PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2010 Cuma

DEMOKARTİK ÖZERKLİK KİTAPÇIĞI 2 YIL ÖNCE TBMM’DE DAĞITILMIŞTI

Demokratik Toplum Kongresi’nin “özerklik” ilanı konusunda hükümet değil ama AKP nihayet bir açıklama yaptı. AKP’li Ömer Çelik, “bu tartışmalar Türkiye için suikast girişimidir” (1) dedi.
Kuşkusuz bu açıklama, “Kürt Açılımı”nı başlatan AKP’nin genel yönelimine hiç de uymuyordu. Ne de olsa, AKP, “bölgelerde yerel hükümetler kurma” zemini oluşturan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu 15 Temmuz 2004 tarihinde TBMM’den geçirmişti. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, AKP’nin yasasını “Türkiye’ye suikast” gibi değerlendirmiş ve veto etmişti.
Tabi, “proje” Washington merkezli olduğundan, AKP eline geçen ilk fırsatta, yeniden hamle yaptı: AKP, Türkiye’yi 12 eyalete bölen Kalkınma Ajansları Yasası’nı 25 Ocak 2006 tarihinde TBMM’den geçirdi.
Kaldı ki AKP, projeye hukuki zemin sağlamak üzere, 4 Haziran 2003 tarihinde “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” başlıklı “BM İkiz Sözleşmeleri”ni TBMM’de zaten onaylamıştı!
Erdoğan’ın daha o tarihlerde “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi içinde bir merkez yapma” (2) taahhüdünde bulunması, aynı proje gereğidir.
İşte Ömer Çelik’in bugün “suikast” diye tanımladığı “demokratik özerklik”, aslında AKP hükümetinin bir numaralı ev ödeviydi. AKP ile BDP’yi, PKK’yı “Kürt Açılımı”nda birleştiren de bu ödevdi.
AKP’nin DTK’nın “özerklik” ilanına, “suikast” gibi çok ağır bir ifadeyle karşı çıkması, esas olarak, 2011 Haziran seçimleriyle ilgilidir. Hükümet, seçimlere bu kadar az zaman kala, riske girmek istememektedir. Başbakan Erdoğan, “demokratik özerklik” esaslı federasyon anayasasını da, zaten “yeni anayasa seçim sonrası” diyerek rafa kaldırmıştı.
Yani AKP’nin “suikast” açıklaması sadece taktikseldir. Çünkü “demokratik özerklik” zaten yeni de değildir!
Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi DTP’nin, zaten kongre kararıydı!
Demokratik Toplum Kongresi, 24 Ekim 2007 tarihinde “demokratik özerklik projesi”ni kabul etmiş; Demokratik Toplum Partisi DTP de, Kasım 2007’deki 2. Olağan Kongresi’nde, projeyi, “siyasi tutum belgesi” olarak tüzüğüne sokmuştu!
Hatta, DTP milletvekilleri, projeyi Türkçe, Kürtçe ve İngilizce kitapçık şekliden bastırıp, TBMM’de de dağıtmıştı! (3)
O gün, Meclis çatısı altında yapılan bu rezalete suskun kalan hükümetin ve AKP’nin, bugün çıkıp “suikast” demesi, seçim taktiğidir, takiyedir ama her şeyden önce hafızaya hakarettir!
1.. www.hurriyet.com.tr, 23 Aralık 2010
2.. Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004
3.. Hürriyet, 29 Ekim 2008

2 Kasım 2010 Salı

AKP’NİN PKK İLE 19 MÜZAKERESİ

Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi’nin yerine kurulan Demokratik Toplum Kongresi’nin Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, avukat sıfatıyla, ikinci kez Abdullah Öcalan’la görüştü.
İmralı dönüşü açıklama yapan Tuğluk’tan öğrendiğimize göre, AKP Öcalan’la yürüttüğü diyalog sürecini “müzakere” aşamasına çevirmiş: “(Öcalan) Devlet yetkilileri ile bir kez daha görüşme gerçekleştirildiğini, bu görüşmenin son derece önemli olduğunu, niteliksel bir görüşme olduğunu, ciddi bir görüşme olduğunu ifade etti. Kendisiyle görüşme yapan devlet yetkililerini barış konusunda daha ciddi bulduğunu bir kez daha dile getirdi. Yapılan görüşmeleri bir nevi diyalog sürecinden müzakere sürecine geçişi ifade eden bir süreç olarak gördüğünü söyledi”. (Hürriyet, 2 Kasım 2010)
“Temas, diyalog, görüşme, pazarlık, müzakere, anlaşma” diye ilerleyen sürecin nasıl kotarıldığının ayrıntılarını, Kaynak Yayınları’ndan çıkan, “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan” kitabımda okuyabileceğiniz bu müzakereler, özetle şunlardı:
1.. AKP’nin PKK ve Öcalan’la ilk teması, görev süresini tam dört kez uzattığı MİT Müsteşarı Emre Taner üzerinden kuruldu. Öcalan, ilk temasta, henüz Müsteşar Yardımcısı olan Taner’den dağdakilere mesaj gönderme imkanı talep etti.
Taner, 15 Haziran 2005’te Müsteşar olduktan kısa bir süre sonra 20 Ekim 2005’te Mesut Barzani ile görüştü. Barzani’nin, Taner üzerinden Türkiye’den talepleri şunlardı: “Türkiye, Kuzey Irak’taki oluşumu tanımalı; Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtlere çifte vatandaşlık vermeli; ekonomik ilişkileri geliştirmeli, kurulacak askeri okullarda Türk uzmanlar görev yapmalı…”
2.. Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009) Zaten Çandar, en başından beri meseleyi “İki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)
3.. Habur’dan giriş yapan “barış grubu” da AKP’nin Öcalan ile yürüttüğü diyalogun sonucuydu. Öcalan’ın çağırdığı barış grubunun Habur’dan girişini, Başbakan Erdoğan, henüz toplumsal tepki başlamadan şöyle değerlendiriyordu grup konuşmasında: “Dün Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan anlamlı gelişmeye de değinerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti ve sabah saatlerinde 29’u, ilgili yasalarımız çerçevesinde bırakıldı. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda yargı diğer 5’i ile ilgili çalışmalarını da sürdürüyor”.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim cumartesi günü gizlice buluştukları ve Habur’dan girişi organize ettikleri basına yansıdı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)
4.. Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da, “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu.
5.. PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu. Hükümet üyesi Öcalan’ın açılıma ilişkin hükümete sunduğu yol haritası çerçevesinde müzakere edilebilecek tartışmaların başlayabileceğini ifade etmiş ama gerisi gelmemiş.” (Habertürk Gazetesi, 16 Nisan 2010)
6.. Aksiyon Dergisi’nde yer alan bir habere göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “orkestra şefliği”nde, MİT Müsteşarı Emre Taner’in yürütücülüğünde ve PKK ile yapılan dolaylı görüşmelerde bir yol haritası belirlendi. Bu yol haritasına göre, PKK’lılar Kandil’den Mahmur kampına inecek, oradan da silahsız olarak Türkiye’ye dönecekti! (Aksiyon Dergisi, Sayı:757, 8 Haziran 2009)
7.. Hasan Cemal, PKK lideri Murat Karayılan’la “diplomasi işlevi taşıyan” bir röportaja imza atmıştı. Cemal, yazmadıklarını da hükümete aktardı.
8.. Öcalan, Erdoğan ve Gül’ün kendisine dolaylı çağrılarda bulunduğunu açıkladı: “Sayın Erdoğan ve Gül’ün dolaylı da olsa, basın yoluyla da olsa çağrıları oldu, ricaları oldu. Ben de bunlara cevap verdim. Osmanlı zamanında padişahlar perde arkalarından dinlerlerdi. Eğer çözüm olacaksa biz bunu da kabul ederiz.” (ANF, 26 Temmuz 2009)
Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık, oluşan tepkiler nedeniyle, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı bu açıklamayı yalanladı. Oysa AKP Milletvekili Mehmet Halit Demir, üç gün sonra “Gerekirse Abdullah Öcalan ile görüşülmesi gerektiğini” söylüyordu. (Hürriyet Gazetesi, 30 Temmuz 2009)
9.. AKP Milletvekili Mahmut Esat Güven, şartları düzeltilirse Öcalan’ın olumlu mesajlar vereceğini, bu konuda İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan talepte bulunduğunu açıkladı. (Hürriyet Pazar eki, 1 Ağustos 2010)
10.. Öcalan’ın AKP’yle pazarlıklarındaki şartlarından biri de cezaevi koşullarının düzeltilmesiydi. AKP bu konuyu sürece yayarak çözdü, Öcalan’a arkadaş bile gönderdi. Öcalan, Adalet Bakanlığı’ndan bir heyetle bu konuda yaptığı görüşmeyi avukatları aracılığıyla şöyle açıklıyordu: “Buraya getirilen arkadaşlarla bir kez görüştüm. Buradaki görevliler, ileride televizyon vereceklerini belirttiler. Adalet Bakanlığı’ndan gelen heyetle görüştüm. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif İşleri Müdürü de vardı. Bu görüşmeden sonra kapının üstünde aşağıya ve yukarıya yeni bir pencere açtılar. Kaldığım odada yatak, dolap, masa var. Onun dışında bana iki-üç adım mesafesinde yer kalıyor. Yatak, Masa ve Dolap yeri dışında enine iki adım boyuna üç adımlık mesafe var. Bütün yer bundan ibarettir.” (ANF, 11 Aralık 2009)
11.. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Abdullah Öcalan’dan aldığı mektubu, Ankara ziyareti sırasında görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile paylaştı. (Milliyet Gazetesi, 6 Temmuz 2010)
12.. AKP’nin PKK ve Öcalan ile pazarlıklarından biri de KCK iddianamesinde yer alıyordu. İddianamede yer alan tutanakta Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani şöyle diyordu: “Benim Apo ile bir ilişkim var. 2 Kasım’da bana avukatları aracılığıyla bir mektup gönderdi. Ben bu talepleri Türk yetkililerine de iletmiştim. Benim PKK ile de bir diyalogum var. Bu bayramda ben talep etmişim ateşkesi, hem uzatılması konusunda da bir yaklaşım oldu. Silah bırakma ve ateşkes ilan etme arasında fark var. Ben silah bırakma yanlısı değilim. Ateşkes ilan edilsin. Silah bırakmanın karşılığı var. Ateşkes ilan etmek ise Türkiye’de çalışan arkadaşların mücadelesini yükseltmek için olmalıdır. Yine PKK’nın bir talebi vardı; genel af ile onu dile getirdik. Biz MİT müsteşarları ile PKK’nın bazı ilişkileri var, sizin bilginiz dahilinde mi dedik. Erdoğan, MİT müsteşarının tüm ifadeleri benim ifademdir dedi.” (ANF, 14 Haziran 2010)
13.. Cumhurbaşkanı Gül, 12 Eylül halkoylaması öncesi, “devlet terörü bitirmek için her yöntemi dener” dedi. Ardından Karayılan “devletle anlaştıklarını” açıkladı. PKK, 20 Eylül’e kadar “eylemsizlik” kararı almıştı!
Kararın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz günü Öcalan ile yaptığı görüşmenin sonucu alındığı ortaya çıktı.
PKK ile görüşmeyi yalanlayan Başbakan Erdoğan, danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “pazarlık yok, diyalog var” demesi üzerine, “hükümet değil, devlet görüştü” dedi! Oysa görüşen Hakan Fidan hem kendisine bağlıydı, hem de Fidan’la birlikte heyette Adalaet Bakanlığı yetkilileri vardı.
14.. AKP ile BDP, 23 Eylül 2010 günü heyetlerarası bir görüşme yaptı. Görüşmede “PKK’nın ateşkesi uzatmasının söz konusu” olduğu ifade edildi. (Hürriyet Gazetesi, 24 Eylül 2010) BDP heyeti, “İmralı’nın muhatap alınması yönünde bir söyleminiz oldu mu?” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “Bazı görüşmelerin sürdüğü biliniyor. O konuda söylenecek yeni bir şey yok”.
Başbakan Erdoğan, AKP ile BDP arasında yapılan bu müzakereyi “birlikte iyi olma” biçiminde yorumluyordu. 1 Ekim 2010 günü TBMM’nin açılış resepsiyonunda sohbet eden Başbakan ve BDP heyetinin “müzakere” ilişkin dikkat çekici temennileri şöyleydi:
“Selahattin Demirtaş: Sayın Başbakan, hayırlı olsun diyelim.
“Başbakan Erdoğan: Birlikte iyi olacağız inşallah. Görüşme trafiğini iyi götürün ha.
“Selahattin Demirtaş: Valla Sayın Başbakanım, görüşme çift taraflı olursa iyi olur, çift taraflı iyi götürülürse iyi olur. Beraber olacak.
“Akın Birdal: İnşallah öyle olacak”. (Vatan Gazetesi, 2 Ekim 2010)
15.. Kandil, Öcalan’ın “Ateşkesi uzatın”, (Milliyet, 20 Eylül 2010) talimatı gereği, “Bazı gelişmeler var, ateşkesi bir hafta uzattık” açıklaması yaptı. (Taraf, 21 Eylül 2010) Taraf Gazetesi, “bazı gelişmelerin” ne olduğunu da bir başka haberinde açıklıyordu. Meğer “Apo’yla barışın takvimi konuşuluyor”muş! (Taraf, 21 Eylül 2010)
16.. Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı DTP’nin, Ahmet Türk’le birlikte siyasi yasaklı hale gelen eşbaşkanı Aysel Tuğluk, “avukat” sıfatıyla Öcalan’la görüştü. Adalet Bakanlığı’nın kiraladığı gemiyle İmralı’ya giden Tuğluk, görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajlarını hükümete ve PKK’ya iletti: “PKK’nın eylemsizlik kararını en az bir yıl uzatması gerekiyor. Kalıcı ateşkes ve silahsızlanma zamana yayılacak. Hükümetin siyasi adımları beklenecek. Kalıcı ateşkese giden süreçte cezaevi koşullarının iyileştirilmesi bu döneme katkı yapacak.” (Vatan, 28 Eylül 2010)
17.. Hükümet, Öcalan’la Aysel Tuğluk üzerinden müzakere yürütürken, bir yandan da Barzani’yle anlaşma yoluna giriyordu. Sürpriz bir şekilde Kuzey Irak’a giden Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ve Kürt Hükümeti Başbakanı Berham Salih’le görüştü.
Basına yansıyan görüşme tutanaklarına göre, Barzani’den “Topun taca atıldığı noktada aktif rol almasını” isteyen Atalay, “aktif rolden kastınız ne?” diye soran muhatabana şu ibretlik yanıtı verdi: “Bölgede (Güneydoğu Anadolu) saygınlığınız var. Bu saygınlığınızı kullanmalı ve PKK üzerinde etkinizi hissettirmelisiniz. Sık sık medya önünde silahların bırakılması yönündeki telkinleri sürdürünüz. Kürt kamuoyu, Kürt hareketinde tek fayda olarak PKK’yı görme alışkanlığını terk edecektir. Bu da sorunların çözümü noktasında işimizi kolaylaştıracaktır”. (Milliyet, 28 Eylül 2010)
18.. AKP’nin PKK’yla müzakerelerinin aslında en önemlisi DTP ile yapılanlarıdır. Çünkü Öcalan, DTP’yi AKP’yle müzakere konusunda resmi muhatap tayin etmişti. AKP Adıyaman Milletvekili ve MAZLUM-DER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal da, bu gerçeği kendi tarafı adına şu sözlerle ifade ediyordu: “Öcalan zaten indirekt olarak sürecin içinde. Ayrıca, kendisi resmi muhatap olarak DTP’yi gösterdi, DTP de buna itiraz etmeyerek dolaylı olarak adres gösterilmeyi kabul etti.” (Milliyet, 8 Ağustos 2009)
Bu durum en başından beri kabul edildiği için Başbakan Erdoğan, aşamalı manevralar izledi. Erdoğan, önce bir süre “PKK’ya terör örgütü demeyenle görüşmem,” diyerek DTP ile bir araya gelmedi, böylece hem kamuoyunun tepkisini değerlendirdi hem de TSK’yı “idare” etti. Erdoğan, şartlar oluştuğunda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le görüştü. Erdoğan, daha önce söylediği şartı, geri almamak için de pozisyonuyla ters orantılı bir manevraya yöneldi: Ahmet Türk’le başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüştüğünü açıkladı!
19.. Son görüşme, yazımızın en başında da belirttiğimiz gibi Aysel Tuğluk üzerinden yürütüldü. Bu görüşmede dikkat çeken bir ayrıntı da, Tuğluk’un, PKK lideri Karayılan’ın mektubunu, AKP’nin bilgisi dahilinde, Öcalan’a götürmesiydi!

Mehmet Ali Güller
2 Kasım 2010

1 Eylül 2010 Çarşamba

İSTANBUL VE DİYARBAKIR BAŞKENTLİ KONFEDERASYON PAZARLIĞI

AKP’nin PKK’yla yaptığı belli başlı 7 pazarlık öyküsüyle ilgili 24 Ağustos tarihli yazımızı “Pazarlığın boyutu sadece referanduma ‘evet’ demek karşılığında gündeme gelen BDP’nin ‘Öcalan muhatap alınsın, operasyonlar durdurulsun, seçim barajı düşürülsün, KCK tutukluları serbest bırakılsın’ şeklindeki dört şartıyla mı sınırlı? Yoksa, aslında referandumda ‘evet’ çıktıktan sonra yolu açılacak ‘demokratik özerklik’ ve ‘federasyon anayasası’ pazarlığı mı yapılıyor? Pazarlığın ayrıntılarını da bir sonraki yazımızda ortaya koyacağız…” diyerek bitirmiştik.
Pazarlık yapıldığı ortaya çıktı ancak pazarlığın gerçek konusu gözlerden gizlenmeye çalışılıyor. Pazarlığın esasını, “federasyon Anayasası” oluşturuyor. Ama bu alt pazarlığın üstünde, ABD ile Türkiye arasında, Irak’ın kuzeyi kapsamlı “konfederasyon” pazarlığı yapılıyor.
12 Eylül’den hemen sonra, “evet” çıkması halinde yeni bir anayasa yapılacağı ve bu anayasanın “demokratik özerklik” esaslı “federasyon anayasası” olacağı BDP’liler tarafından ilan ediliyor; ancak bu ilan, miting meydanlarındaki tüm konuşmasını Kılıçdaroğlu ile Bahçeli’ye vakfeden Erdoğan tarafından yalanlanmıyordu!
YENİ ANAYASA, ÖZERK KÜRDİSTAN
BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak “… yeni anayasayla Kürt halkına özgürlük ve demokratik özerk Kürdistan gelecek” diyordu. (Milliyet Gazetesi, 22 Ağustos 2010) Yargının siyasi yasaklı ilan ettiği ama AKP’nin dolaylı önünü açtığı Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Ahmet Türk ise “esas olan özerkliktir” diyordu. (Hürriyet Gazetesi, 23 Ağustos 2010). Öcalan “demokratik özerklik projesinin siyasi, hukuki, kültürel, öz savunma ve diplomasi boyutlarını” açıklıyor ve “Katalan Modeli” ile “Katalonya Anayasası”nın incelenmesini istiyordu. (ANF, 20 Ağustos 2010). Ve son olarak BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, hükümete “Yeni bir anayasa, Demorkatik Türkiye, Özerk Kürdistan” formülünü sunuyordu. (ANF, 25 Ağustos 2010)
Ancak az önce belirttiğimiz gibi AKP ile PKK arasında var olan “federasyon” pazarlığının üstünde, ABD ile Türkiye arasında da, Irak’ın kuzeyini kapsayan “konfederasyon” pazarlığı vardı.
Peki federasyon ile konfederasyon pazarlıkları arasındaki bağ hangi olguya dayanıyordu? Önce bir saptama yapalım.
HEDEF, TÜRKİYE’YE ‘KÜRDİSTAN’A EVET’ DEDİRTMEK
ABD, 1992’den bu yana parlamentosunu kurduğu, hükümetini oluşturduğu, başkentini ilan ettiği, merkez bankasını inşa ettiği, parasını bastığı, gümrüğünü ördüğü, en önemlisi ordusunu kurduğu Kukla Devleti’ni hâlâ neden ilan edemiyor? Çünkü Türkiye henüz bu plana razı olmadı! Plana direnen kuvvetler zayıflatıldı, yıpratıldı, içeri atıldı ama hâlâ teslim alınamadı!
Şimdi bu saptamaya bir ara verelim ve ABD’nin Irak’tan muharip asker çekmesinin ne anlama geldiği üzerinde duralım:
ABD’nin son muharip askerini de Irak’tan çekmesi, Obama iktidara geldiğinde estirilen rüzgâr benzeri bir etki yaptı herkeste… Ki Obama’nın kendisi gibi, bu çekilme de revize BOP’un bir parçası… Peki gerçekte olan biten neydi?
YENİ ŞAFAK OPERASYONU BAŞLIYOR
Öncelikle altını çizmemiz gereken olgu şu ki, geri çekilme takvimiyle ilgili anlaşmayı Obama değil, aslında Bush hükümeti imzalamıştı! İkincisi çekilen muharip askerler orta ve güney Irak’tan çekildi. Ve yerlerini bundan sonra alacak olan Blackwater tipi “özel ordu”larla kontratlar, hızlı biçimde imzalanıyor. Ne de olsa Irak petrollerinin yaklaşık yüzde 75’i 35 yıllığına çoğu ABD’li olan batı şirketlerine devredildi. ABD her halükarda bu kontratların güvenliğini korumak isteyecektir. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü P. J. Crowley’nin, “Irak’ta savaşı bitiriyoruz, ama Irak’la işimizi bitirmiyoruz” demesi tam da bu anlama gelmiyor mu?
ABD’nin Irak komutanı General Odierno’nun, geri çekilme takvimi ile ilgili söylediği “en son kuzey Irak’tan çekiliriz” açıklaması asker çekme meselesinin esasıdır. Aslında ABD Irak’tan çekilmiyor, kuzey Irak’a yoğunlaşıyor. El Halic Gazetesi’ne yansıdığı kadarıyla 2020 yılına kadar 94 üs’te 6 tugay ABD askeri bulundurulması konusunda, zaten bir mutabakat oluşturulmuş! Ki şu anda 56 bin ABD askeri hâlâ Irak’ta bulunuyor!
Savaşın bitmediği ABD’nin süreç isimlendirilmesinden de anlaşılıyor. ABD Irak’a savaş açtığında buna “Özgürlük Operasyonu” demişti. ABD, 1 Eylül 2010’dan sonraki sürece ise “Yeni Şafak Operasyonu” ismi vermiş. Demek ki, ABD açısından biten bir şey yok, hatta başlayan yeni bir süreç var!
İşte o süreç Irak’ın kuzeyi merkezli yeni bölge düzeni sürecidir. “Acelemiz var” diyerek hızla “Kürt Açılımı” başlatan Tayyip-Gül ikilisinin acelesi de bu takvim nedeniyleydi…
ABD KONFEDERASYONU İÇİN KÜRT AÇILIMI
Şimdi yeniden az önce yaptığımız saptamaya dönelim. ABD’nin her şeye rağmen Kürdistan’ı ilan edemediğini; çünkü Türkiye’nin plana henüz razı edilemediğini; direnen kuvvetlerin zayıflatıldığını, yıpratıldığını, içeri atıldığını ama hâlâ teslim alınamadığını belirtmiştik.
İşte 12 Eylül referandumu, aslında Türkiye’nin önce federasyona sonra da konfederasyona razı edilmesi, evet demesi anlamına geliyor. Referandum, Türkiye’nin tüm merkezi kurumlarıyla birlikte teslim alınması öncesinin son vuruşu olacak. Ve bölgede üç gelişme birbirine paralel olarak ilerleyecek.
Birincisi; ABD, Irak’ın kuzeyini Erbil başkentli olarak Kürdistan diye ilan edecek. Türk devleti, Kürdistanlılara “çifte vatandaşlık” hakkı tanıyacak.
İkincisi; yeni bir anayasa ile Türkiye’nin güneydoğusu özerk ilan edilecek; dolayısıyla üniter Türkiye yerine federatif Türkiye kurulacak. Kürdistan ile özerk Güneydoğu arasında “çifte vatandaşlık” ve “ticari birlik” üzerinden “siyasi birliğe” gidilecek.
Üçüncüsü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir alt düzeni olarak geçen aylarda ilan edilen ve adına Ortadoğu Birliği denilen “Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün” arasındaki ticari birlik, İstanbul başkentli siyasi birliğe dönüştürülecek.
Ve son olarak bu üç yapı birleştirilip İstanbul ve Diyarbakır merkezli bir konfederasyona dönüştürülecek!
İşte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi budur! Başbakan Erdoğan’ın tam 6.5 yıl önce “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” dediği görev işte budur. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

Mehmet Ali Güller
1 Eylül 2010

22 Ağustos 2010 Pazar

REFERANDUM DEĞİL, KONFEDERASYON PAZARLIĞI YAPILIYOR

AKP ile PKK arasında ortaya çıkan referandum pazarlığı, salt anayasa değişikliğine “evet” demeyi kapsamıyor. Pazarlığın esasını, “federasyon Anayasası” oluşturuyor. Ama bu alt pazarlığın üstünde, ABD ile Türkiye arasında, Irak’ın kuzeyi merkezli “konfederasyon” pazarlığı yapılıyor.
Öcalan’ın PKK ve BDP’ye “demokratik özerkliğe ibadet eder gibi sarılın” (Öcalan demokratik özerkliğin esaslarını açıkladı, ANF, 20 Ağustos 2010) mesajı da, işte bu üst pazarlıkta rol alma hedefine yöneliktir.
Bu pazarlıkları açacağız. Ama gelin bu analiz için gerekli olan soruları yöneltelim önce:
1.. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, daha iki ay önce hükümet “PKK’nın arkasında İsrail var” derken, ne oldu da İsrail’i akladı ve PKK’yı iki Avrupa ülkesinin yönlendirdiğini açıkladı?
2.. Güneydoğu’da temaslar yapan Alman heyetinin “PKK diyaloga dahil edilmeli” çağrısı ne anlama geliyor?
3.. ABD Irak’tan gerçekten çekiliyor mu? ABD’nin Irak’la işi bitti mi?
4.. Hanefi Avcı neden cemaati hedef alan bir çıkış yaptı? Deniz Baykal, kaset olayında neden cemaati aklamış ve sadece hükümeti suçlamıştı?
5..Sahte darbe belgesinin aradan bunca zaman geçtikten sonra, “AKP’den Edelman’a, oradan John Kunstadter ve Faruk Demir yolunu izleyerek TSK’ya gittiği” bilgisi neden piyasaya sürüldü?
6.. Washington’un, Ankara’ya gönderilecek bir büyükelçi üzerinde bile uzlaşılamaması ve bazı kalemlerin, ABD’nin AKP’ye mesafe koyduğu şeklindeki yorumları ne anlama geliyor?
Analizimize yön verecek bu temel soruların ardından yanıtlara geçelim:
AKP-PKK PAZARLIĞI
AKP ve PKK-BDP, aynı projenin alt bileşenleri olmaları nedeniyle, nesnel olarak aynı cephede yer almaktadırlar. Karşıt durumlar oluştuğunda da pazarlıklarla her iki kuvvet yeniden aynı cepheye sürülmektedirler. Bu pazarlıklardan en önemlileri şunlardı:
--- Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Sanem Altan Röportajı, Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009). Zaten Çandar, en başında beri meseleyi “iki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Cengiz Çandar, Çankaya’daki Abdullah-İmralı’daki Abdullah-Kürt sorununda iyi şeyler olacak, Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)
--- Açılım Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay 20 Ekim 2009 günü yaptığı açıklamada, Öcalan’ın talimatıyla Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye gelen birinci barış grubuyla ilgili olarak, “eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçası” dedi. Ki Bakan Atalay’ın DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk ile 17 Ekim günü gizlice görüşüp, iki gün sonra Habur’dan geçişi planladıkları basına yansımıştı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)
--- Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu. Öcalan boşuna “AKP benim söylediklerimi alıp uyguluyor” dememişti! (ANF, 16 Ekim 2009)
--- PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu”. (Habertürk, 16 Nisan 2010)
--- Ve elbette eski MİT Müsteşarı Emre Taner’in gerek Barzani ile gerekse henüz müsteşar yardımcısı iken Öcalan’la hükümet adına yaptığı müzakereleri unutmamak gerekir.
--- Son olarak da kamuoyuna referandum pazarlığı diye yansıyan ama gerçekte “federasyon anayasası” pazarlığı olan anlaşma ortaya çıktı. Karayılan, “devletle anlaştıklarını” söyledi. PKK’nın aldığı eylemsizlik kararının kısa ve öz hikâyesini şöyle açıkladı Karayılan: “Artık açıklanmasında bir sakınca görmediğimiz diğer önemli bir gelişme de devletin, önderliğimizle geliştirdiği diyalog temelinde ateşkes talebinde bulunmasıdır. Aslında önderliğimiz aradan çekilmişti ancak, talep üzerine yeniden devreye girerek, çağrıları ve devletten doğru gelen istemi de dikkate alarak, bir kez daha barışa şans tanınması için hareketimize bir mesaj gönderdi”. (ANF, 17 Ağustos 2010)
Ki Zaten Cumhurbaşkanı Gül, “terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener” diyerek zaten pazarlık yapıldığını itiraf etmişti. Bakü uçağında konuşan Gül “her yöntem denince, bu hem silahlı mücadeledir hem de siyasi, diplomatik, metodlar bunun içerisindedir. Devlet teröristle masaya oturmaza, pazarlık yapmaz ama yapılacak her iş için gerekli organları, kurumları vardır. Devlet organları ne yapacaklarını bilir” dedi. (Fehmi Koru, Cumhurbaşkanı ile Bakü yolunda, Yeni Şafak, 17 Ağustos 2010)
PKK’nın eylemsizlik kararı ve bu kararın ardındaki pazarlıkla ilgili olarak taraflar şunları söyledi:
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “taleplerimize cevap verilmesi durumunda elbette ki biz yeni anayasayı destekleriz. Böyle bir durumda AKP ile ortak çalışma çağrımızı yeniliyoruz” dedi. (Radikal Gazetesi, 18 Ağustos 2010)
Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk de, “hükümet ciddi adımlar atar, hamle yaparsa her şey değişebilir” dedi. (Vatan Gazetesi, 21 Ağustos 2010)
AKP’li Tarım Bakanı Mehdi Eker, “kan ve gözyaşı dökülmemesi her halükarda olumlu mütalaa edilmesi gereken bir durumdur” dedi. (Vatan Gazetesi, 17 Ağustos 2010)
En ilginç açıklama ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi: “Terör örgütü kimsenin hatırına silah bırakmaz”. (CNNTurk, 20 Ağustos 2010). Çiçek’in açıklaması akıllara “peki PKK ne karşılığında silah bırakır?” sorusunu getirdi.
Aydınlık Dergisi o soruya şu yanıtı veriyor: “AKP evet oyları karşılığında Apo’yla gizli af anlaşması yaptı”. (Aydınlık Dergisi, Sayı 1201, 22 Ağustos 2010)
BDP açıkça miting meydanlarından “evet” oyu karşılığında dört talep sunuyor AKP’ye: “Öcalan muhatap alınsın, operasyonlar durdurulsun, seçim barajı düşürülsün, KCK tutukluları serbest bırakılsın”. Başbakan Erdoğan’ın 3 Eylül’de Diyarbakır Mitinginde söyleyecekleri durumu netleştirecek.
Öte yandan Yalçın Doğan, pazarlık tarihlerini de tespit etti. Doğan’a göre “28 Temmuz – 11 Ağustos” tarihleri arasındaki görüşmelerin altı çizilmeli. (Yalçın Doğan, Tarih düşelim: Apo ile masaya oturuldu, Hürriyet Gazetesi, 21 Ağustos 2010).
‘YENİ ANAYASA ÖZERK KÜRDİSTAN’
Ancak meselenin sadece referandumdan “evet” çıkartılması olmadığı, esas olarak “evet” çıktıktan sonraki sürece ilişkin pazarlık yapıldığı ortada. Öncelikle, pazarlığın ilk unsuru Öcalan’ın 15 Ağustos’ta ilan edeceği “demokratik özerklik”ti. AKP özerklik ilanının referandum öncesi getireceği kaybı göz önünde bulundurarak, bu konuyu pazarlığın ilk unsuru olarak ele aldı ve Öcalan’a 15 Ağustos açıklamasını erteletti.
Ancak Ruşen Çakır “bu ateşkesin arkası gelebilir” (Vatan Gazetesi, 17 Ağustos 2010) ve Fikret Bila, “referandumdan sonra gündem özerklik” (Milliyet, 21 Ağustos 2010) diyerek aslında BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak’ın birkaç gün sonra “yeni anayasa özerk Kürdistan” diye formüle edeceği esasa ışık yakıyorlardı… Kışanak, “Bizim rengimiz belli; sarı, kırmızı, yeşildir. Taraflarımızı en güçlü şekilde örgütleyeceğiz. Onlar bu renkleri kabul edecek ve onlar bizim yazdığımız yeni anayasayla Kürt halkına özgürlük ve demokratik özerk Kürdistan gelecek” dedi. (Milliyet Gazetesi, 22 Ağustos 2010)
Özetlersek, AKP ile PKK-BDP arasında yürütülen pazarlığın merkezinde “demokratik özerkliğin” yani “federasyonun anayasasının” pazarlığı yapılıyor. Apo’ya af, KCK’lı tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durdurulması, seçim barajının düşürülmesi gibi talepler ise pazarlığın ikinci halkasını oluşturuyor.
ÖZERKLİK-FEDERASYON-KONFEDERASYON
Gelin şimdi de federasyon ile konfederasyon pazarlıkları arasındaki bağa ışık tutan gelişmeleri mercek altına alalım:
15 Ağustos Pazar günü, yani Öcalan’ın “demokratik özerlik” ilan edeceği ancak AKP’nin pazarlıkla bu ilanı ertelettiği tarih... Adalet Bakanı Sadullah Ergin, İstanbul’da gazeteciler İsmail Küçükkaya, Eyüp Can, Mehmet Tezkan ve Ahmet Hakan’a iftar verir. Ergin diğer gazetecilerden bir saat önce gelen Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’ya hem zamanlaması hem de içeriği ilginç olan bir açıklama yapar. Adalet Bakanı, devletin ulaştığı son raporlar ve analizlere göre bir sonuca varmış: PKK’nın arkasında İsrail değil, iki Avrupa ülkesi varmış! (İsmail Küçükkaya, Adalet Bakanı’ndan çarpıcı PKK analizi: hepsi figüran, beyin Avrupa’da, Akşam Gazetesi, 17 Ağustos 2010)
AKP İSRAİL’İ NEDEN AKLADI?
Çok değil daha iki ay önce hükümet açıkça İskenderun’daki PKK saldırısıyla ilgili olarak İsrail’i suçluyordu… Birden bire ne değişmişti?
İnceleyelim…
18 Ağustos günü Almanya’dan bir heyet doğrudan Diyarbakır’a geçti. Heyet, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, İHD ve BDP üyeleri, baro ve STK’larla görüştü. Heyet Almanya’ya döndükten sonra da, “PKK diyaloga dâhil edilmeli” açıklaması yaptı. (ANF, 22 Ağustos 2010)
Acaba Adalet Bakanı, 3 gün öncesinden geleceği belli olan bu heyeti fırsat bilerek mi yapmıştı İsrail’i aklama ve Avrupa’yı suçlama açıklamasını? Çünkü bugüne kadar Ankara’ya uğramadan Diyarbakır’a giden Almanya ve Avrupa heyetlerinin sayısı belli bile değildi! Bunca heyete sessiz sedasız yol veren hükümet için şimdi ne değişmişti? Birden bire nereden çıkmıştı İsrail’i aklamak? Üstelik kamuoyu biliyordu ki, İsrail demek, ABD demekti!
Acaba Almanya merkezli AB, ABD’nin hem havuç hem de sopa olarak kullandığı PKK üzerinde etkinlik artırmaya mı çalışıyordu? ABD PKK liderlerinden Murat Karayılan, Ali Rıza Altun ve Zübeyir Aydar’ı uyuşturucu kaçakçısı ilan ederken, AB tutuklu bulunan PKK liderlerinden Nizamettin Toğuç’u neden serbest bırakıyordu? Mesaj neydi ve kimeydi? Her şeyden önemlisi AB’nin bu mesajların altını dolduracak kuvveti var mıydı?
HEDEF TÜRKİYE’YE ‘KÜRDİSTAN’A EVET’ DEDİRTMEK
ABD ile AB arasındaki bu çelişmeyi şimdilik bir yana bırakıyoruz ve kuzey Irak konusundaki en temel saptamanın altını çiziyoruz:
ABD, 1992’den bu yana parlamentosunu kurduğu, hükümetini oluşturduğu, başkentini ilan ettiği, merkez bankasını inşa ettiği, parasını bastığı, gümrüğünü ördüğü, en önemlisi ordusunu kurduğu Kukla Devleti’ni hâlâ neden ilan edemiyor? Çünkü Türkiye henüz bu plana razı olmadı! Plana direnen kuvvetler zayıflatıldı, yıpratıldı, içeri atıldı ama hâlâ teslim alınamadı!
Şimdi bu saptamaya bir ara verelim ve ABD’nin Irak’tan muharip asker çekmesinin ne anlama geldiği üzerinde duralım:
ABD’nin son muharip askerini de Irak’tan çekmesi, Obama iktidara geldiğinde estirilen rüzgâr benzeri bir etki yaptı herkeste… Ki Obama’nın kendisi gibi bu çekilme de revize BOP’un bir parçası… Peki gerçekte olan biten neydi?
YENİ ŞAFAK OPERASYONU BAŞLIYOR
Öncelikle altını çizmemiz gereken olgu şu ki, geri çekilme takvimiyle ilgili anlaşmayı Obama değil, aslında Bush hükümeti imzalamıştı! İkincisi çekilen muharip askerler orta ve güney Irak’tan çekildi. Ve yerlerini bundan sonra alacak olan Blackwater tipi “özel ordu”larla kontratlar, hızlı biçimde imzalanıyor. Ne de olsa Irak petrollerinin yaklaşık yüzde 75’i 35 yıllığına çoğu ABD’li olan batı şirketlerine devredildi. ABD her halükarda bu kontratların güvenliğini korumak isteyecektir. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü P. J. Crowley’nin, “Irak’ta savaşı bitiriyoruz, ama Irak’la işimizi bitirmiyoruz” demesi tam da bu anlama gelmiyor mu?
ABD’nin Irak komutanı General Odierno’nun, geri çekilme takvimi ile ilgili söylediği “en son kuzey Irak’tan çekiliriz” açıklaması asker çekme meselesinin esasıdır. Aslında ABD Irak’tan çekilmiyor, kuzey Irak’a yoğunlaşıyor. El Halic Gazetesine yansıdığı kadarıyla 2020 yılına kadar 94 üs’te 6 tugay ABD askeri bulundurulması konusunda, zaten bir mutabakat oluşturulmuş! Ki şu anda 56 bin ABD askeri hâlâ Irak’ta bulunuyor!
Savaşın bitmediği ABD’nin süreç isimlendirilmesinden de anlaşılıyor. ABD Irak’a savaş açtığında buna “Özgürlük Operasyonu” demişti. ABD, 1 Eylül 2010’dan sonraki sürece ise “Yeni Şafak Operasyonu” ismi vermiş. Demek ki, ABD açısından biten bir şey yok, hatta başlayan yeni bir süreç var!
İşte o süreç Irak’ın kuzeyi merkezli yeni bölge düzeni sürecidir. “Acelemiz var” diyerek hızla “Kürt Açılımı” başlatan Tayyip-Gül ikilisinin acelesi de bu takvim nedeniyleydi…
ABD KONFEDERASYONU İÇİN KÜRT AÇILIMI
Şimdi yeniden az önce yaptığımız saptamaya dönelim. ABD’nin her şeye rağmen Kürdistan’ı ilan edemediğini; çünkü Türkiye’nin plana henüz razı edilemediğini; direnen kuvvetlerin zayıflatıldığını, yıpratıldığını, içeri atıldığını ama hâlâ teslim alınamadığını belirtmiştik.
İşte 12 Eylül referandumu, aslında Türkiye’nin teslim alınması öncesinin son vuruşu olacak. Ve bölgede üç gelişme birbirine paralel olarak ilerleyecek.
Birincisi ABD, Irak’ın kuzeyini Erbil başkentli olarak Kürdistan diye ilan edecek.
İkincisi, Türkiye’nin güneydoğusu özerk ilan edilecek; dolayısıyla üniter Türkiye yerine federatif Türkiye kurulacak.
Üçüncüsü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir alt düzeni olarak geçen aylarda ilan edilen ve adına Ortadoğu Birliği denilen “Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün” arasındaki ticari birlik, İstanbul başkentli siyasi birliğe dönüştürülecek.
Ve son olarak bu üç yapı birleştirilip İstanbul ve Diyarbakır merkezli bir konfederasyona dönüştürülecek!
İşte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi budur! Başbakan Erdoğan’ın tam 6.5 yıl önce “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” dediği görev işte budur. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)
HANEFİ AVCI NEDEN CEMAATE SAVAŞ AÇTI?
Peki 28 Şubat sürecinde TSK karşıtı bir profil sergileyen, cemaatin yayın organlarının gözdesi olan, hatta gizli bilgileri deşifre ettiği için hapis bile yatan, ama AKP iktidar olduğunda Erdoğan tarafından çok önemli bir görev olan Organize Suçlar Dairesi’nin başına getirilen Hanefi Avcı ne oldu da cemaate savaş açtı?! Ya da tersinden şunu soralım. Baykal kaset skandalıyla birlikte tasfiye edilirken, neden cemaati akladı da sadece hükümete yüklendi?
Yanıtı aynı kapıya çıkacak olan iki soru daha soralım:
Ergenekon konusunda her şey yolunda giderken(!) “sahte darbe belgesinin AKP’den Edelman’a, oradan John Kunstadter ve Faruk Demir yolunu izleyerek TSK’ya gittiği” bilgisi neden ansızın piyasaya sürüldü? Daha doğrusu, tertibin sahibi, tertibin uygulayıcını neden tehdit etti? ABD, AKP’ye neden sopa gösterdi?
Washington, Ankara’ya gönderilecek bir büyükelçi üzerinde neden bir türlü uzlaşamıyor? ABD ile Türkiye arasındaki gidişatın kaderini bir büyükelçi tek başına belirleyebilir mi? John ya da Paul, çok şey fark eder mi? Ya da daha dün Washington’un saptadığı “5.5 yıllık Bush iktidarından ziyade 1.5 yıllık Obama iktidarı AKP’den daha iyi faydalandı” tespitine rağmen, neden birden bazı özel kalemler ABD’nin AKP’ye mesafe koyduğu mealinde yazılar yazmaya başladı?
Tüm bunlar, acaba, AKP’yi TSK’ya karşı daha iyi savaşması için motivasyon anlamı mı taşıyor? Engelleri yıkma konusundaki kararlılığını pekiştirmek için AKP’ye sopa mı gösteriliyor? AKP, kendisi dışındaki iktidar odaklarını, “konfederasyon” planına razı etmesi için kamçılanıyor mu?
DEVLETİN KONFEDERASYONA DİRENCİ KIRILDI MI?
Gelişmeler devleti oluşturan kurumlar ve o kurumlara yön veren kuvvet odakları arasındaki mücadele açısından yorumlanabilir mi?
Hanefi Avcı’nın çıkışı, işte bu savaşın bir parçası olarak, Ergenekon tertibinin nedenleri ile sonuçları arasındaki sürecin bir uzlaşması olarak mı okunmalı?
Daha net sorarsak, AKP yıllardır “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”na direnen Türk devletini ikna mı etti, teslim mi aldı? Türkiye, “Erbil başkentli Kürdistan”a ve “Diyarbakır merkezli demokratik özerkliğe” evet mi diyor?
Taraflar uzlaştı mı?
İşte 12 Eylül referandumu aslında bu sorulara “kuvvet boyutunda” yanıt verecek!

Mehmet Ali Güller
22 Ağustos 2010

6 Temmuz 2010 Salı

BAŞBUĞ NE DEMEDİ?

Görev süresi 30 Ağustos’ta sona erecek olan Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, Uğur Dündar’ın gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. “Sözün bittiği yerdeyiz” diyen Org. Başbuğ, röportajın yayınlandığı gece ekranlara doluşan bilumum uzmanlar tarafından “askeri vesayete” sinyal vermekle suçlandı.
Konunun bu anlamsız boyutuyla uğraşma işini yandaşlara, liberallere bırakıyor ve öze ilişkin görüşlerimize, yani Org. Başbuğ’un söylediklerinin -daha doğrusu söylemediklerinin- değerlendirilmesine geçiyoruz.
Öncelikle defalarca altını çizdiğimiz şu saptamayı bir kez daha yapalım. Tehdidin kaynağını doğru belirlemeden yapılan mücadele ile kesin başarı kazanılmaz!
SORUMLU KİM?
“PKK şanslı bir örgüt” diyen Org. Başbuğ şu tespiti yapıyor: “Tam çökme noktasına, çözülme noktasına geliyor, fakat maalesef konjonktürel durumlar lehine cereyan ediyor”.
Peki nedir bu konjonktürel durumlar? İşte Org. Başbuğ’un söylemediği birinci konu, bu konjonktürel durumdur; yani ABD’nin bölgedeki siyasi ve askeri varlığıdır. ABD ne zaman bölgeye gelse, PKK terörü tırmanıyor!
Org. Başbuğ mesajlarının devamında PKK terörü konusunda Irak merkezi hükümetini de suçluyor: “Irak’ın kuzeyinde 26 yıldır bir otorite, devlet gücü var mı, yok mu? Boşluk var. İkincisi, özellikle son dönemlerde Irak’ta bir merkezi hükümet var. Merkezi hükümetin sorumluluğu var. Kendi toprakları üzerinde herhangi bir terör örgütünü barındırmaması lazım. Merkezi hükümetin defacto oalrak gücü yok diyebilirsiniz. Irak’ın kuzeyinde güçlü unsurlar var. Bunlar niçin etkili sonuçlar almıyorlar? Irak’ın kuzeyi bu örgüt için güvenli saha. İkincisi lojistik destek. Nereden alıyor bu insanlar yiyeceğini, içeceğini, malzemesini? O bölgeden alıyor. Bunlar Dışişleri Bakanlığımızın konusu. Dışişleri Bakanlığımızın koordinatörlüğünde bu konu yürütülüyor. Artık sözün bittiği yerdeyiz”.
Hayır değiliz. Gecikmeli de olsa, aslında tam da sözün başlaması gereken yerdeyiz. O söz doğru sorulara doğru yanıtlar vermeyi gerektiriyor öncelikle.
ABD’NİN HEDEFİ KUZEY IRAK’I TÜRKİYE’YE SOKMAK
ABD’nin Irak’ı işgal ederek kuzeyde bir kukla devlet inşa ettiği; bu kukla devleti Saddam Hüseyin’e karşı bizzat Türkiye’de konuşlandırdığı Çekiç Güç’üyle yıllarca koruduğu ve kolladığı; ABD’nin Kürt Planı’na direnen Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i, uçağına yaptığı sabotajla öldürdüğü; Org. Karadayı – Org. Kıvrıkoğlu döneminin bu kukla devlete karşı bölge inisiyatifi oluşturma süreci olduğu; ABD’nin bu inisiyatifi pasifize etmek için siyasi cinayetlerden ekonomik krizlere kadar bir dizi komplo tezgâhladığı; Ecevit hükümetinin sırf bu ABD planına direndiği için düşürüldüğü; Erdoğan’ın siyasi yasaklıyken Org. Özkök tarafından meşru ilan edilip bu sürece entegre edildiği ve BOP eşbaşkanlığına getirildiği; ABD’nin Irak’ın kuzeyinde bu plana karşı tehdit olarak gördüğü Türk askerinin başına çuval geçirdiği; ABD’nin Ergenekon tertibi ile Türk Ordusu’nun elinin kolunu bağlayarak “Kürt Açılımı”nı yaptırdığı; Ve gelinen süreçte Kukla Devleti Türkiye’ye doğru genişletme hamlesi içinde olduğu; bunu sağlayabilmek için de PKK’yı kimi zaman havuç kimi zaman sopa olarak kullandığı gerçeğinin üzerinden atlanarak terörle mücadele edilir mi?
PKK terörünün artması konusunda ABD’yi es geçip, en az sorumlu olan Bağdat hükümetini esas sorumlu tayin ederek terörle mücadele edilir mi?
PKK’NIN ARKASINDA UZAYLILAR VAR
Org. Başbuğ, Başbakan Erdoğan’ın başlattığı “taşeron” tartışmalarına da girdi. Hatırlarsanız, Erdoğan, PKK’yı Ergenekon’un taşeronu ilan etmiş ve alenen Türk Ordusu’nu hedef almıştı. Org Başbuğ ise bakın taşeronluk konusunda ne diyor:
“Şunu sorarsanız eğer, PKK bazı dönemlerde taşeronluk yapmış mıdır? Evet. Mesela ben bu konuyu biraz da anlamak için 93’lere gidilmesini, araştırılmasını öneririm. Bingöl’de 33 erimizin şehit edilmesi olayı var. O yıllarda coğrafya olarak Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı söz konusu. Şimdi boru hattının geçtiği güzergâhın emniyetsiz olduğunu gösterirseniz... Bu arada 92 - 93 arasında yine bir eylemsizlik süreci var. Burada bir taşeronluk söz konusu olabilir mi? Olabilir. İncelenmeye değer bir konu olarak görüyorum”.
Org. Başbuğ bu söylediğinden ne anlamamızı istiyor? Şöyle akıl yürütmemizi mi istiyor acaba? Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi kimin projesiydi? ABD’nin. Projeye kim karşıydı? Ermenistan. Esas karşı olan büyük kuvvet kimdi? Rusya… Haa demek ki, PKK Rusya’nın taşeronuydu… Hatta PKK Marslıların taşeronu!
Geçiniz.
ABD’yi es geçerek PKK arkasında kuvvet arama akıl yürütmeleriyle bir yere varılamaz. Tehdidin kaynağını doğru saptamak ve bunu milletiyle paylaşmak her Genelkurmay Başkanı’nın görevidir! NATO ilişkileri, silah bağlantıları, ekonomik ve siyasi bağımlılıklar, model ortaklıklar, vs. vs. Tüm bunlar hiçbir devlet yetkilisini görevden ve sorumluluktan kaçırtamaz!

Mehmet Ali Güller
6 Temmuz 2010

29 Haziran 2010 Salı

ABD-TSK ÖRTÜLÜ SAVAŞININ İSMİ: PKK

Toronto’daki G-20 toplantısına katılan ve Obama ile iki kez görüşen Başbakan Erdoğan, düzenlediği basın toplantısında ilginç açıklamalar yaptı. Irak merkezi yönetiminin Kuzey Irak’ta hiçbir egemenliğinin bulunmadığını, yerel yönetimin de bölgeye henüz tam olarak egemen olamadığını savunan Erdoğan, NATO’dan Kandil’e asker yollamasını istedi!
Başbakan’ın bu çağrısı akıllara 2002 yılında Harp Akademileri’nde gerçekleştirilen Kerkük merkezli “etnik çatışmaya müdahale edip barışı sağlayan NATO” harp oyununu getiriyor…
Meselenin bu yanını bırakıp, Başbakan’ı bu çağrıyı yapmaya iten “görünür” nedene bakalım öncelikle: 1 Haziran itibariyle PKK terörü arttı ve verilen kayıpların büyüklüğü kamuoyunda AKP’yi zorlayan tepkilere yol açtı.
PKK ABD’NİN SİLAHIDIR!
Öncelikle belirtelim ki, PKK terörü aslında ABD ile Türk Ordusu arasındaki örtülü savaşın ismidir!
PKK ABD’nin gerektiğinde havucu gerektiğinde sopasıdır!
PKK, ABD toprağı olan Irak’ın kuzeyinde barınmakta; PKK’nın “özel birlikleri” ABD Ordusu tarafından eğitilmekte; PKK’nın silahları ABD ordusu tarafından sağlanmakta, istihbaratı ABD tarafından verilmekte; finans kaynakları CIA tarafından koordine edilmektedir!
Bu saptamaların üzerinden atlanarak üretilecek her “devlet politikası” Ankara’yı Washington karşısında daha da çaresizleştirecektir! Çünkü tehdidin kaynağı doğru saptanmadan, savaş kazanılmaz!
PKK ÜZERİNDEN ABD HEDEFLERİ
1 Haziran’dan itibaren sözde ateşkes süresinin dolmasıyla başlayan PKK terörünün, daha doğrusu bu silahı kullanan ABD’nin hedefleri nelerdir? Bu hedefleri doğru saptamak için öncelikle koşulların analizini yapalım.
ABD açısından “Irak’ın kuzeyi – Kukla Devlet” operasyonunda yeni bir aşamaya gelindi. Washington 2003’te ilan ettiği “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olmalı” hedefini Davutoğlu ile Barzani arasında yapılan “tam ekonomik entegrasyon” anlaşması ile gerçekleştirmiş oldu. Sırada “siyasi entegrasyon” var. Bu ABD’nin 1986 yılından beri Türkiye’ye dayattığı ama başta TSK olmak üzere milli kuvvetlerin direnci nedeniyle başaramadığı “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır, “Üç İsrail” planıdır. ABD Özal üzerinden gerçekleştiremediği bu planı, hem küresel ve bölgesel şartların daha da olgunlaşması nedeniyle, hem de bulabildiği en bağımlı iktidar nedeniyle bu aşamaya kadar getirmiştir. Plan önündeki en büyük direnç odağı TSK, Ergenekon tertibi ile kısmen durdurulmuştur! Ancak Türk Ordusu plana, kapsamlı saldırılara rağmen direnmektedir.
HAVUÇ AŞAMASINDAN SOPA AŞAMASINA
İşte ABD bu yeni koşullar üzerinden PKK silahının tetiğini çekmiştir. “Kürt Açılımı” sırasında PKK’yı havuç olarak kullanan ABD, yeni aşama nedeniyle PKK’yı sopa olarak kullanmaya başlamıştır.
PKK terörü üzerinden ABD’nin biri esas, ikisi de esası güçlendirme araçları olarak toplam üç hedefi vardır:
1.Hedef: ABD’nin PKK silahını ateşlemesinin esas hedefi, TSK ve diğer milli kuvvetleri “Türkiye Himayesinde Kürdistan” planına mecbur etmektir.
2.Hedef: ABD koordinasyonunda yürütülen yeni PKK saldırıları ile TSK’nın kamuoyu nezdinde itibarı sarsılmaya çalışılmaktadır. ABD 2. hedefi gerçekleştirmek için üç araç kullanmaktadır:
a) İktidar aracı üzerinden “Genelkurmay hesap vermeye” çağrılır!
b) Tetikçi analistler üzerinden TSK’nın milli yapısını tasfiye edebilmek için sözde “profesyonellik” tartışmasından, “ordu lağvedilmeli, yeni ordu kurulmalı” gibi uçuk fikirlere varacak kadar geniş bir yelpazede TSK’nın yapısı sorgulatılır!
c) Yandaş basın üzerinden TSK’nın bazı unsurlarının PKK ile irtibatlı olduğunda başlayarak, TSK’nın bu saldırıları bizzat organize ettiğine kadar varan alçakça propaganda yapılır. “TSK savaşı kaybediyor” fikri kamuoyuna enjekte edilir.
BÖLGESEL ÖZERKLİĞİN DIŞ SINIRI, KONFEDERASYONUN İÇ SINIRIDIR
3.Hedef:
ABD, “Türkiye himayesinde Kürdistan” gerçekleştiğinde oluşacak konfederasyonun sınırlarını PKK silahı ile saptamaktadır.
Nasıl mı? Açıklayalım:
Kuruluşunda bu yana 3 dönemden geçtiğini kaydeden PKK, 1 Haziran’da başlayan süreci 4. dönem olarak ilan etti. PKK tarihinde bir dönemden bir döneme geçişin hem siyasi hem de saldırı değişiklikleri içerdiğini belirtelim. PKK işte bu yeni dönemi hem BDP İl Genel Meclisi Başkanları ve Belediye Başkanları toplantısından çıkardığı karar ile hem de bizzat Cemil Bayık’ın ağzından “demokratik özerkliği koruma, geliştirme ve yaşatma” dönemi olarak ilan etti.
PKK’nın 1 Haziran’dan itibaren yaptığı saldırıların coğrafyası işte bu “demokratik özerklik” dediği dikdörtgen şeklindeki alanın dış çevresidir. Bu dikdörtgenin alt en sağı Hakkari-Şemdinli, alt en solu İskenderun-Osmaniye hattıdır. Dikdörtgenin sol tarafının ekseni Malatya’dan geçmektedir. Ve dikdörtgenin üstü Karadeniz’dir!
SINIR DEĞİŞTİRME TARTIŞMASI
Bu süreçte PKK’nın “demokratik özerklik” kavramının TÜSİAD toplantısında “bölgesel özerklik” olarak gündeme gelmesi manidardır. Açılımın tartışıldığı TÜSİAD toplantısında Sedat Aloğlu şu üç öneriyi Türkiye’nin konuşması gerektiğini belirtti: “1. Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2. Anayasa’ya ‘bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu’ maddesinin eklenmesi. 3. Bölgesel özerklik”.
AKP’li Bakan Hayati Yazıcı’nın gündeme getirdiği “sınırın yerinin bazı bölgelerde kaydırılması konuşulabilecek, tartışılabilecek bir şey” önerisi de “zamanlama” açısından önem kazanıyor!
ABD MESAJI: ELVEDA CUMHURİYET, HOŞGELDİN KONFEDERASYON
“PKK havucu ve sopası” ile AKP uygulamaları arasında sıkıştırılan TSK, direnmekte ama kan kaybetmektedir. Erdoğan’ın daha 2004 yılında ilan ettiği “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez” yapma hedefi adım adım ilerlemektedir. Şeyh Said’in Diyarbakır’ın orta yerinde anılması bu hedef içindir! Diyarbakır’ın orta yerinde Apo, Barzani, Talabani posterlerinin açılması bu hedef içindir.
ABD Şeyh Said’i anma mitingleriyle “güle güle Türkiye Cumhuriyeti” ve “hoş geldin Konfederasyon” demektedir!
İşte Erdoğan’ın Toronto’daki açıklaması tüm bunları alt alta koyduğumuzda anlam kazanıyor. Erdoğan, her zamanki gibi sol gösterip sağ vurmaktadır; eleştiri görüntülü saptama daha doğrusu hükümetini aşarak “Türk devleti” adına ABD’ye taahhütte bulunmaktadır. “Irak’ın kuzeyinde Bağdat’ın hiçbir egemenliği yok, Kuzey Irak yönetimi de bölgeye tam hâkim değil” diyen Erdoğan, “Türk devleti” adına “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını kabul ettiğini taahhüt etmiştir.
MİLLİ VE SİYASİ BİRLİK ZORUNLUDUR
Ancak…
Türkiye Cumhuriyeti’nin milli ve siyasi birliğini parçalayacak bu plan, Özal tarafından uygulatılamadığı gibi Washington’a en bağımlı Erdoğan tarafından da uygulatılamayacaktır. Milli ve siyasi birlik bir tercih olduğu gibi aynı zamanda bölgesel bir zorunluluktur da…

Mehmet Ali Güller
29 Haziran 2010

20 Haziran 2010 Pazar

PSİKOLOJİK SAVAŞIN SON AŞAMASI - MİLLET, ORDUSUNA KARŞI KIŞKIRTILIYOR

ABD’nin TSK’ya karşı yürüttüğü operasyonun değişmeyen iki hedefi var: 1. Türk Ordusu’nu bölmek. 2. Ordu ile milleti karşı karşıya getirmek.
İşte ABD bu iki hedef doğrultusunda TSK’ya karşı gerek darbecilik iddiaları üzerinden gerekse terörle mücadelesi konusu üzerinden psikolojik savaş uygulamaktadır.
Psikolojik Savaşın sahibi ABD, taşeronları AKP ve F Tipi Örgüttür.
Gelin “ 35 kişilik CIA-Pentagon heyeti”nin kurmaylığını yaptığı bu psikolojik savaşa mercek tutalım ve 2007 yılından itibaren savaşın aşama aşama nasıl ilerletildiğini görelim:
1.. Aşama
TSK’nın “terörle mücadele” konusundaki en seçkin subayları darbecilik iddiasıyla tutuklandı.
2.. Aşama
Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan bu operasyon dalga dalga, sindire sindire, subayların kimi amirlerine de hazmettire hazmettire uygulandı!
3.. Aşama
“Terörle mücadele” etmiş subayların halk nezdinde itibarını sarsabilmek için akla ziyan iddialarla gündem yaratıldı. Örneğin günlerce, asit çukurlarına atılan binlerce ceset türünden deli saçması iddialar süsledi manşetleri. Aşama tamamlandığında, psikolojik savaşın aracı olarak işlev gören yandaş basın, kuyulardan tek bir insan kemiği çıkmamasını haber yapmadı elbette!
4.. Aşama
İlk 3 aşamanın sağladığı başarı ile cephede olan subayların da terörle mücadele azmi kırıldı. Cephedeki subay için terörle mücadele etmek her an Ergenekon’dan içeri alınmakla eşdeğer hale getirildi.
Teröristle mücadele eden subay terörist muamelesi görerek zindana atılırken, Kandil’den gelen terörist Habur’da devlet töreniyle kabul edildi.
Bölgenin en tepesindeki askeri yetkili olan 3. Ordu Komutanı, Ergenekon’un bir türevi olan Erzincan İddianamesinde 1 nolu sanık ilan edildi! Yandaş basın üzerinden görev ifa eden F tipi savcılar, “Saldıray Berk görevden alınmalı” kampanyası açtılar. Komutanlarının terörist muamelesi gördüğü bir ortamda, genç subayların terörle mücadele azmine darbe indirilmeye çalışıldı.
5.. Aşama
Ordu içinde nifak yaratılarak, generaller ile genç subaylar karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Genç teğmenlerin generallere suikast hazırlığı içinde olduğu deli saçmalığından hareketle askeri liselerin, harp okullarının dereceli genç subayları Ergenekon sanıklığında zindana atıldı!
Aynı operasyon kapsamında, genç subaylarda da bu deli saçmalığına rağmen komutanların kendilerine sahip çıkmadığı fikri işlenerek komuta katına güvensizlik duygusu yaratılmaya çalışıldı.
6.. Aşama
PKK’nın karakol baskınlarının neredeyse tamamı Ergenekon’un dolayısıyla TSK’nın işi gibi sunuldu. Yandaş basına yerleştirilmiş pek çok utanmaz kalem üzerinden, “Ordu AKP’nin Kürt açılımına engel olmak için kendi evlatlarını öldürüyor” fikri işlendi!
Şehit yakınlarının TSK’yı hedef alan açıklamalar yapması için özel çalışmalar yürütüldü.
İktidar katlarında ise diğer aşamalardaki başarıların verdiği pervasızlıkla, “iyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz” demeçleri verildi.
7.. Aşama
“Terörle mücadele konusunda askerin başarısız olduğu, 30 yıldır bir adım öteye gidilemediği” gibi fikirler ekranlarda, manşetlerde subayların gardını düşürmek için aylarca dillendirildi. Bu ordunun lağvedilmesi gerektiği, yeni ve profesyonel ordu kurulması gerektiği işlendi hemen her akşam ekranlarda…
İtiraz edenlere “anaların ağlamasını mı istiyorsun” şeklide ucuz ama etkili argümanlarla saldırıldı.
8.. Aşama
TSK’nın karakol baskınlarına uğramasının “siyasal” sonucu olarak “ABD ile istihbarat paylaşılması” anlaşması yapıldı. İstihbaratın önce ABD’deki merkeze gidip değerlendirileceği, uygun görülürse Erbil’deki üçlü koordinasyon merkezine, oradan da Ankara’ya ulaştırılacağı yönteminin akıl dışılığı bir yana, asıl sıkıntı bu anlaşmanın askeri sonucuydu: ABD, bu anlaşmayla hem Ankara’yı “Kuzey Irak’a girmene gerek kalmadı, ben sana istihbarat vereceğim” noktasına getirmiş hem de terörle mücadele etme kapasitesini zayıflatmış oldu!
Böylece TSK, PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapamaz hale getirildi. (Birkaç saatliğine girip, 12 terörist imha edildiği şeklindeki sonuçlar, hem ordunun hem de milletin motivasyonuna negatif etki yapmaktadır.)
Kaldı ki siyasal iradenin, ABD’nin “Askerini Afganistan’a, Lübnan’a, Somali’ye gönder ama Kuzey Irak’a gönderme” şeklindeki isteğine kayıtsız şartsız uymuş olması, zaten Ordu’nun elini kolunu bağlar hale gelmişti.
9.. Aşama
Artık halkın, ordusuna karşı kışkırtılması aşamasına geçilmiştir. Hakkari’de verilen 11 şehitten sonra, iktidar katından uygulanan yeni saldırı aracı “halkın, Genelkurmay’dan hesap sorması” üzerine inşa edilmiştir. AKP’li Meclis Başkanı aynen şöyle demiştir: “Her şehit haberinden sonra ‘Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun, vatan sağ olsun, milletimizin başı sağ olsun’ demek adet haline geldi. Bu değerlendirmeler, açıklamalar, vatandaşımızı artık tatmin etmiyor. Bundan birkaç gün önce şehit verdiğimiz bir gencimizin Çorum’daki babasının tespiti beni çok etkilemişti. Şehit babası, ‘Biz koskoca bir devletiz, koskoca ordumuz var, birkaç çapulcu üzerinde neden etkili olamıyoruz, bunları susturamıyoruz’ demiştir. Bugün verdiğimiz 8 şehidimizle ilgili ben Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum. Bu şehit babasının hislerine tercüman olacak, tatmin edecek açıklama bekliyorum. Kamuoyu da bekliyor”.
Sonuç
TSK’nın psikolojik savaşa karşı koyacak unsurlarının budandığı bir 8 yıl geçti. MGK Genel Sekreterliği koltuğundan atılmakla başlayan süreç, Meclis’i korumakla görevli askeri taburun kapı dışarı edilmesine kadar götürüldü.
TSK, tehdidin kaynağını doğru saptamayarak ya da saptamışsa bile bunu ilan edip milletiyle paylaşmayarak adım adım tasfiye ediliyor!

Mehmet Ali Güller
20 Haziran 2010

22 Aralık 2009 Salı

PKK yeniden yapılandırılıyor

Türkiye, ABD ve Irak arasında oluşturulan üçlü mekanizmanın 4. ana komite toplantısı iki bölüm halinde tamamlandı. İlki geçen yıl yapılan toplantılara Türkiye geniş bir heyetle katıldı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın başkanlık ettiği heyette Genelkurmay Başkanlığı’ndan Tümgeneral Erdal Öztürk, Emniyet Genel Müdür Oğuz Kağan Köksal, MİT Müsteşarlığı’ndan yetkililer, Dışişleri Bakanlığı Dış Güvenlik Müdürü Aydın Sezgin, Dışişleri Bakanlığı Irak Genel Müdür Yardımcısı Yunus Demirer ve Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik yer aldı.
Bu seferki toplantının birinci bölümün Bağdat’ta, ikinci bölümünün ise Erbil’de düzenlenmesi dikkat çekiciydi. Erbil toplantısı, mekanizmanın üçlü yerine dörtlüye çıkarıldığının yani Türkiye, ABD ve Irak’a Kürdistan’ın da eklendiğinin en somut işaretiydi.
Ki toplantının ikinci bölümü için Bağdat’tan Erbil’e geçen İçişleri Bakanı Beşir Atalay, mevkidaşı Kerim Sincari tarafından karşılandı; hem bölgesel yönetimin başkanı Mesut Barzani ile hem de bölgesel yönetimin başbakanı Berham Salih ile görüştü.
Böylece iktidarın “Kürt açılımı”nın aslında K.Irak açılımı daha doğrusu “ABD Kürdistanı” açılımı olduğu da bir kez daha teyid edilmiş oldu.
İçişleri Bakanı Atalay toplantılarla ilgili verdiği bilgilerde özetle şunları söyledi: “PKK’nın tasfiyesine yönelik Türkiye, Irak ve ABD’nin ortak mücadelesine önemli katkıları olacak yeni somut tedbirler ve kararlar alındı. Bir yol haritası çıkarılmıştır. Her 3 ülke de PKK’nın tasfiyesine yönelik adımların yoğunlaştırılması konusunda kararlılıklarını bir kere daha vurgulamışlardır”
Toplantılardan çıkan sonuç Türk basınına, “PKK’nın korktuğu başına geliyor”, “PKK’nın tasfiyesi için artık yol haritası var” şeklindeki başlıklarla yansıdı.
Peki gerçekten PKK tasfiye mi ediliyor? Daha doğrusu PKK’nın tasfiye edilmesi gerçekten isteniyor mu?
Bu soruya yanıt vermeden önce, Bakan Atalay’dan bir gün önce Erbil’e yapılan bir başka ziyarete daha dikkat çekelim.
Başbakan Erdoğan, Kürt Açılımı Koordinatör Bakanı Beşir Atalay’dan önce, AKP milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat’ı Erbil’e gönderdi. Görüşmede Fırat’ın Barzani’ye, açılım konusunda Erdoğan’ın ciddi olduğunu söylediği ve bugüne kadar atılan adımları tek tek anlattığı ve atılacak yeni adımlar hakkında da bilgi verdiği belirtildi. Barzani’nin, açılıma destek isteyen Fırat’ın taleplerine olumlu yanıt verdiği ve “Son dönemde yaşanan olayların bir daha tekrarlanmamasını umut ediyoruz. Açılım sürecini destekleyeceğiz. Sonuçta da şuan yürütülen politika kazanacak” temennisinde bulunduğu ifade edildi.
Sorumuza yeniden dönelim: Gerçekten PKK tasfiye mi ediliyor?
Yanıt elbette “hayır”dır!
Olan bitenin PKK’nın tasfiyesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine, ABD, PKK’yı yeni dönem için yeniden yapılandırmaktadır. ABD, Türkiye’nin başına 35 yıldır bela ettiği bir kozdan neden vazgeçsin? Ki bu koz ABD’nin derin desteğiyle politik ihtiyaca göre Türkiye’yi, zaman zaman da İran’ı hedef alırken…
PKK’nın tasfiyesi değil, “ulusal ayrışma” için siyasallaşması hedeflenmektedir. Bunun için de sadece güneydoğuda değil İstanbul, Adana, Mersin gibi yan yana yaşanılan şehirlerde “kalkışma”ya teşvik edilmektedir.
35 yıllık terörle mücadele süresince Türk ve Kürt, mahallesinde, okulunda, işinde karşı karşıya gelmemişti; ancak açılımla birlikte artık iki halk arasına kan da girdi. İşte PKK’nın yeniden yapılandırılması budur. İstenen, tam da Muş Bulanık’ta, 2 yurttaşımızın hayatını kaybetmesidir; araya kanın girmesidir.
Nitekim, tarihi fırsat denilen 2009 biterken, açılımdan en çok kazanan Abdullah Öcalan olmuştur; daha doğrusu Öcalan’ı “Mandela” yapmanın koşullarını hazırlayan ABD olmuştur.
Zeminin oluşması için de bir yandan “Kuzey Irak ile Güneydoğu Anadolu’nun bölgesel entegrasyon” çalışmaları sürdürülmektedir. ABD’nin daha Irak’ı işgal etmeden Ankara’ya dayattığı bölgesel entegrasyon artık gazetelerde eski MİT müsteşarlarına söyletilmektedir.
Türkiye, tarihi bir yol ayrımına gelmiştir.
Mehmet Ali Güller
22.12.2009

21 Ekim 2009 Çarşamba

ABD’nin model ortaklığı ile girilen parçalanma süreci

Türkiye, 19 Ekim 2009’de tarihi bir güne sahne oldu!
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla, Mahmur ve Kandil’den iki “Barış grubu” Türkiye’ye döndü. Silopi’de 34 kişi için düzenlenen törenler, televizyonlardan canlı verildi. Televizyonlara yansımayan ayrıntıları da gazetelerden öğreniyoruz:
Devlet töreniyle karşılama
Şırnak Vali Yardımcısı Abdullah Akdaş başkanlığındaki bir grup “sivil” yetkili tarafından “hoş geldiniz” denilerek karşılanan 34 kişilik grup, sınır kapısının 200 metre ilerisindeki Tarım İl Müdürlüğü binasına götürülmüş. Önceden hazırlanmış odalara yerleştirilen grup, sağlık kontrolünden geçirilmiş. Dört özel yetkili savcı, ifadeleri saat 21:00’de almaya başlamış ve saat 02:00’de tamamlamış. Kişi başı 7 dakika süren ifade alma işlemleri sırasında, dışarıda da sürekli ambulans bulundurulmuş. Öğreniyoruz ki, savcılar ve hakim, 34 kişinin tutuklanmaması için her türlü hukuki yardımı yapmış. Ki zaten gözaltı olmaması için de, mahkeme direkt Habur Sınır Kapısı’nda kurulmuştu. Savcılar, sorguladıkları isimleri, “sayın Öcalan” ve “önderlik” ifadelerini kullanmamaları konusunda ikna etmeye çalışmış. Sorgulamada bu ifadeleri özellikle kullanan beş kişi, “mecburen” örgüt üyeliği suçundan tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edilmiş. Savcılık ayrıca, mahkemeye “talepte bulunmamalarına rağmen bu kişilerin etkin pişmanlıktan yararlanabileceğini” anımsatmış. Hakimin, avukatlara yönelik, “Suça konu kelimeler kullanılmasın. Üsluplara dikkat edilsin. Bu kritik süreçte, kimse zor durumda kalmasın” uyarısının ardından, beş kişi, hakimlik ifadelerinde “önderlik” kelimesini kullanmamış. Beş kişiden bazıları, “Sayın Öcalan” ifadesini sorgusunda da kullanmakta ısrar etmiş. Ancak, hâkim bu ifadeleri tutanağa geçmemiş! Böylece yüzlerce kişiyi çok daha hafif eylemlerden tutuklayan yargı beş kişiyi serbest bırakmış! (Milliyet, 21 Ekim 2009)
AKP-PKK pazarlığında DTP arabulucu
Öte yandan hükümet, ifadelerin alınmasından önce avukatlara ve DTP eşbaşkanı Ahmet Türk’e şu mesajı iletmiş: “İfadelerde ‘Hükümetin demokratik açılım projesine destek için buraya geldik’ cümlesinin yer alması zorunlu. Pişmanlık Yasası’nın uygulanmasını istememelerine karşın, ifadelerinde böyle bir vurguda bulunmaları halinde Pişmanlık Yasası kapsamında değerlendireceğiz”. Grup, “Öcalan’ın talimatıyla geldik” ifadesinde ısrarcı olmuş. DTP’li Emine Ayna da “Öcalan’In talimatıyla geldik vurgusu kesinlikle olmalı. Hükümetin talebinin karşılanıp karşılanmayacağına da kendileri karar versin” tezini savunmuş. Ahmet Türk ise “Her iki vurgu da ifadede yer alsın” önerisi getirmiş. Hükümetten, “olumlu” yanıt gelmesi üzerine Ahmet Türk, geceyarısı Habur’a gitmiş ve avukatlarla görüşmüş. “Dmokratik açılıma destek vermek amacıyla ve Öcalan’ın talimatı doğrultusunda Türkiye’ye geldik” ifadesi üzerinde mutabakat sağlanmış. Böylece 5 kişi de serbest kalmış. (Hürriyet, 21 Ekim 2009)
Hürriyet gazetesinin aktardığı bu ayrıntılara göre aslında AKP ile PKK koyu bir pazarlık yapmış; bu pazarlıkta da DTP arabuluculuk görevi görmüştür!
Kaldı ki, MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural da, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim günü gizlice buluştuklarını ve Kuzey Irak’tan gelecek grubun girişinin organizasyonunu yaptıklarını açıkladı!
AKP, Öcalan’la pazarlık yaptığını itiraf etti
“Barış grubu” meselesi, Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 2009 günü avukatlarıyla yaptığı görüşmede ortaya attığı bir çağrıydı. Öcalan, açılımın önünün tıkandığını, tıkanıklığın da PKK’nın göndereceği iki “barış grubu”yla aşılacağını savunuyordu.
Ancak İçişleri Bakanı ve Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, 20 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçasıdır” dedi.
İçişleri Bakanı Atalay’dan sonra, Başbakan Erdoğan da Meclis grubunda yaptığı konuşmada aynı şeyi söyledi: “Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de iyi, güzel şeyler, umut verici gelişmeler oluyor. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda bu, bir milli birlik sürecinin, bir demokratik açılım sürecinin, bir kardeşlik projesinin gereği olarak atılmış bir adımdır”.
Öcalan’ın çağrısının aslında AKP’nin açılımının (aslında ABD’nin) bir parçası olduğunu böylece öğrenmiş olduk!
Baykal: PKK’ya kolaylık, Ergenekon’da ise adaletsizlik
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise gelişmeleri “Bu bir Türkiye projesi değildir. Bu bir AKP, PKK ve DTP projesidir” diyerek yorumladı. Baykal, CHP grup toplantısında şu önemli değerlendirmeyi yaptı: “Artık resmen görülmüştür ki, İmralı’dan gönderilen yol haritası uygulamaya konulmuştur. Birileri bu senaryoyu yazdı. Sahneye kim ne zaman girecek, hepsi belli. İstediğiniz kadar siz ‘Terörü muhatap almıyoruz’ deyin. Muhatap aldılar bile. Niçin indiler onlar? Kendi takdirleriyle mi indiler? Elçi olarak, ellerinde mektupla geliyorlar. ‘Artık silahla bu iş olmayacak’ diye gelmiyorlar. Müzakereye geliyorlar, teslim olmaya değil, teslim almaya geliyor. Gelen PKK’lıları izzet ikramla ağırlıyorlar. Ergenekon’da bu ülkenin dürüst, namuslu gazetecilerini, profesörlerini, aydınlarını neyle suçlandıklarını bile bilmeden yargılıyorlar. Bu adaletsizliğin sona ereceği günler yakındır, hiç merak etmeyin.”
Bahçeli: Proje’nin asıl sahibi ABD’dir!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, gelişmeleri “PKK Türkiye’ye değil, AKP PKK’ya teslim oldu” şeklinde yorumladı. Meclis grubunda konuşan Bahçeli, Baykal’dan farklı olarak esas adresi, yani ABD’yi de telaffuz etti: “Bu alçaklık tablosu, Başbakan Erdoğan’ın eseri ve sözde açılımın tipik sonucu. Başbakan’ın sebeplendiği bu yıkım projesi, İmralı canisinin, terör örgütünün Kandil’deki kadrolarının, etnik bölücü mihrakların Barzani ve Talabani’nin etrafında kenetlendiği, Türkiye’ye kefen biçme projesidir. Türkiye’nin bölünmesi için PKK’ya ihtiyaç kalmadı. Başbakan bu projeyi gönüllü olarak okyanus ötesinden teslim aldı. Ayrıntıları görüşmek üzere de 29 Ekim’de başaktörle buluşacak.”
Bahçeli’nin projenin asıl sahibi olarak ismini telaffuz ettiği ABD de, 20 Ekim günü süreci desteklediğini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly, “Türk müttefiklerimizin, PKK sorunuyla başa çıkmada gösterdiği çabaları destekliyoruz” dedi. “Başa çıkmada” nasıl bir ifadeyse artık…
20 Ekim’de yapılan ve 7 saat 40 dakika süren MGK toplantısından çıkan açıklama da dikkat çekiciydi. “demokratik açılım” ifadesinin yer almadığı açıklamada, “terörle mücadelenin kararlılıkla süreceği” belirtildi.
Değerlendirme
ABD’nin planı, hızla uygulanıyor. Aktörler, “2009 kritik yıldır” saptamasına uygun şekilde hareket etmektedir:
1.. AKP, ABD planına uygun şekilde Öcalan’la ittifak halinde yola devam etmektedir. AKP, Öcalan’ın çağrısıyla eve dönüşü, açılımın bir aşaması olarak tarif etmektedir.
2.. DTP, AKP ile PKK arasındaki arabuluculuk görevini başarıyla sergilemektedir. Sorguda yer alacak ifadelerin pazarlığı ibret vericidir. Öte yandan ilk olarak 14 Ocak 2000 tarihinde, bir Avustralya radyosunda “Sayın Öcalan” diyen Recep Tayyip Erdoğan, 9 yılda hukuku istediği noktaya getirmiştir!
3.. “Barış grubu” beklendiği dönemde Cengiz Çandar-Hasan Cemal-Soli Özel üçlüsünün Kuzey Irak röportajları, Barzani ve Talabani’nin açıklamaları, kamuoyu imalatında değerlendirilmiştir. Barzani, “Bağımsız Kürdistan” özlemi içinde olduğunu ifade etmiştir.
4.. Eve dönüş törenleri, Türk milleti üzerinde yoğun bir psikolojik savaş uygulandığını göstermektedir. Devlet töreniyle (Vali Yardımcısı başkanlığında) ve “sivil” karşılama, devlet dairesinde (Tarım İl Müdürlüğü) ağırlama, grubu “barış grubu” olarak günlerce kamuoyuna algılatma, gerilla kıyafetleriyle sınırdan giriş, DTP’nin Silopi töreni, Öcalan posterleri, sloganları… 10 yıl önce Öcalan’ın teslim alınırkenki aciz görüntüsünün yerini, 10 yıl sonra, “zafer kazanan gerilla” görüntüsü almıştır!
5.. CHP ve MHP lideri, sürece itiraz etmeye devam etmektedirler. Bahçeli, bir adım daha ileri çıkarak, planın asıl adresinin ABD olduğunu telaffuz etti. Bu doğru bir çizgide muhalefet etmek için çok önemlidir.
6.. Erdoğan’ın “İsrail karşıtı” imajı, AKP’ye “Kürt açılımı” nedeniyle tepki göstermesi beklenen kesimleri beklenildiği gibi frenledi.
Sonuç
AKP, ABD’nin BOP’u gereği, Balkanlar’dan (Davutoğlu’nun Bosna Açılımı) Kafkaslar’a (Ermeni açılımı) ve Ortadoğu’ya (İran karşıtı Arap-Sünni ittifak açılımı) kadar tempolu bir şekilde görevini sürdürmektedir. Bu görev, Başbakan Erdoğan’ın defalarca ifade ettiği ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olmasından kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşma, bu sürecin ana hatlarını belirlemişti.
AKP’nin son dönemde çizdiği “İsrail karşıtı imaj” da ABD’nin revize ettiği BOP’u gereğidir. Washington Bush dönemindeki “düşman İslam” siyaseti yerine, Obama döneminde “ortak İslam” siyasetini uygulamaktadır. Bu durum ABD’ye, İsrail’in “geçici olarak” frenlenmesini, İran’la düşmanlık politikalarının gevşetilmesini, Türkiye’ye Tahran’ı da izole etmeyi hedefler şekilde Arap-Sünni ittifakı kurdurulmasını gerektirmektedir. Böylesi bir ittifakla, hem “Kukla Devlet”e karşı ortak çıkarları olan Türkiye-İran-Suriye olası denklemi bozulmuş hem de Türkiye ile İran potansiyel düşman hale getirilmiştir. Doğu Avrupa’ya kurulması planlanan füze kalkanının yeni adresinin Türkiye olması bundandır. “Kukla Devlet” ABD’nin Büyük Ortadoğu Stratejisi’nde, Avrasya’ya hâkimiyetinin kilididir. BOP’un nihai başarısı buna bağlıdır.
AKP’nin eli bu yüzden ekonomik olarak da güçlendirilmiştir ki; iç politikada rahat edebilsin. Ergenekon soruşturması da bu yüzden, yani iç politikada AKP’yi rahatsız edecek potansiyele sahip kuvvetleri tasfiye etmek için tertiplenmişti.
Türkiye ABD’nin “model ortaklığı” ile girilen bir parçalanma sürecini sessizce izlemektedir…

Mehmet Ali Güller
21 Ekim 2009

15 Eylül 2009 Salı

ABD’li komutan: “Kürdistan kurulduğunda önce Türkiye tanıyacak”


ABD’nin resmi devlet politikasının Türkiye’yi parçalamak olduğuna bazıları bir türlü inanmaz.
Önlerine ABD’nin resmi kurumlarında yayımlanan “bölünmüş” Türkiye haritası koyarsınız; “bir albayın şahsi işi” derler…
Pentagon’a, CIA’ya, Dışişleri’ne bağlı kurumların raporlarını gösterirsiniz; “üniversite hocalarının kişisel fikir jimnastikleri” derler…
Büyükelçileri, konsolosları, ajanları bölgede cirit atar, teröristlerle görüşür; durumu “diplomatın görev alanı” içinde sayarlar…
Çekiç Güç helikopterlerle PKK’ya mühimmat dağıtır; ABD Büyükelçiliği’nden önce çıkıp “yanlışlık oldu” diye açıklama yaparlar…
Jandarma Genel Komutanımızı öldürürler; “buzlanma” diyip çıkarlar işin içinden…
ABD, 11 subayımıza çuval geçirir; “ne işimiz vardı zaten orada” deyip TSK’ya saldırırlar…
82 bin askerini Güneydoğu sınırımız boyunca yerleştirmek ister Pentagon; “Musul’a gireceğiz” havucunu millete yedirmeye çalışırlar…
Washington “stratejik hedefi gereği” kukla devletini Türkiye’ye himaye ettirmeye çalışır; “PKK tasfiye olacak” diye milleti kandırmaya çalışırlar…
ABD Başkanı TBMM’den talimat verir “Kürt, Ermeni ve Kıbrıs meselesini çözün” diye; ağlayarak ayakta alkışlarlar…
ABD’li bir albay Güneri Cıvaoğlu’na sınırlarımızı da içine alan Kürdistan kuracaklarını söyler birinci Körfez Savaşı’nda; “herhangi bir albaydır” netice itibariyle…
60 yıllık NATO ilişkisinden kaynaklanır bu durum. Daha doğrusu Gladyo – SüperNATO görevlendirmesinden…
Onları değil ama onların etki alanı içinde yer alan geniş kitleler için bir kanıt daha sergileyelim.
Em. Mu. Kur. Kd. Albay Nazmi Çora: 1994-1995 yıllarında Irak’ın kuzeyinde Askeri Koordinasyon Merkezi Türk Komutanlığı yaptı. Yani Çekiç Güç Eş Komutanlığı.
Albay Çora’ya göre, ABD Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurmak için çalıştı. Ve hatta Albay Çora’ya göre ABD’nin Irak’a müdahalesinin temel nedenlerinden biri de bu. Albay Çora iki yıllık Çekiç Güç komutanlığı boyunca bunu kanıtlayacak onlarca olayla karşılaşmış.
Örneğin:
ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Downing Zaho’ya geldiğinden Albay Çora şöyle der: “ Türkiye ve ABD senelerdir müttefik ülkeler, buna rağmen Kürdistan’ı kurmaya çalışıyorsunuz. Türk halkının tepkisi ile dostluğunuzun bozulacağından korkmuyor musunuz?”
ABD Özel Kuvvetler Komutanı şöyle yanıtlar Albay Çora’yı: “Merak etme, biz her şeyi planladık. 2007 senesinde Kürdistan kurulduğunda önce Türkiye tanıyacak!”
İktidarın zaman sıkışıklığı acaba bu plandan mı kaynaklanıyor?
Albay Çora, ABD’nin Türkiye’yi parçalamak ve Kürdistan’ı kurmak istediğini pek çok başka örnekle de belgeliyor. Merak edenler, Çora’nın, Toplumsal Dönüşüm Yayınları’ndan çıkan “Tarihimizdeki Kara Leke – Çekiç Güç” kitabını mutlaka okusun.
Yeri gelmişken, “Kürdistan”a en büyük katkıyı da Çekiç Güç’le Türkiye’nin verdiğini anımsatalım. Birinci Körfez Savaşı’ndan hemen sonra ABD, 30. ve 36.paralellerin arasını Saddam’a yasakladığında sevinen dışpolitika yapıcılarımız, umarız bugün bu alanın aslında “Kürdistan” olduğunu geç de olsa anlamışlardır…

Mehmet Ali Güller
15 Eyül 2009

24 Temmuz 2009 Cuma

İki Havuç, Bir Sopa


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, meselenin çözümü için 2009’u milat ilan etmesi ve “tarihi fırsat” bulunduğunu belirtmesiyle birlikte “yol haritaları” üzerinde çalışmalar başlamış oldu.
Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta “yol haritasını” açıklayacağını ilan etmesinin ardından, Tayyip Erdoğan da, “Kürt açılımı”nı başlattıklarını, önümüzdeki günlerde bir yol haritasının ortaya çıkacağını belirtti.
MGK tasfiye ediliyor…
Erdoğan’ın Suriye’ye giderken yaptığı bu çarpıcı açıklamaların satır aralarından, daha önceki değerlendirmelerimizi güçlendiren ayrıntılar da çıktı.
7 Temmuz tarihli değerlendirmemizde, “MGK tasfiye mi ediliyor?” diye sormuştuk. Çünkü “kağıt parçası” üzerinden TSK’ya yapılan saldırıların ardından, toplanan ilk MGK 7.5 saat sürmüş ancak toplantının ardından 3 kuvvet komutanı ve 1 genel komutan dışarıda bırakılarak, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve MGK’nin sivil üyeleri ayrı bir toplantı daha yapmıştı!
Başbakan’ın “Kürt açılımını başlattık” müjdeli dünkü açıklamasından öğreniyoruz ki, hükümet bu açılımı başlatmayı Erdoğan’ın geçen hafta MGK üyesi bakanlarla yaptığı bir diğer askersiz toplantıda almış!
Aynen şöyle diyor Başbakan Erdoğan: “Şu anda da hükümet olarak bundan bir hafta önce MGK üyesi arkadaşlarımla bu konuda bir çalışma başlattık”.
AKP-DTP görüşmesi başlıyor
Öte yandan Başbakan Erdoğan’ın devam eden açıklamasından öğreniyoruz ki, “DTP’yle görüşmeme” olayı, iç siyasete yönelik, tabana yönelik bir göz boyaması sadece.
Bakın ne diyor Başbakan Erdoğan, “Kürt açılımını başlattık” müjdeli açılmasında: “İçişleri Bakanlığımıza bu görevi verdik ve bütün ilgili bakanlıklarla İçişleri Bakanlığımız görüşmelerini yapıyor, yapacak. Hazırlıklarını yapacak. Kurumlarla yapacak. Bunda Genelkurmay’ıydı, MİT’ti vesaire tüm bunlarla görüşmelerini yapmak suretiyle, bunun yanında bölge milletvekilleriyle görüşmelerini yapacak”.
Yani AKP-DTP görüşmeleri de başlıyor!
Kürtler bahane…
Açılımın, Türkiye’deki Kürt kökenli kardeşlerimizin kara kaşı, kara gözü için olmadığını belirtelim. Açılım, aslında Irak’ın kuzeyinin açılımı, ABD’nin kukla devletinin açılımı…
ABD revize ettiği ve Obama’yla deri değiştirttiği Büyük Ortadoğu Projesi gereği, stratejisinin merkezine Afganistan-Pakistan hattını aldı. Washington bu nedenle, Irak’tan da aşama aşama çekiliyor. 1 Temmuz’dan itibaren şehir merkezlerinden çekilme işlemi de başladı. Tam çekilme 2011’de tamamlanacak.
ABD 35 bin kadar askerini de Irak’ın kuzeyinde konuşlandıracak. Çünkü 2020 ve sonrası için, kukla devlet, Avrasya hakimiyeti açısından tramplen bir devlet olacak. ABD’nin Kürtseverliği’nin nedeni bu.
Kürtlerin, bin yıldır devletsiz olmasının (Mahabad gibi örnekleri saymazsak) nedeni jeopolitiktir. Kürtlerin bulundukları coğrafya itibariyle, Arapların, Farsların, Türklerin ortasında, denize açılımı olmadan bir devlet kurmaları mümkün olmadı.
Aynı durum şimdi de geçerli. ABD’nin geri çekilmesiyle birlikte, Araplar kukla devleti güneyden ve batıdan, Farslar doğudan, Türkler de kuzeyden kuşatmış olacak! Ancak, Türkiye himaye ederse, kukla devlet yaşayabilecek.
“Kuzey Irak’ı Türkiye’ye katma” havucu bu nedenle piyasaya sürülüyor. Bu birinci havuç!
AKP, “Kürt açılımı”nı, ABD’nin bu planı gereği yerine getiriyor.
PKK-DTP, “Yol haritasını”, büyük oyunda tamamen tasfiye olmamak için hazırlıyor.
Bazı merkezi devlet kurumları da, “madem ABD planına direnemeyeceğiz, bari PKK’yı tasfiye ettirelim” diye pazarlık yapıyor! Bu da ikinci havuç!

Mehmet Ali Güller
23 Temmuz 2009

3 Haziran 2009 Çarşamba

ABD ile PKK pazarlığı yapılamaz!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ eşzamanlı olarak Washington’dalar. İkisinin gündemi de PKK!
Davutoğlu, ABD ile sorunun siyasi yönünün pazarlığını yapıyor; Org. Başbuğ da maalesef güvenlik boyutunun pazarlığını…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen haftaki Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretleri de aynı “strateji”nin parçasıydı.
Önce sorunun teorik boyutunu belirtelim. ABD, Obama’lı dönemde, yeniden uygulayabilmek için BOP’a revizyon yaptı. Aslında revizyon, Bush’un son döneminde zaten başlamıştı. Bu revizyona göre ABD’nin “Avrasya Hâkimiyet Projesi”nin ağırlık merkezini artık AfPak diye isimlendirdikleri Afganistan-Pakistan hattı oluşturuyor. Obama bu nedenle, hem Irak hem de İran politikasında iki yeni değişiklik uyguluyor.
ABD Irak’tan Irak’ın kuzeyine çekiliyor
ABD, Irak’tan çekilme takvimi açıkladı. Tabi bu çekilme, ABD’nin tümden Irak’ı terketmesi anlamına gelmiyor. ABD, esas olarak Irak’ın güneyinden ve ortasından, Irak’ın kuzeyine yani “güvenli bölge”ye çekiliyor. Mevcut askeri varlığının bir bölümünü Irak’ın kuzeyinde tutmayı sürdürecek. İşgalin hemen ardından Irak’ın kuzeyinde yapımı başlatılan devasa üs, ABD’nin bölgedeki yeni “saldırı merkezi” olacak.
2007’de başlayan ve sadece “istihbarat paylaşımı”nı esas alan PKK’ya karşı Türkiye-ABD-Irak işbirliği de, aslında ABD devletinin bu stratejisi temelinde okunmalıdır. ABD, politik yönelimine uygun olarak, Türk Ordusu’na sınırlı istihbarat vermiş, sınırlı işbirliği yapmış ama karşılığında Türk Devleti’nden “Kürt Sorunu”nda “Kukla Devlet”i tanıma hedefli çözüm mutabakatı almıştır!
Cumhurbaşkanı Gül’ün 2009’u çözüm yılı ilan etmesi de, tarihi fırsatı kurumlar arası işbirliği ve mutabakat diye tanımlaması da bu gerçeklik temelinde yorumlanmalıdır.
ABD, İran’a yumuşuyor
ABD, yukarıda özetlediğimiz “Avrasya Hâkimiyet Projesi” temelinde yaptığı değişiklik gereği, daha önce “şer ekseni” ve “terörist devlet” ilan ettiği İran’la da yumuşama dönemine girdi. İki ay önce Nevruz nedeniyle İran halkı ve liderliğini kutlayan Obama, şimdi de 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü fırsat bilerek İran’a sıcak mesaj yolluyor. ABD, 4 Temmuz Bağımsızlık Günü kutlamalarına İranlı diplomatları da davet etti. (Hürriyet, 3 Haziran 2009)
ABD aslında zorda
“Avrasya Hakimiyet Projesi”nin ağırlık merkezini Afpak (Afganistan-Pakistan) hattı olarak belirleyen ABD aslında çok güç durumda. ABD, stratejisi açısından çok önemli bir yere sahip olan Kırgızistan’daki üssünü daha önce kapatmak zorunda kalmıştı. Çin ve Rusya’nın bölgesel ağırlığı, ABD’nin askeri varlığına büyük darbe vurmuştu. Bişkek’teki ABD üssü, Afganistan operasyonun da ana üssü idi.
Keza, Gürcistan konusunda Rusya duvarına çarpan ABD, Kafkasya koridoru açısından da büyük sıkıntı yaşıyor.
Gül’ün ABD ile mutabakatı
Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Obama’nın ajandasında yer alan en önemli gündem maddelerinden biri de bu sıkıntıları giderecek “ortak” hamleler üzerinde mutabık kalabilmekti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Afganistan gündemli Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretleri, işte bu mutabakatın sonucudur.
Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ile yaptığı ikili görüşmenin ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Gerek ikili ilişkilerimizde, gerek çok taraflı ilişkilerimizde istişare içinde, ortak çalışma azmi içinde olduğumuzu tespit ettik. Özellikle Afganistan’ın istikrarına çok önem verdiğimiz ve bu konuda her türlü yardımı yapmamız gerektiği kanaatini paylaştık”
Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un Washington temasları da aynı mutabakatın bir izdüşümü olarak okunuyor.
Özel nokta nedir?
Türk Amerikan Konseyi’nde konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen’in sözleri bu bakımdan oldukça anlamlı: “İlker, PKK konusunda benim üzerimde çalışıyor. Ben de Pakistan konusunda onun üzerinde çalışıyorum. Çünkü Türkiye'nin Pakistan ile çok iyi ilişkileri var. Ve Afganistan ile de çok iyi ilişkileri var”. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Türk Amerikan Konseyi’nin yıllık konferansında, Org. Mullen’dan önce konuşan Org. Başbuğ da, “PKK’yı bitirmek için özel bir noktadayız” dedi. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Gerek Org. Bağbuğ’un gerek Org. Mullen’ın konuşmaları, çok ciddi bir pazarlığın yapıldığını gösteriyor.
ABD, bizzat terörizmin kaynağıdır!
Terörle ve teröristle mücadele için öncelikle terörizmin kaynağı tespit edilmelidir! Terörizmin kaynağını belirlemeden yapılacak mücadele, bir 25 yıla daha, binlerce şehide ve milyarlarca TL’ye daha sebep olacaktır!
Terörizmle mücadele etmek için, terörizmin kaynağıyla işbirliği yapılamaz! Yapıldı sanır, yanılırız!
Terörizmin kaynağının ABD olduğunu belirlemek için daha ne olması gerekiyor? Çekiç Güç’ün bizzat Kukla Devlet’e ve yıllarca PKK’ya hamilik yaptığı hatırlanmıyor mu? Çekiç Güç’e bağlı helikopterlerin PKK’lılara yardım malzemesi attıkları unutuldu mu? ABD’li askerlerle PKK’lıların Kandil’de yaptığı görüşme fotoğrafları devlet kayıtlarından yırtılıp atıldı mı? Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in helikopterinin iki kez düşürülmeye çalışılmasının ardından Çekiç Güç merkezine çekilen uyarı mesajları TSK kayıtlarından silindi mi? Ya da ABD’nin daha sonra Bitlis Paşa’yı, uçağını düşürerek bizzat öldürdüğü bunca kanıta rağmen hala mı anlaşılamıyor? Batırılan gemilerimiz, kafasına çuval geçirilen subaylarımız… Daha nasıl kanıt gerekiyor?
ABD ne zaman Irak’a girse, PKK büyüyor!
PKK terörünün en çok tırmandığı iki dönem ne zamandır? Birinci dönem 1991-1995 yıllarıdır. İkinci dönem de 2003 sonrasıdır. Her iki dönemin belirleyici özelliği nedir? Her iki dönem de ABD’nin bölgeye girdiği dönemdir.
1991 ABD’nin 1. Körfez Harekâtı’nın takvimidir. ABD, harekâtın ardından Irak’ın kuzeyini uçuşa yasak bölge ilan etmiş ve bölgeye yerleşmiştir. ABD bölgeye yerleştikten sonra da PKK terörü tırmanmıştır.
2003 de, ABD’nin Irak’ı işgal ettiği tarihtir. ABD, Irak’a yerleşmiş, tüm denetimi ele geçirmiş; ancak PKK, ABD’nin kontrolü altındaki bölgede büyümüş, serpilmiş, Türkiye’ye ve İran’a karşı terörü tırmandırmıştır!
Bu gerçek bile Türk Devleti tarafından tespit edilemiyor mu? Devletin “merkezi kurumları” cemaat eldivenli “Ergenekon tertibi” korkusuyla, analiz bile yapamaz hale mi getirildi?

Mehmet Ali GÜLLER
3 Haziran 2009