtmesi; Başbakan Erdoğan’ın “Kürt açılımını başlattık” mesajları, Washington’un planının sadece izdüşümüdür!
Hükümetin “Kürt açılımı”nı bir türlü somutlaştıramaması, deyim yerindeyse “açılımı” bir türlü “açamaması” yukarıda özetlediğimiz planın içeriği gereğidir. Bu planı “açılım” diye yutturamayacaklarından, alıştıra alıştıra enjekte ediyorlar topluma…
Önce modeller sürdüler piyasaya…
PKK İspanya ve İskoç modellerini, DTP Kosova modelini, AKP de Cezayir modelini önerdi! Ancak tüm modellerin aslında ABD modeli, yani “ayrılık modelleri” olması ve AKP’yi zayıflatması nedeni ile isim değişikliğine gittiler.
Sorunu çözmek için öyle bir “Türkiye modeli” uygulayacaklarmış ki, dünya örnek alacakmış!
Sorunun iki çözüm modeli var:
1. “Ayrılık” hedefli ABD modeli
2. “Birlik” hedefli Kurtuluş Savaşı modeli
85 yıl önce sınanmış “Kurtuluş Savaşı modelinde ısrar etmek, Türklerin ve Kürtlerin tarihi görevidir!

Mehmet Ali Güller
31 Temmuz 2009

10 Temmuz 2009 Cuma

Iraklı Kürtleri himaye, Türkiye’yi parçalar!

ABD düşünce kuruluşu olan “Uluslararası Kriz Grubu”nun raporu hemen tüm yayın organlarında “Iraklı Kürtler Türkiye’ye katılmak istiyor” başlığıyla yayınlandı.
En son söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim. Bu rapor yalandır!
ABD’nin bu raporu, bir sonucu değil, bir niyeti beyan eden, bilimsel olmayan bir “kağıt parçası”dır.
“Kukla Devlet” nasıl yaşar?
Raporun hangi hedefle hazırlandığını anlamak için şu soruyu sormamız ve yanıtını vermemiz gerekiyor:
ABD’nin Irak’ın kuzeyinde inşa ettiği ve resmiyete büründürmeye çalıştığı “kukla devlet” nasıl yaşar?
ABD askerleri 1 Temmuz itibariyle şehirlerden çekilmeye başladı. 2011’e kadar çekilmeyi tamamlayacak. Bu süreç içerisinde 30-35 bin kadar askerini de Irak’ın kuzeyinde konuşlandıracak. Ancak ABD eni sonu bu bölgeden tasını tarağını toplayıp mecburen gidecek. Yenilerek gidecek!
Peki ABD bu bölgeden gittiği zaman, “kukla devlet” nasıl yaşayacak?
Denize bağlantısı olmayan, güneyden Irak, batıdan Suriye, doğudan İran ve kuzeyden Türkiye ile kuşatılan bir devletçik nasıl yaşar?
“Kukla devlet”, Türkiye himaye ederse yaşar!
Kukla devletçik, bölgesel kuvvetleri açısından ya İran ya da Türkiye’nin himayesinde yaşar ancak. İran’ın gerek ABD ile ilişkileri nedeniyle, gerekse Şii nüfuzu bakımından ABD’nin böylesi bir projesine mahkûm kalamayacağı görülüyor. Dolayısıyla sorumuzun aslında tek yanıtı var. ABD’nin kukla devletçiği ancak ve ancak, Türkiye himaye ederse yaşar!
1986 yılında ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft tarafından Özal’a getirilen ve dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ tarafından reddedilen plan, aslında budur.
ABD, o tarihten bu yana (aslında proje 60’larda başlıyor) “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını pişirip pişirip Ankara’nın önüne getiriyor. Özal’dan bu yana Türkiye’yi yöneten hemen her hükümet bu plana onay vermiştir. Çillerli, Tayyip Erdoğanlı dönemler, ABD planlarının ivme kazandığı dönemler olmuştur.
Ancak, Org. Necdet Üruğ, Org. Necip Torumtay, Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi Genelkurmay Başkanları da, bu planın Türkiye’yi parçalanmaya götüreceğini görerek ve saptayarak, plana direnmiştir! TSK bugünkü komuta kademesiyle de bu plana direnmektedir, direnmeye devam da edecektir!
TSK bu uğurda Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i bile şehit vermiştir!
Nitelikli Sanayi Bölgesi aldatmacası
ABD’nin eski Ankara büyükelçilerinden Pearson’un, “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olsun” sözleri; geçen haftalarda, kıdemli istihbaratçı Prof. Henry Barkey’in, ABD’nin “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını” önerebileceğini açıklaması; AKP’nin çıkardığı “Kalkınma Ajansları” ve “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” da bu himaye planının ekonomik altyapısını oluşturuyor.
Ankara’ya Kerkük havucu
ABD Raporu, “Türkler böylece Kerkük’e dolaylı sahip olacak” şeklinde de havuç sunuyor! ABD aynı havucu 1. Körfez Savaşı sırasında da sunmuştu. Hatta Özal, “bir koyup üç alacağız” diye formüle etmişti ABD havucunu… Ancak Türkiye, üç koyup, bir bile alamamıştı! Kamuoyu imal etmek maksatlı bu raporlarla, hep Musul-Kerkük kartları, hep petrol kozları dile getirilir.
“Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” korunmalı
“Türkiye’nin Irak’lı Kürtleri himaye etmesinde ne sakınca var?” diye soranlarınız olabilir… “Ne güzel, petrolü de denetimimize alırız” diyenleriniz de vardır belki…
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye bölünür, parçalanır!
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye, bölgenin ikinci İsrail’i olur!
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye, Türklerle Arapları düşman yapar, ABD’ye daha kolay lokma yapar!
Kuzey Irak Türkiye’ye girer; özerk yapı, federasyon, konfederasyon, o model, bu model derken, en sonunda bölünme, parçalanma olur!
Bölgede haritalar bir değişmeye başladı mı, ardı arkası kesilmez maalesef!
O bakımdan Türkiye, en baştan kırmızı çizgi ilan ettiği “Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” formülüne sahip çıkmalıdır!

Mehmet Ali Güller
9 Temmuz 2009

25 Mart 2009 Çarşamba

Gül ve Kukla Devlet misyonu

AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ABD ile imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmanın bir maddesini daha hayata geçirmek için adım attı. Gül’ün bu adımı kamuoyuna “Kürdistan açılımı” olarak yansıtıldı.
Gül, Türk dış politikası açısından büyük kayba neden olan Bağdat seferinde beş önemli mesaj verdi.
1. Gül ilk defa “Kürdistan” ifadesini kullanarak, Türkiye’nin bu konudaki kırmızı çizgisini Cumhurbaşkanı sıfatını kullanarak ortadan kaldırdı. Gül, kamuoyundan gelebilecek tepkilere karşı da, “Irak Anayasası’nda böyle yazıyor” mazeretine sığındı.
2. Gül, “Kürdistan” Bölgesel Yönetimi’nin Başbakanı Neçirvan Barzani ile resmi görüşme yaparak, Kürdistan’ı tanımış oldu!
3. “Kapalı kapılar arkasında kapsamlı bir çalışma var, umutluyum” diyen Gül, masada “önemli aktörlerin” olduğu mesajını verdi. Gül, planın devreye sokulmasıyla birlikte, “2009 yılında çok güzel şeyler olacak” müjdesi vermişti!
4. “Artık kan, şiddet ve terör bitmelidir. Siyasete geçme zamanıdır” diyen Abdullah Gül, PKK’nın siyasallaşması mesajını vermiş oldu. Kaldı ki PKK, geçmiş dönemde, önüne “siyasallaşma” hedefini koymuştu. Böylece PKK hedefine ulaşmış oldu.
5. 1986 yılından beri Türkiye’ye dayatılan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı, 23 yıl sonra devlet katında onay bulmuş oldu. Özal’ın siyasi mirasçısı olduğunu her fırsatta dile getiren AKP, onun “federasyon tartışılmalıdır” dediği noktadan aldığı bayrağı Erbil’e ve Diyarbakır’a dikmiştir.
ABD direktörlüğündeki AKP, KDP ve KYB imzalı planın geldiği bu aşamayı daha iyi anlayabilmek için 2009’un başından beri olan gelişmeleri kısaca hatırlamakta fayda var.
1. ABD emperyalist devleti, 21 yüzyıl için önüne koyduğu BOP projesinde istediği ilerlemeyi sağlayamadı. Üstelik, geri adımlar atıp, mevziler kaybetti. Ancak ABD devleti açısından projeden vazgeçmek sözkonusu olamazdı. BOP projesi ABD devletinin 21. yüzyılda da süpergüç kalabilmesi için çizilmiş bir rotaydı. ABD devleti, bu projeyi uygulatabilmek için 2000 seçimlerinde Al Gore’a darbe yapmış ve yeniden sayılan Florida oylarıyla Bush’u iktidara getirmişti. Ancak Bush yönetimi değişen şartlar ve güçlenen Avrasya nedeniyle BOP’u önemli oranda ilerletemedi ve büyük itibar kaybetti. ABD derin devleti, “biraz Müslüman, biraz Hüseyin, biraz siyah” olan Barack Hüseyin Obama ile BOP’a makyaj yaptı.
2. BOP’un yeniden uygulanabilmesi için revizyon yapan ABD devleti, aslında Bush’un belirlediği “Irak’tan geri çekilme takvimini” Obama ile resmi olarak ilan etti. Ancak “geri çekilme” diye sunulan, aslında ABD’nin “Irak’ın kuzeyine yerleşmesi” planıydı.
3. AKP, TRT Şeş “açılımı” yaptı. Açılışta, Başbakan Erdoğan Kürtçe “hayırlı olsun” dedi!
4. Fethulah Gülen’in Abant Platformu, yıllardır sürdürdüğü Türkiye karşıtı faaliyetlerinde, bu yıl zirve yaptı. Platform, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın önerisiyle, bu yıl Irak’ın kuzeyindeki Erbil kentinde toplandı. “Kürt sorunu: Barışı ve kardeşliği aramak” adıyla düzenlenen toplantılara katılanlar, “hepimiz evimizdeyiz, hepimiz Kürt’üz” sloganlarıyla halay çekti ve ekranlara “yüreğimizdeki sınırlar kalktı” mesajları verdi. Platform yayımladığı sonuç bildirgesinde, “Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında münasebetlerin kurulmasını ve geliştirilmesini”; “sınırlardan geçişlerin kolaylaştırılmasını”; “Erbil’de Türk konsolosluğu, Ankara’da da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi temsilciliğinin açılmasını” talep etti. Sonuç bildirgesinde göze çarpan bir diğer önemli madde de, Erbil’de yapılması planlanan “Ulusal Kürt Konferansı”na katılım talep etmesiydi!
5. Gül, Kürt sorunu konusunda “2009 yılında çok güzel şeyler olacak” müjdesi verdi!
6. 5. Dünya Su Forumu vesilesiyle Türkiye’ye gelen KYB lideri ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, “PKK’nın silahsızlandırılması” başlıklı ABD planını uygulamaya soktu. Bu başlıklı bir plan, hassasiyetleri nedeniyle elbette Türk kamuoyundan olumlu tepkiler alacaktı!
Talabani’nin eline verilen çantadan üç maddelik bir plan çıktı:
a- Kuzey Irak’taki PKK liderlerinin üçüncü ülkelere gönderilmesi.
b- Diğer PKK’lılar için genel af çıkarılması ve Türkiye’de siyaset yapmalarına olanak sağlanması.
c- Erbil’de yapılacak “Ulusal Kürt Konferansı”na Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt hareketlerinin temsilcilerinin davet edilmeleri! (Böylece Türkiye PKK ile aynı masaya da oturtulmuş olacak!)
Kısaca hatırlattığımız bu gelişmelerin ardından da Gül’ün Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı Bağdat seferi gerçekleşti . Sırada, yukarıda kısaca değindiğimiz “Ulusal Kürt Konferansı” var!
ABD, bu konferansla Irak’ın kuzeyinde oluşturduğu Kukla Devleti’ni resmileştirmeyi hedefliyor. Gül ise Cumhurbaşkanı sıfatıyla, ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”nı uygulayacağını göstermiş; merkezi devlet kurumlarından gelebilecek tepkilere karşı da bir ay öncesinden “normalleştirme” operasyonuna başlamıştır. “Kürdistan dedim, demedim” oyunu da bu normalleştirmenin somut ifadesidir.
“PKK’nın silahsızlandırılması” şeklindeki tuzağa karşı çıkacak kesimlerin liderleri de, Ergenekon tertibiyle eli kolu bağlı hale getirilince, Washington için uygun zemin yaratılmış oldu.
Sırada, Kukla Devleti kuzeye doğru genişletmek hedefleri var!

Mehmet Ali Güller
25 Mart 2009

17 Temmuz 2008 Perşembe

Ergenekon Tertibini Doğru Okumak

Ergenekon tertibinin asıl hedefi, ABD planına direnen Türk Ordusu’nun direncini kırmaktır. Bu hedefe bağlı olarak alt hedefleri “siyasi planda ve pratik planda” diye ikiye ayırabiliriz.
ABD’nin hedefleri, siyasi planda; Türkiye’ye Kukla Devleti kabul ettirmek; Türkiye’yi İran operasyonuna ikna etmektir!
ABD’nin hedefleri, pratik planda; ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kafasında, TSK hakkında kuşku ve kafada soru işareti yaratmak; TSK’nın birlik ve bütünlüğünü zaafa uğratmak, TSK içinde mümkünse gruplar oluşturmak; emeklilerle muazzafları karşı karşıya getirmek; muazzaflarla muazzafları karşı karşıya getirmek; TSK’nın ABD’ye direnmesine destek veren siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerini cezalandırmak; muazzaflarla bu kesimleri karşı karşıya getirmek; nihayetinde de TSK ile milleti karşı karşıya getirmek!
En son söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim: Kuşkusuz bu hedeflerin bir bütün halinde gerçekleştirilebilmesini ABD asla sağlayamayacaktır!
KUKLA DEVLETE DİRENEN TSK
Kukla devlet, yani ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurmaya çalıştığı kukla Kürt devleti, Türkiye’nin önüne uzunca bir süreden beri getiriliyor. Bu planın konjonktürel olarak daha da somutlaştığı son dönemi özetleyelim sadece…
Plan 1986 yılında ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Org. William Taft tarafından Ankara’ya getirildi. Özal’ın kabul ettiği planın, uygulanabilmesi için TSK’ya da kabul ettirilmesi gerekiyordu. Ancak Özal’a direnen Genelkurmay Başkanı Org. Nejdet Üruğ, hem Taft ile görüşmedi hem de planı reddetti. (Üstelik iktidardaki Erven ve cuntasına rağmen!) Sonrasında “iki Necdetlerin tasfiyesi” denilen süreç yaşandı.
ABD planında özetle şöyle diyordu: “Irak’ı bölüp Kürdistan kuracağım. Ya sen bu devlete ağabeylik yapar ve himaye edersin, ya da sana rağmen kurarım”. Pratikte bunun tek anlamı vardı. Plan nasıl kabul edilirse edilsin, Türkiye’nin bölünmesiyle neticelenecekti. Türkiye Kürdistanı himaye edip, Irak’ın kuzey topraklarını kendine katsa, üniter yapısı ortadan kalkacak, gevşek bir federasyona dönüşecekti. Türkiye, himaye etmeyip, kukla devletin kurulmasına da sessiz kalsa, kurulacak bir devlet zamanla Türkiye’nin topraklarına yayılacaktı.
ÖZAL’A DİRENEN GENELKURMAY
Özal, Türkiye’nin Kukla devleti himaye etmesi planını kabul etti ve hatta o dönemde federasyon tartışmalarını da gündeme getirdi.
1. Körfez Savaşı’nda planı devreye sokmak isteyen 1. Bush ile Özal, durumu kamuoyuna “1 koyup üç almak” şeklinde sundu. Ancak hatırlanacağı gibi dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay buna direndi ve şerefli bir şekilde istifa etti.
TSK’nın ABD planına bu ikinci direnişi TSK’nın yeni yönelimiydi.
TSK ABD’NİN HİZASINDAN ÇIKTI
Pentagon-Genelkurmay ilişkileri önemli bir rota değişikliğine girmişti. Gelecek 50 yıl planı için bu rota değişikliğini engellemek isteyen ABD, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i bile şehit etmişti!
Ancak TSK, Türkiye Cumhuriyeti’in üniter yapısını sürdürebilmek için bu plana direnmek zorundaydı. Bu zorunluluk, TSK içinde de zaman zaman sert mücadelelere neden oldu. TSK da bu plana direnecek bir 20 yıllık komuta kademesi şekillendirmeye çalıştı. Kısmen başarılı da oldu.
ANKARA-WASGHİNGTON SAVAŞLARI
ABD’nin ikinci Irak saldırısına kadar (2003) geçen süre içinde, Ankara ile Washington arasında Irak’ın kuzeyinde adı konulmamış bir savaş yaşandı. O döneme ilişkin sonuçları bakımında önemli iki farklı olayı hatırlamakta fayda var:
- Türkiye, Barzani ve Talabani’yi yanına alarak Ankara sürecini başlattı. Türkiye’nin “ikili iktidar yapısı” nedeniyle ABD önce sürece dahil oldu, ardında Ankara sürecini baltalayıp, Barzani ve Talabani ile Wasahington sürecini başlattı.
- TSK, Başbakan Çiller’e bile başladıktan sonra duyurduğu, stratejik öneme sahip Çelik harekatını yaptı. Mart 1995’teki harekatı engellemek isteyen ABD, 12 Mart’ta Gazi Mahallesinde provokasyon yaptı. Alevi-Sünni çatışma kartını masaya yatıran ABD, harekatı engelleyemedi. TSK’nın 36bin askerle yaptığı bu harekat neticesinde, ABD eğittiği 5000 peşmergeyi Guam adasına kaçırmak zorunda kaldı!
Bu iki olaydaki gibi, bazen ABD’nin lehine bazen de Türkiye’nin lehine sonuçlanan olayular yaşandı.
BU KEZ DE BOP DAYATMASI
ABD’nin ikinci Irak işgaliyle birlikte, BOP Projesi kapsamında kukla devlet dayatması yine yapıldı. TSK yine direndi. 1 Mart tezkeresi bu direnişin en önemli sonuçlarından biridir.
TSK içinde de 1 Mart tezkeresi konusunda fikir ayrılıkları vardı. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök 1 Mart tezkeresinin geçmesini isterken, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman ve Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur tezkerenin geçmesine karşıydı.
Türk-Amerikan ilişkileri açısında kırılma noktası yaratan bu tezkere, aynı zamanda içerdeki kuvvetler açısından da turnusol kağıdı vazifesi gördü.
Kısaca özetlediğimiz bu sürecin son döneminde, ABD Türkiye’siz BOP’u icra edemeyeceğini bildiği için tekrar Türkiye’ye abandı. Türkiye abanmak aynı zamanda öncelikle TSK’ya abanmak anlamına geliyordu. Çünkü iktidarı zaten elinde tutuyordu. ABD, iktidar eliyle yaptırdığı ilk atağında, yani “Şemdinli İddianamesi”nde duvara çarptı. TSK’nın başını çete lideri yapma teşebbüsü o günkü konjonktür içerisinde çabuk etkisizleştirildi.
ŞEMDİNLİ OLMADI ERGENEKON VERELİM!
Ancak TSK’yı yani Türkiye’yi BOP’a razı etmek Washington açısında olmazsa olmazdı ve ABD bu nedenle, yine iktidar eliyle ikinci saldırıya geçti: Ergenekon Tertibi!
Tertibi daha çıplak hale getirmek için birkaç önemli ayrıntıyı hatırlatalım:
- ABD planlarına göre hareket eden TSK döneminde Özel Harp Dairesi vardı, meşhur Kontrgerilla; gizli, üzerine gidilemeyen! ABD planlarına direnen TSK döneminde ise Özel Harp Dairesi lağvedildi, yerine Özel Kuvvetler Komutanlığı ÖKK kuruldu. ÖKK kurulduğu günden bu yana devamlı saldırı altında. Adı yolsuzlukla anılmaya çalışılındı, olmadı; adı derin devlet operasyonel kuvveti olarak anılmaya çalışılındı, olmadı! ABD’ye çalışan Özel Harp Dairesi “koruma” altındayken, Türkiye’nin ÖKK’sı “saldırı”ya uğradı!
- ABD planlarına göre hareket eden TSK döneminde, JUSMMAT, yani ABD’nin Türkiye’deki askeri yapısı Türk Karargahı’ndaydı. ABD planlarına direnen TSK döneminde ise JUSMMAT (şimdiki ODC) Türk karargahından atıldı! Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde ABD’nin Türk Genelkurmayı içindeki ofisi kapatıldı, subayları dışarı atıldı!
- ABD planlarına göre hareket eden TSK döneminde, Washington “bizim oğlanlar becerdi” diyerek 12 Eylül’ü yaptırtmıştı. ABD planlarına direnen TSK döneminde ise Wasgington “Türk Ordusu hizadan çıktı” saptamasını yapıyor! Yeri gelmişken soralım: Darbe karşıtı olduğunu söyleyenler, darbeci avına çıkanlar neden Kenan Evren’e savaş açmazlar; neden ellerinde yetki varken bu konuda TBMM’de araştırma komisyonu açılmasını istemezler?! Emekli generaller Eruygur ve Tolon’u, darbeye teşebbüs ettiklerini iddia ederek “asmaya” yeltenenler, neden bizzat darbe yapan Kenan Evren’e dokunamazlar?!
Yanıt basit! Evren, ABD adına darbe yaptı. Eruygur ve Tolon ise ABD’ye direndi!
TERTİBİN MİMARI AKP DEĞİL ABD!
Ergenekon tertibi için düğmeye aslında çok önceden basılmıştı. Habercilikte saygın bir yeri olan NOKTA dergisinin el değiştirtilip “darbe günlükleri”yle doldurulması, Medya’da tehditle el değiştirme operasyonları, bugünler için yapılmıştı! Wasginton’un Milliyet Temsilcisi Yassemin Çongar ile “memleketi bir kadın memesine satarım” diyen Ahmet Altan’ı, NOKTA operasyonunu yönetme görevi verilen Alper Görmüş’le Fethullahçı Polis Akademisi Öğretim Üyelerini TARAF gazetesinde birleştiren nedir? Demokrasi mi? ABD mi?
Kaldı ki en somutunu bizzat Abdullah Gül’ün “kankası” Fehmi Koru söyledi: “Ergenekon’u tasfiye operasyonu, Bush-Tayyip Erdoğan görüşmesinde kararlaştırıldı” (Kanal / konuşması 28 Ocak 2008 ve Yeni Şafak’taki yazısı 1 Şubat 2008)
Aslında, tek başına sözde iddiada yer alan “saçmalıklar” bile hazırlığın bu topraklarda yapılmadığını gösteriyor. Ayakları bu topraklara basmayanların hazırlığıyla, Cumhuriyet gazetesi, başyazarı İlhan Selçuk ile Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’a bombalatılıyor; Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Uğur Mumcu, yine başyazarı İlhan Selçuk’a öldürttürülüyor; ADD Genel Başkanı Ahmet Taner Kışlalı, ADD Genel Başkanı Şener Eruygur’a öldürttürülüyor… İddianamede olduğu iddia edilerek sızdırılanları okudukça saçmalıkların sınırının olmadığı görülür...
Evet Ergenekon tertibinin mimarı AKP değil ABD’dir. Ergenekon tertibini bizzat ABD yönetiyor. Mart ayı başında Ankara’daki ODC binasına yerleştirilen 35 kişilik ABD ekibinin yönettiği bir operasyonla karşı karşıya Türkiye.
Ve bu dönemde bir değişiklik daha göze çarpıyor: Cumhuriyeti yıkmak için sahte demokrat kimliği taşıtılanlar, şimdi de demokrasiyi yıkmak için sahte hukukçu kimliğiyle dolaştırılıyorlar!
Türkiye bir yol ayrımına geldi.
Türkiye ya ABD’ye teslim olup bölünecek, ya da direnip kazanacak!
Türkiye artık NATO’dan çıkmalı, İncirlik’i kapatmalı, AB ile imzaladığı katılım Ortaklığı Belgesini yırtıp atmalı, özelleştirmeleri durdurmalı, stratejik öneme sahip kurumları hemen yeniden kamulaştırmalı, Güneydoğu’da toprak reformu yapmalı, tarımı tasfiye eden yasaları iptal etmeli, IMF ve Dünya Bankası’na Rusya ya da Malezya gibi rest çekmeli, milyarlarca dolar zarar yaratan Gümrük Briliğini iptal etmeli, Rusya-İran-Çin gibi Avrasya ülkeleriyle kader birliği yapmalı, ABD adına Afganistan ve Lübnan’a gönderdiği askerlerini geri çekmeli ve hepsinden önemlisi tüm bunları yapabilecek bir hükümeti bağrından çıkarmalıdır.

Mehmet Ali Güller
17 Temmuz 2008