Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2010 Pazartesi

ÖCALAN'IN PANZEHİRİ BARZANİ Mİ?

Hakkari’de bir minibüse düzenlenen ve 9 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği alçakça saldırı, bir yönüyle “kukla devlet” merkezli saflaşmayı da turnusol kağıdı gibi sergileyiverdi: ABD, AKP, Barzani (Kukla Devlet), BDP ve PKK bir yanda; Türkiye, İran ve Suriye diğer yanda…
Bu saflaşmanın olguları ise saldırıyla ilgili yapılan açıklamalar. Bakın kim, kimleri saldırıdan sorumlu tutuyor?
Öcalan’a göre saldırıyı yapan ya İran ya da “derin PKK”. AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da, saldırının, PKK’nın içindeki Suriyeli kanadın lideri Bahoz Erdal kod adlı Ferman Hüseyin’ine bağlı birlikler tarafından gerçekleştirildiğini yazdı. Zaten İçişleri Bakanı Beşir Atalay da, “veriler, PKK’yı gösteriyor” diyerek “gelen bilgiler PKK’yı değil içini gösteriyor” demeye getirdi. Denklemi tamamlayan açıklama da BDP’den geldi: Saldırı Ergenekon’un işi!
Ancak…
Denklemi tamamlayan en önemli olgu, Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında toplanan olağanüstü güvenlik zirvesi sonrası yapılan açıklamaydı. Teröre karşı sekiz önlemin alınacağı belirtilen açıklamada, önlemlerden ikisi aynen şöyle: “Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimiyle, PKK’ya karşı mücadelede işbirliğinin artırılması” ve “açılıma devam edilmesi”.
Yani Erdoğan komutasındaki devletimiz toplanmış ve PKK’ya panzehir olarak KDP’yi, Öcalan’a panzehir olarak da Barzani’yi göstermiş!
Türkiye, bu panzehirci yaklaşımı nedeniyle, Irak’ın kuzeyinde 1992’den beri adım adım inşa edilen kukla devletin bizatihi ABD’den sonra en büyük sorumlusu olmadı mı? Hadi Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanlığı görevi gereği kukla devletin hamisi ama devletin güvenlik zirvesine katılan devletin güvenlik birimleri bu gerçeği bilmiyorlar mı? 36. paralele evet demek, Çekiç Güç’e evsahipliği yapmak, Habur dışında ikinci bir sınır kapısı açmayarak Barzani’ye ekonomi yaratmak, Barzani’ninj peşmergesini eğitmek hatta maaşını vermek, PKK saldırganlığını azalttı mı, Kandil’i boşalttı mı? Yoksa, kukla devlet PKK için güvenli bölgeye mi dönüştü?
Hepsini bir yana bırakın. ABD’nin bölgede ağırlıklı olarak bulunduğu 1991-1999 yılları arasındaki birinci dönemle, 2003-2010 yılları arasındaki ikinci dönemin PKK’yı palazlandırdığını, PKK’nın Türkiye’ye karşı saldırganlığını artırdığını görmüyorlar mı, bilmiyorlar mı? İstatistiklere baksalar görecekler: Ne zaman ABD bölgeye geldi, PKK büyüdü ve saldırganlaştı!
Ya Güneydoğu’nun Barzanileştiğinin farkında değiller mi!? Öcalan posterli nevruz gösterilerinin yerini, Barzani posterli gösterilerin aldığından bihaberler mi!? Fethullah Gülen cemaati ile Barzani aşiretinin, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunda, eğitimden kültüre, sağlıktan ekonomiye kadar ittifak halinde olduğunu görmezler mi!?
Ayrıca toplumda her bireyi, kimlik sorgulatmaya götürdüğü için “ayrışma” yaratan ve de PKK saldırganlığını artıran “açılıma devam etme” kararı, teröre karşı alınabilecek bir önlem midir?
Peki, neden İran ve Suriye hedef gösterildi?
Çünkü İran ve Suriye, aslında en başından beri ABD’nin kukla devleti konusunda doğal ve nesnel müttefikti ama gecikti. Çünkü ABD, Irak’ın kuzeyinde kurduğu kukla devleti ilan ettikten sonra doğuda İran’a, kuzeyde Türkiye’ye ve batıda denizle buluşturana kadar Suriye’ye genişletecekti. Keşke, Tahran’ın bunu anlaması için örneğin PJAK saldırganlığı, Şam’ın anlaması için de TSK’nın iradesi ile örneğin ABD’nin Kamışlı provokasyonları gerekmeseydi?
Ankara, Tahran ve Şam için bu durum 1999’dan sonra oluştu. Adana mutabakatıyla başlayan süreç, önce Ankara-Şam, ardından Ankara-Tahran ve son olarak da Ankara-Tahran-Şam eksenli gelişti.
Ankara ile Tahran, her altı ayda bir yenilenen “güvenlik anlaşması” imzaladılar yıllarca. Tahran PKK’yı, Ankara da “Halkın Mücahitleri”ni düşman ilan etti! Tahran, PKK’nın kendi sınırları içindeki uzantısı PJAK’a karşı amansız mücadele etti. Dahası, Ankara ile Tahran, Irak’ın kuzeyine yönelik ortak operasyon bile düzenledi; Kandil’e birlikte hava harekâtı yaptı!
Şam için dönüm noktası, Türk Ordusu’nun “Öcalan’ı teslim et” iradesi oldu. Bu irade, Şam’ı girmesi gereken denkleme soktu. Ancak Ankara’nın o iradesinin en büyük sorunu ise, milli olarak başlayan sürecin gayrı-milli sürece dönüşmesiydi. “Suriye kontrolündeki Öcalan” yerine, Türkiye açısından daha büyük bir talihsizlik olan “ABD kontrolündeki Öcalan” dönemi başladı. Çünkü Suriye’nin Öcalan’ı sınır dış etme kararıyla birlikte ABD devreye girmiş ve Öcalan’ı CIA-MOSSAD operasyonu ile Türkiye’ye “şartlı” teslim etmişti!
İşte ABD için en büyük sıkıntı bu ittifaktır. Ankara-Tahran-Şam ve hatta Bağdat dörtlüsü, ABD’nin kukla devletinin en büyük düşmanıdır. Kukla devlet, güneyden ve batıdan Arapların, doğudan Farsların ve kuzeyden Türklerin kuşatması altındadır. ABD çekildiği anda kukla devlet, bu üç milletin yaşadığı dört devlet tarafından dağıtılacaktır.
İşte ABD bu amaçla, bölgeden çekilip gitmek zorunda kalmadan, kukla devletini himaye ettirmeye, dahası himaye edecek kuvvete doğru genişletmeye çalışıyor. Yani Türkiye’ye…
Barzani’nin Öcalan’a panzehir gösterilmesine sessiz kalan devletin “merkezi kurumları” işte tam da burada hayati bir yanılgıya düşüyorlar. KDP ile PKK arasındaki çelişmenin, esas olduğu kanaatine varıyorlar. İkisi arasındaki çelişme, ABD’ye uşaklık yarışından başka bir şey değildir! Öcalan ile Barzani arasındaki çelişme, Türkiye’ye doğru genişleyecek Kukla Devlet içinde söz sahibi olma yarışından başka bir şey değildir. Barzani siyasal gücünü, Öcalan ise Türkiye’deki Kürt nüfusun en kalabalık nüfus olmasını avantaj kabul ederek yarışıyorlar. Yarış, elbette kuklacı “bitti” diyene kadar sürecek…
Devletin “merkezi kurumlarının” bir diğer yanılgısı da, Washington’un Pentagon üzerinden ördüğü “Tahran, Ankara’nın çıkarına aykırı olarak, kuzey Irak’ta nüfuzunu genişletiyor” masalıdır! Sanırsın, Irak’ın kuzeyinde ABD değil Papua Yeni Gine ordusu var!
Türk devleti, BOP eşbaşkanlığı katından uygulanan bu politikalarla adım adım karanlığa gidiyor! Öcalan’ın ağzından çıkacak bir “ateşkes uzasın” lafına bel bağlamanın ve acizliğinin sonu, Türkleri en fazla, ABD adına üçüncü bir İsrail devleti olmaya götürür! Kürtleri de bin yıldır birlikte yaşadığı halklarla boğaz boğaza getirir!

Mehmet Ali Güller
20 Eylül 2010

9 Ağustos 2010 Pazartesi

DAVUTOĞLU KONFEDERASYONUN HARİTASINI ÇİZDİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, TÜSİAD’nın Görüş isimli dergisinin son sayısına (Ağustos 2010 – Sayı 63) konuştu. İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Mensur Akgün’ün sorularını yanıtlayan Bakan Davutoğlu, röportajda, geçen günlerde Barzani’ye yolladığı başsağlığı mesajında dile getirdiği “Kürdistan” ifadesini somutlandırmış ve çizdiği haritayla bu ifadeyi ete kemiğe büründürmüş.
Mensur Akgün’ün “dış politikada öngördüklerinizin gerçekleşmesi için Kürt sorununun çözümü gerekli değil mi?” şeklindeki sorusuna Bakan Davutoğlu şu net yanıtı veriyor: “Evet, içeride sükûnetin olması, Türkiye’nin kendi iç meselelerini demokratik yöntemlerle çözüme kavuşturması dış politikamıza büyük bir manevra alanı sağlar. Onun için hükümetimiz demokratik atılım projesini başlattı. Dedik ki Kürt kardeşlerimizin sorunları da diğer gayri Müslüm vatandaşlarımızın sorunları da bir çözüm ve diyalog süreci içine girsin”.
Ardından Mensur Akgün’ün şu sorusu geliyor: “Kuzey Irak da bu sürecin bir parçası. Bu bölgeyle ilişkilerde de açılım gerçekleşti. Ama çok fazla eleştirildiniz. Kuzey Irak Kürtleri ile Türkiye’nin ilişkilerinin gelişmesinin normal ve şart olduğunu Türkiye’ye nasıl anlatmak gerekir?”
KÜRT COĞRAFYASININ SINIRLARI KALKMALI
“Bunu anlatmaya ihtiyaç yok” diyen Bakan Davutoğlu şöyle devam ediyor: “Haritaya bakmak lazım… Kuzey Irak’taki ekonomiye bakmak lazım… Kuzey Irak’taki insan dokusuna bakmak lazım.. Haritaya baktığımızda Kürt coğrafyasının dağlar üzerinde doğal olmayan bir şekilde ayrıldığını görüyorsunuz. İki taraf arasında kültürel özellikler açısından bir fark yok. Sınırı biz çizmedik, ama ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkilerin gelişmesi ile tıpkı Avrupa’daki gibi bu doğal olmayan sınırların aşılmasını, bir arada yaşanmasını sağlayabiliriz”.
Kürdistan’ın açıkça doğal olmayan bir sınırla bölündüğünü söyleyen Davutoğlu devam ediyor: “Bizim için Irak’taki Kürt, Türkmen ve Arap kardeşlerimiz Türkiye’deki insan dokusunun doğal uzantısıdır. Dolayısıyla onlarla entegre olmamız lazım”.
DAVUTOĞLU ENTEGRASYONU DAHA 2001’DE SAVUNUYORDU
Elbette Davutoğlu’nun bu fikirleri yeni değil. Davutoğlu sadece bu fikirleri gün geçtikçe ete kemiğe büründürüyor. Seçilmeden Dışişlerine atanan Davutoğlu, Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması şeklindeki ABD planını zaten savunuyordu. Kendi kitabının 2001 tarihli ilk baskısından anımsayalım:
“Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları,2001, Sayfa 438)
“Bugün parçalanmış görünen ve bu parçalanmışlık içinde bölge üzerinde hesap kuran büyük güçlerce istismara açık bir yumuşak karın oluşturan ‘Kürt jeopolitiği’ uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güç ile bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir” (Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları,2001, Sayfa 448-449)
“BOP Eşbaşkanlığı” görevi üzerinden yürütülen Açılım’ın gerçek hedefini bu satırlarla somut olarak ortaya koyan Davutoğlu, bakalım nereye kadar ileri gidecek?

Mehmet Ali Güller
9 Ağustos 2010

3 Haziran 2010 Perşembe

KÜRT AÇILIMI DEĞİL BARZANİ AÇILIMI

Türkiye ile “Kuzey Irak” arasında “tam ekonomik entegrasyona” karar verildi!
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı sıfatıyla ve 6 yıl aradan sonra Türkiye’ye gelen Barzani istediğini koparttı ve bölgesi ile Türkiye arasında “tam ekonomik entegrasyon” kararı alınmasını sağladı.
Barzani’nin gecikmesi nedeniyle 40 dakika geç başlayan ikili görüşmelerden sonra Barzani ile Davutoğlu basın karşısına geçti. Davutoğlu alınan şu kararları ilan etti:
1.. Türkiye ile Kuzey Irak arasında tam bir ekonomik entegrasyon çalışması yürütülecek.
2.. Ortak enerji, ticari, ulaştırma stratejisi olacak.
3.. Türk Hava Yolları en kısa zamanda Erbil seferlerine başlayacak.
4.. Ziraat Bankası ve diğer bankalar Kuzey Irak’ta şube açacak.
5.. Aydınlar, öğrenciler ve üniversiteler arasında temaslar yoğunlaşacak. Böylece yeni bir tarih bilinci de sağlanacak.
ABD AÇILIMI: KÜRT AÇILIMI, BARZANİ AÇILIMI
Alınan kararlardan da görüldüğü gibi AKP’nin “Kürt Açılımı”nın Kürt kökenli yurttaşlarımızla bir ilgisi yok. İlk günden beri dile getirdiğimiz “AKP’nin Kürt Açılımı aslında ABD’nin Kuzey Irak açılımıdır” gerçeği bir kez daha kanıtlanmış oldu. AKP’nin “Kürt Açılımı”na artık “Barzani Açılımı” da diyebiliriz.
Yorumcular her ne kadar Barzani-Davutoğlu görüşmesinde yalnızca Türk Bayrağı bulunmasını analiz ettiyseler ve buradan AKP’nin diplomatik başarısını çıkardıysalar da alınan kararlardan görüldüğü gibi Barzani’nin pek bayrağa da ihtiyacı yok aslında…
Netice itibariyle “tam ekonomik entegrasyon”la başlayan sürecin hedefinin “siyasi entegrasyon” olduğunu biliyoruz. Çünkü AKP, ABD’nin kendisine çizdiği rotada ilerliyor. Gelin o rotayı yeniden anımsayalım:
ABD: KUZEY IRAK İLE GÜNEYDOĞU TÜRKİYE ENTEGRE OLMALI
Irak işgali günlerinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson şöyle tarif etmişti Washington’un planını: “Irak’ın kuzeyiyle Türkiye’nin güneydoğusu ve doğusu, tek bir ekonomik bölge olmalıdır”. Yani ABD Büyükelçisi AKP’ye, daha önce Özal’a dayattıkları ama TSK engeline takılan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını dayatmıştı!
AKP, iktidar yapılmasının bedeli olarak bu dayatmaya uygun çalışmalara başladı:
AKP İKİZ YASALARI TBMM’DEN GEÇİRDİ
AKP, 4 Haziran 2003 günü BM’nin ikiz sözleşmelerini TBMM’den geçirdi! “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” isimli bu ikiz sözleşmeler Türkiye’yi etnik ve ekonomik parçalamanın yasal zeminlerini oluşturacaktı. Nitekim Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, “bölgemizin su ve enerji kaynaklarını bize bırakın” derken, arkasını AKP’nin TBMM’den geçirdiği bu ikiz sözleşmelere yaslıyordu.
DİYARBAKIR NEREYE MERKEZ?
Başbakan Erdoğan, 2004 başındaki Washington temaslarının ardından yurda döndüğünde Kanal D ekranından artık şöyle sesleniyordu: “Şu anda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım”. O günden beri her fırsatta şu soruyu soruyoruz: “Diyarbakır nereye merkez olur?”
EYALET YASALARI
AKP 15 Temmuz 2004 tarihinde de TBMM’den Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu geçirdi. Merkezi otoriteyi yani Ankara’yı zayıflatan bu yasa, belli parçalara böldüğü bölgelerdeki iktidar odaklarına yerel hükümetler kurma zemini oluşturuyordu.
AKP 25 Ocak 2006 tarihinde de Türkiye’yi 12 eyalete bölen yasayı, Kalkınma Ajansları Yasası’nı TBMM’den geçirdi. Yasaya göre Türkiye etnik ve ekonomik temelde bölgelere bölünüyordu.
ABD’NİN NİTELİKLİ SANAYİ BÖLGESİ PLANI
Ardından ABD’nin kıdemli Türkiye analistlerinden Prof. Henry Barkey’den öğrendik ki, Obama Türkiye’ye “Kürtlerin yaşadığı Türkiye Güneydoğusu ile Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını” önermeye hazırlanıyordu.
Ve ardından AKP’nin “Kürt Açılımı” geldi…
Ergenekon, Balyoz, Anayasa Değişikliği, Kasetler, yardım konvoyu derken, AKP elinde BOP kayasına çarpan Türkiye gemisi su almayı sürdürüyor…

Mehmet Ali Güller
3 Haziran 2010

26 Ekim 2009 Pazartesi

Açılım Notları

DTP’ten AKP’ye uyarı: Geri adım atma, yoksa Ergenekon güçlenir
Başbakan Erdoğan, 34 PKK’lının Öcalan’ın talimatıyla tek tip kıyafet içinde gelmesine, Vali yardımcısının başkanlığında devlet törenleriyle karşılanmasına, çadır mahkemeleri kurulmasına, 7 dakikalık ifade sonucunda serbest bırakılmasına tepki gösteren kesimler nedeniyle, politik bir manevra yapmış ve DTP’yi uyarmıştı: “Sil baştan yaparız”.
Açılımın AKP’nin değil, ABD’nin olduğunu bilen PKK, Erdoğan’a uyarı yaptı. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “kimse ne sil baştan yapabilir ne de başa dönebilir” dedi. DTP Eşbaşkanı da, düzenlediği basın toplantısında, Erdoğan’ı, geri dönemeyeceği konusunda uyardı.
Ahmet Türk’ün basın toplantısında en dikkat çeken sözleri ise Ergenekon ile ilgili olandı. Ahmet Türk Erdoğan’a şu sözlerle seslendi: “AKP iktidarı şunu çok iyi bilmelidir ki, süreci kesintiye uğratırsanız, açılımı sabote etmek isteyen Ergenekon zihniyeti etkin hale gelir”!
Kıbrıs, Ermeni, Kürt… Tüm ABD-AKP açılımları gelip Ergenekon’la ilintilendiriliyor. Çünkü tüm açılım figürlerinin bildiği bir gerçek var: Eğer Ergenekon soruşturması olmasaydı, 2007’deki o muhteşem Cumhuriyet mitingleri sürer ve kimse Türkiye’nin üniter yapısını ortadan kaldıracak nitelikteki açılımları bu kadar rahat uygulayamazdı!
Öcalan’a af, Ergenekonculara müebbet!
Katıldığı bir tv programında “af herkesi kapsamalı, gerekirse Öcalan’ı bile, çünkü ayrımcılık olmaz” diyen Mümtazer Türköne’yi, Taraf’tan Leyla Kemal nasıl uyarmıştı: “Ama Ergenekoncuları sakın kapsamasın”!
Açılım’ın 2. Aşaması
Başbakan Erdoğan 7 Aralık’ta ABD’ye, Obama’ya gidecek. Koordinatör Bakan Beşir Atalay ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Barzani’ye… Açılımın 2. Aşamasının hazırlıkları yapılacak. 2. Aşama’da temel haklar, Anayasa Değişikliği, Başkanlık Sistemi hazırlığı var.
Tasfiye değil, yeniden yapılandırma
34 PKK’lının “barış grubu” adı altında Öcalan’ın talimatıyla Türkiye’ye gelmesi, bazı iyi niyetli kesimlerce şöyle değerlendiriliyor: “Türkiye ABD ile ittifak yaparak, PKK’yı tasfiye ediyor”. Bu iyi niyetli düşünce maalesef doğru değil. ABD, PKK’dan asla vazgeçmez. ABD, şu anda PKK’yı Türkiye’ye karşı tabanca gibi kullanıyor. PKK, Kuzey Irak’taki oluşumu Ankara’nın tanıması karşılığında sunulmuş bir havuç sadece. ABD PKK’yı tasfiye etmiyor, sadece yeni döneme uygun bir şekilde yeniden yapılandırıyor.

Mehmet Ali Güller
26 Ekim 2009

9 Ekim 2009 Cuma

İlk Özal açmıştı

“Kürt açılımı”nı Gül mü, yoksa Erdoğan mı başlattı? Liberallerimiz şimdi de bunu tartışıyor.
Her ne kadar “Kürt meselesi” daha eski de olsa, ABD emperyalizminin Türkiye’ye bu konudaki somut dayatmaları 1960’lara da dayansa, bugünkü anlamıyla açılımı ilk Özal yapmıştı!
Özal’ın, Türkiye’nin en büyük güvenlik meselesi haline gelen bu konuyla ilgili o zamanki duruşu devlet zafiyeti açısından da ibret vericidir. İşte Özal’ın ABD’nin kukla devletine katkıları:
Özal’ın Apo’dan ateşkes ricası
Cumhurbaşkanı danışmanı Cengiz Çandar’a göre Özal, Talabani aracılığıyla Apo’nun ateşkes açıklaması yapmasını istedi. Dönemin DEP milletvekilleri Orhan Doğan ve Ahmet Türk de bu konuda şunları söylediler: “Özal bizi Çankaya Köşkü’nde kabul etti ve bize dedi ki, ‘gidin bu adamla (Öcalan) görüşün. Süresiz ateşkes yapsın.”
Özal’ın Apo’yu af planı
Cengiz Çandar’a göre Özal’ın açılımı özetle şöyle: “Özal’ın kafasındaki çözüm geniş kapsamlı bir af çıkarmaktı. PKK’yı dağdan indirmek ve PKK’lıları ülkenin siyasi sistemine entegre etmek istiyordu. Beş yıllık bir süreçte de Öcalan dahil herkese af. Hiç şiddete bulaşmamış PKK’lılar siyasete girebilecekti. Öcalan ve benzeri kişiler için de, yargılanmak şartıyla beş yıllık bir ara süreç var”.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kaya Toperi’nin anlatımlarına göre de Özal, bu esnada Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerini “Güneydoğu sorunu” konusunda çözüm arayışları için ziyaret etmiş!
1996 yılında Apo-Talabani görüşmesiyle ilgili yayınlanan bir kasette şöyle diyor Öcalan: “Turgut Özal’ın maksadı siyasi çözümdü. Hatta o gece Bakü’de Hikmet çetin bu siyasi çözümü duyunca şoke oldu”.
Özal’ın hazırlattığı 3 Kürt raporu
Kaya Toperi’nin anlatımlarına göre Özal, başyaveri Aslan Güner ve Toperi’den “Kürt raporu” hazırlamalarını ister. Özal’ın hazırlattığı, “Kürt sorunu – Güneydoğu Anadolu’daki Durum ve Çözüme Yardımcı olabilecek Öneriler” başlıklı 10 sayfalık raporun bir örneği Başbakan Süleyman Demirel’e, bir örneği de Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e verilir. Demirel bu rapordan iki ay sonra Diyarbakır’da halka seslenir ve “Kürt realitesini tanıyoruz” der.
Özal, prensi Adnan Kahveci’den de bir “Kürt raporu” ister. Kahveci “Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez – Bir Çözüm Paketi Önerisi” başlıklı 13 sayfalık raporunda “Kürt meselesine çözüm getirmek için saplantısız ve çağdaş düşünmek zorundayız” der ve Kürtlere “siyasal hakları”nın verilmesi gerektiğini belirtir.
Özal bir üçüncü Kürt Raporu’nu da eski Özel Harpçi, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Em. Org. Kemal Yamak’a hazırlatır.
Özal, federasyonu tartışmaya açtı
Özal, 15 Ekim 1991 tarihinde Hürriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada da, “federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız” diyerek devlet politikasında büyük gedik açar.
Özal’dan “Anadolu Cumhuriyeti” önerisi
Özal, 2 Nisan 1992 tarihinde Aktüel dergisine verdiği röportajda da, “Atatürk Cumhuriyet’i kurarken Osmanlı Cumhuriyeti derse ne olurdu?” diyerek bir önemli tahribat daha yaratır.
Gazeteci Faruk Mercan’ın “Onlar başroldeydi” isimli kitabına göre, Özal bu röportajı yapan Reha Mağden’den bir ara teybini kapatmasını ister ve şöyle der: “Hani zihnini çalıştır diye söylüyorum, yoksa öneri değil, mesela Türkiye’nin ismi, ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olsaydı, bugün yaşadığımız sorunlar olur muydu?”
Yıllar sonra Gül-Erdoğan ikilisinin “Kürt açılımı” gündeme geldiğinde, Korkut Özal da sahneye çıkar ve katıldığı “Siyaset Meydanı” programında Özal’ın bu önerisini AKP’ye pusula eder: “rahmetli ağabeyim sorunun çözülmesi için Türkiye’nin isminin değiştirilebileceğini, Anadolu yapılabileceğini söylemişti”.
Özal’ın Üruğ ekibini tasfiyesi
ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, 7 Kasım 1986’da Ankara’ya 24 saatlik bir “yıldırım” ziyareti yapar. Taft’ın çantasında daha önce 1965 ve 1974’te Türkiye’ye dayatılan “Musul ve Kerkük’ü alma planı” vardır. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ, plana karşı tutumunu, Taft’ın görüşme istediğini kabul etmeyerek gösterir.
Kenan Evren’e rağmen Genelkurmay Başkanı olan Org. Üruğ, emekliliği gelen Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Necdet Öztorun’un önünü açmak için erken emekli olur. Özal ise, Evren’in desteği ve 1. Ordu Komutanı Org. Recep Ergun’a dayanarak Org. Öztorun’u emekli eder. (Ergun, emekli olduktan sonra ANAP’tan milletvekili yapılır). Böylece “İki Necdetler ekibi”nin ordunun komuta kademelerini “ 2000 yılına kadar” belirleyen planı tasfiye edilir.
Genelkurmay Başkanı Org. Torumtay’ın istifası
ABD, 1991’deki 1. Körfez Savaşı sırasında, Türkiye üzerinden Irak’a ikinci cephe açılmasını ister. TSK, muhalefetteki DYP ve SHP ile Başbakan Yıldırım Akbulut ABD’nin ve Özal’ın bu talebine karşıdır. Özal, plana direnenleri ikna etmek için cepheyi “bir koyup üç almak” diye tarif eder. Güneş Taner yıllar sonra yaptığı açıklamada, Özal’ın aslında ikinci cephe kararını ABD’nin Irak’a saldırısından önce verdiğini, federasyon tartışmasını da bu nedenle başlattığını söyler. (Sabah, 7 Kasım 2001)
TSK Özal’ın planını uygulamaya direnir. Özal’ın Org. Öztorun yerine Genelkurmay Başkanı yaptığı Org. Necip Torumtay da alttan gelen baskıyla istifa ederek, ikinci cepheyi uygulanamaz kılar.
Özal’ın Çekiç Güç gayreti
ABD, 1. Körfez Savaşı’nın sonunda Kürtleri Saddam Hüseyin’e karşı ayaklandırır ve ateşe sürer. Saddam’ın bastırdığı ayaklanma neticesinde yüzbinlerce Iraklı Kürt sınırı geçerek Türkiye’ye sığınır. Türkiye ABD planı gereğince Musul ve Kerkük’e girmeyince yine ABD planı gereği Musul ve Kerkük Türkiye’ye girmiş olur.
ABD Kürtleri korumak bahanesiyle BM’den Çekiç Güç kararı çıkartır. ABD bu kararla, 36. paralelin kuzeyini Saddam’ın uçuşlarına yasaklar; yani bölgeyi kukla devleti için tesis etmeye başlar. Özal Çekiç Güç’ün onaylanması için tüm kuvvetiyle seferber olur. Öyle ki, TSK içinde bile durumu Türkiye’nin lehine gören bir yapı mevcuttur. TSK, Saddam otoritesinin olmadığı bu bölgeye istediği zaman girip çıkacağını ve PKK’yı vuracağını hesap eder. (Yıllar sonra bu konuda büyük yanlışlık yapıldığı TSK komuta kademesince itiraf edilir.)
Ancak süreç Türkiye’nin aleyhine işler ve 36. paralelin kuzeyi ABD’nin kukla devletinin coğrafyası olur.
Özal’ın tarihi misyonunun devamı
Özal’ın ne denli ABD planlarına uyumlu olduğunu gösteren bu uygulamaları kadar ibret verici bir örneği de yıllar sonra eşi ve oğlu sergilerler.
Tam da Gül’ün tarihi fırsat dediği, Kürt açılımını başlattığı dönemde, 29 Nisan 2009’da Semra ve Ahmet Özal’lar “Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı” Mesut Barzani ile görüşürler.
Özal’lar ziyaretlerini “Kuzey Irak’taki gelişmeleri yerinde görmek” olarak açıklarlar!
Hangi sıfatla?! Hangi tarihi misyonun devamı olarak?!

Mehmet Ali Güller
Odatv.com
8 Ekim 2009

16 Temmuz 2009 Perşembe

Nabucco ile Barzani petrolü taşınacak


Türkmenistan gazını Avrupa’ya taşıyacak Nabucco Projesi imzalandı. Ancak imza törenine Türkmenistan katılmadı!
“Hükümetlerarası anlaşma”, geçiş ülkelerini oluşturan Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya başbakanları ile AB komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso tarafından 13 Temmuz’da Ankara'da imzalandı.
İmza törenini “tarihi bir an” olarak değerlendiren Başbakan Erdoğan, Türkiye’yi “kaynak ülkeler ile tüketici pazar arasındaki köprü ülke” olarak nitelendirdi. Erdoğan, hükümetinin hedefini de açıkladı: “Türkiye’yi doğalgazda, 4. büyük ‘ana arter’ yapacağız”!
Avrasya’ya yönelik stratejik hedeflerinde Türkiye’nin büyük yer tuttuğu ABD, 13 Temmuz’daki Nabucco Zirvesi’ne ağır toplarıyla katıldı. Zirvenin yapıldığı Rixos otelinde basın karşısına da çıkan ABD Yönetimi’nin Avrasya Enerji Kaynakları Özel Temsilcisi Richard Morningstar ve ABD Kongre üyesi Senatör Richard Lugar, “anlaşma dostlarımızı güçlendirecek” dedi.
Türkmenistan Projede yok!
İmza törenine, perde önünde Nabucco Projesi’yle hiç ilgisi olmayan ABD katıldı ama projeye gaz sağlayacağı belirtilen Türkmenistan katılmadı! Hatta Başbakan Erdoğan imza törenindeki konuşmasında bizzat Türkmenistan’ı, Azerbaycan, Irak ve Mısır’la birlikte projeye katılmaya davet etti!
Türkmen gazını Avrupa’ya taşımak için imzalanan bir projede Tükmenistan’ın yer almaması, projeyle ilgili daha önce gündeme getirdiğimiz iki önemli gerçeği ortaya koyuyor. Birincisi, projeyle aslında Irak’ın kuzeyindeki “kukla devlet”in petrolleri Avrupa’ya taşınacak. İkincisi, maalesef Türkiye ABD’nin bölgesel planlarında “boru bekçisi” olarak yer alacak.
Bu iki gerçeği açacağız. Ama önce Türkiye’nin iradesinin kırıldığı Prag Zirvesi’ni hatırlayalım.
Obama bastırdı, Gül AB’ye güvence verdi
ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Nisan başındaki Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği “model ortaklık” ilişkisinin parametrelerinden biri olan “Enerji güvenliğinin sağlanması ve Hazar petrol ve doğalgazı ile Kuzey Irak petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara ulaştırılması” konusundaki ilk önemli adım Mayıs ayında Prag Zirvesi’nde atılmıştı.
AB’nin uzunca bir süredir bastırdığı, ancak Türkiye’nin haklı talep ve gerekçeleri nedeniyle üzerinde mutabık kalınamayan anlaşma Washington’un devreye girmesiyle Prag’da çözülmüştü. Türkiye taleplerinden büyük oranda vazgeçmiş ve bizzat Prag Zirvesi’ne katılan Cumhurbaşkanı Gül’ün güvencesiyle Nabucco’yu 25 Haziran’da imzalayacağını ilan etmişti! Gül’ün sözü 18 günlük bir sapmayla gerçekleşmiş oldu.
10 Mayıs 2009 tarihli İngiliz The Guardian gazetesi, anlaşmayı şu ifadelerle duyurmuştu: “Türk gaz anlaşması Rus boyunduruğunu kırdı”, “Avrupa ve dünya dengelerini değiştirecek proje için Türkiye ikna edildi”. The Guardian, “boru hattının yarısından fazlası Türkiye'den geçecek böylece Türkiye, Avrupa'nın enerji sağlamasında bekçi haline gelecek” demişti.
GAZIN KAYNAĞI NERESİ?
En başından beri Türkmenistan ile Kazakistan ve Özbekistan doğalgazlarını Avrupa’ya taşımak üzere “planlanan” Nabucco Projesi, gazın kaynağı konusunda kuşku yaratıyor. Çünkü Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan Nabucco’ya katılmayıp, gazlarının Avrupa’ya aktarımı için Rusya’yla anlaşmıştı. Proje’ye gaz verebilecek tek ülke olarak Azerbaycan gösteriliyor. Gerçi Azerbaycan da henüz projeye katılmadı! Üstelik Azerbaycan, geçen ay Rusya’yla yeni bir anlaşma daha imzaladı.
KUKLA DEVLET’İN PETROL İHRACI
Şu anda somut olarak gaza kaynaklık yapacak tek yer, Irak’ın kuzeyi. ABD kukla devletinin petrolünü Türkiye üzerinden pazarlamış olacak.
Yaşamak için petrol sevkiyatına ihtiyaç duyan kukla devlet, ne batıdaki Suriye üzerinden, ne doğudaki İran üzerinden ne de güneyden, Arapların üzerinden petrol sevk edebilecek durumda değildi. Geriye bir tek ABD’nin AKP eliyle ikna edebileceği Türkiye kalıyordu!
Ve Türkiye ikna edildi, ardından da 1 Haziran’da Irak’ın kuzeyinde şaşalı bir tören düzenlendi. Barzani ve Talabani ikilisi bizzat bölgenin petrol vanalarını açarak, Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevkiyata başladı! Kerkük-Ceyhan Petrol Boru hattıyla taşınacak petrolden, Kukla yönetim “şimdilik” yüzde 17 pay alacak!
Törende konuşan kukla yönetimin Başbakanı Neçirvan Barzani, Türkiye üzerinden petrol sevkiyatına başlamayı, “Kürdistan için tarihi gün” olarak nitelendirdi.
Törene katılan isimlerden biri de Genel Enerji CEO’su Mehmet Sepil’di. Genel Enerji bölgedeki Taq Taq ve Tawke sahası petrollerini arama yetkisine sahip.
2002’de “Süleymaniye yönetimi” ile üretim ve paylaşım anlaşması imzalayan Genel Enerji için dönüm noktası ABD’nin Irak’ı işgali olmuştu. Bizzat Abdullah Gül, Genel Enerji ile Pet-Oil’in işgalden sonra bölgeden çekilmemesi için arabulucu olmuştu. Genel Enerji, ardından 2003 ve 2005’te Barzani ile, 2005 ve 2006’da da Talabani ile anlaşarak bölge petrollerini çıkarma yetkisine sahip olmuştu.
SONUÇ
Türkiye, Nabucco Projesi’yle ABD’nin planlarında yer almayı sürdürdü. “Model ortaklık” ile “boru bekçiliği” görevi verilen Türkiye, Kuzey Irak petrollerine de köprü misyonu edindi. Böylece Türkiye, Kukla Devlet’i bizzat “yaşatacak” bir işlevi de AKP imzasıyla yerine getirmiş oldu.

Mehmet Ali Güller
15 Temmuz 2009

30 Haziran 2009 Salı

3 aşamalı ABD-Gül planı

Mehmet Ali Güller
TEORİ Dergisi Yazı Kurulu Üyesi
Temmuz 2009

ABD’nin Kukla Devlet ısrarı
Irak’ın kuzeyi ABD açısından sadece bir coğrafya değil elbette. Washington en başından beri Irak’ın kuzeyini BOP’un sıçrama merkezi olarak belirliyor. Irak’ın kuzeyinde kurulacak ve Türkiye-İran-Suriye’ye (hangi yolla olursa olsun) kabul ettirilecek bir kukla devlet, ikinci bir İsrail gibi işlev görecek ve ABD’nin Avrasya’ya hâkimiyet hedefine araç olacaktır.
ABD’nin öncelikli tercihi Kukla Devleti’nin Türkiye himayesinde olmasıydı. Yani Türkiye, Araplara ve Farslara karşı Kukla Devlet’e “ağabeylik, hamilik, bekçilik” yapmalıydı. 1960’lardan beri dayatılan bu plan milli kesimlerin direnci nedeniyle hayata geçemedi. Son 20 yılda, ABD bu planı Ankara’ya defalarca dayattı. Özal ve Çiller üzerinden yürütülen hamleler, her seferinde TSK’nın ve diğer milli kuvvetlerin direnciyle karşılaştı.
Türkiye’yi Kukla Devlete bekçilik yaptırtamayan ABD’ye göre bir seçenek de bizzat kendisinin korumasıydı. Bu nedenle, 2003 Irak işgali öncesinde kuzey (Türkiye) cephesi açmak, Washington’un ilerideki hesaplarında bu işlevi de görecekti!
Bu plan, 1 Mart 2003’te TBMM’den döndü! Tarihe geçen bu olayla, stratejik planlarına darbe alan ABD, elbette vazgeçmeyecekti. İşte ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile Başbakan Abdullah Gül’ün imzaladığı 2 Nisan 2003 tarihli “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşma, kesintiye uğrayan bu süreci yeniden yoluna koyma anlaşmasıydı. Gizli anlaşmanın 7. maddesi, “Irak’ın kuzeyinde ilan edilecek kukla devletin (Kürdistan!) Türkiye tarafından resmen tanınması” şeklindeydi! ABD, anlaşmayı yürütebilmek için, 4 Temmuz 2003’de TSK’ya çuval operasyonu bile yaptı!
Ancak Türkiye için en önemli güvenlik sorunu olan bu proje, her şeye rağmen kabul edilmedi.
ABD Irak’tan Kuzey Irak’a konuşlanıyor
Siyasal, askeri ve ekonomik krizler yaşayan ABD, 21. Yüzyılı Amerikan yüzyılı yapacak temel stratejisinden hızla uzaklaşıyor. Dünya dengelerinin Bush döneminde ABD aleyhine gelişmesi üzerine, Washington BOP’da düzeltme yaptı ve projenin uygulanabilmesi için ağırlık merkezini değiştirdi. ABD, Obamalı dönemde ağırlık merkezi olarak Afganistan-Pakistan hattına belirledi. ABD bu nedenle, aslında Bush döneminde belirlenen “Irak’tan geri çekilme takvimini”, Obama ile resmi olarak ilan etti. Askerlerinin büyük bir kısmını Irak’tan çekecek olan Washington yönetimi, 35 bin kadar askeri ise Irak’ın kuzeyinde konuşlandıracak!
Bu bakımdan Irak’ın kuzeyi, 2009’da daha da önem kazanmış ve ABD planları açısından Kukla Devlet kritik bir sürece girmiştir.
Washington bu nedenle, Kukla Devlet konusunda hamle yapıyor ve Türk devletine baskı uyguluyor. Nisan 2009 başında Türkiye’yi ziyaret eden Obama’nın temasları da ağırlıklı olarak bu çerçevedeydi.
3 aşamalı plan
Obama’nın ziyareti sırasında, “3 aşamalı bir plan” anlaşması yapıldı.
1. Aşama: “Kürt sorununun çözümü konusunda şuana kadar yapılanlar Anayasa’ya konulacak, kültürel alanda henüz yapılamayanlar yapılacak ve ‘vatandaşlık’ tanımı konusunda gerekli değişiklikler yapılacak”.
2. Aşama: “Türkiye, Kürdistan Bölgesi hükümetini tanıyacak”.
3. Aşama: “PKK’nin dağlardan inmesi, etkili ve kabul edilir bir af ile silahların atılması sağlanacak”.
Obama’nın TBMM’deki konuşmasına ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından davet edilen Altan Tan, Talabani’nin partisi KYB’nin basın-yayın bürosu sorumlusu Azad Cundiyani’ye anlaşmayı bu sözlerle aktarıyor. (1)
ABD planının özeti şu: PKK’yı tasfiye karşılığında, Türk devletine Kukla devleti kabul ettirtmek!
ABD-AKP-Barzani-Talabani’nin kuvvet yığdığı plana TSK-İşçi Partisi-CHP-DSP-Ulusalcı dernekler direniyor. PKK ve DTP ise hem planın parçası, hem de planın hedefi durumunda.
Öte yandan “3 aşamalı plan” aslında yeni de değil. Anlaşma, Abdullah Gül’ün başbakanlığı sırasında ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile 2 Nisan 2003 tarihinde imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmanın, bu konuyla ilgili kısmının düzeltilmiş ve somutlaştırılmış hali. (2) Üstelik son hali Obama ziyaretinde verilen anlaşma, Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un ziyaretiyle birlikte uygulamaya da sokulmuştu.
Barzani: “Gül Kürdistan’ı tanıdı”
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 8 Mart 2009’da İran-Tahran’a giderken, uçakta “2009 yılında çok güzel şeyler olacak” dedi. Gül ardından, 23 Mart 2009’da Irak-Bağdat’a giderken, uçakta ilk kez Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” olarak tanımladı. Bu ifade öyle bir etki yaptı ki, 26 Mart’ta NTV’ye konuşan Neçirvan Barzani, “Gül Kürdistan’ı tanıdı” dedi.
Gizli anlaşmanın takvim sıkıştırması nedeniyle Gül bu kez Prag yolunda konuştu: “Kürt sorununun çözümü için 2009 tarihi fırsattır”. Gül, 9 Mayıs’taki bu demecinde “Kürt meselesi Türkiye’nin birinci meselesidir; mutlaka halledilmelidir. Herkes üstüne düşen görevi yerine getirmelidir” dedi.
Apo: “Gül’ün çağrısı benimle ilgilidir”
Abdullah Öcalan ise Abdullah Gül’ün demecinden kendine görev çıkardı. 9 Mayıs 2009 tarihli Referans gazetesinde yer alan habere göre Abdullah Öcalan şöyle diyordu: “Gül’ün ‘herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli’ çağrısı benimle ilgilidir. Çözüm paketi üzerinde çalışıyorum”. DTP’li yetkililere göre, Abdullah Öcalan üzerinde çalıştığı bu paketi 1 Eylül’de açıklayacak.
Öte yandan Abdullah Gül, Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan’a da, “Kürt sorununda yeni açılımlara gidilebilir” diyordu. (3)
Kabine içerisinde Gül’e yakınlığıyla bilinen İçişleri Bakanı Beşir Atalay da, Kürt sorununa değiniyor ve şöyle diyordu: “Konjonktür çözüm için çok müsait!” (4)
Abdullah Gül, bu kez Şam’a giderken, 18 Mayıs 2009’da şöyle diyordu: “Kürt sorunu bugün çözülmezse, ne zaman çözülecek?”. Gül, diline doladığı “tarihi fırsat”ı da açıklıyordu: “Tarihi fırsat, kurumların işbirliğidir”
Gül, 27 Mayıs 2009 tarihinde, Kırgızistan gezisi sırasında da “açılımını” sürdürüyordu: “Kürt sorununda vakit kaybedilmemeli. DTP dahil bütün partilere sorumluluk düşüyor.”
Gül’ün “3 aşamalı plan” çerçevesinde 2009 yılının ilk yarısında yaptığı faaliyetler böyle. Ancak süreci analiz etmek açısından geriye dönüp konuyla ilgili önemli gelişmeleri hatırlayalım:
Çuval’dan Diyarbakır Açılımına
4 Temmuz 2003’te Türk subaylarına çuval geçiren ABD, hükümet üzerinden önemli merkezi kurumları da “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmaya “razı” etmişti.
Başbakan Tayyip Erdoğan, ABD ziyaretinden döndükten sonra tarihi açıklamasını yaptı: “Şu anda Amerika'nın da Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım”. (5) Erdoğan, BOP’a eşbaşkan da yapılmıştı artık!
Açılan yoldan çıkış üzerine çıkış geldi. Mesut Barzani ABD’nin yönlendirmesiyle, Türk kamuoyuna şu açıklamayı yaptı: “Türkiye, federal statümüze karşı değil”. (6)
Bu açıklamayı takip eden bir yıl boyunca kamuoyu “Kuzey Irak Yönetimi”nin “normalleştirilmesi” hedefiyle biçimlendirildi.
Bir yıl sonra da Başbakan Tayyip Erdoğan yeni çıkışını yaptı. 12 Ağustos 2005 tarihinde “Kürt sorunu, benim sorunumdur” diyen Erdoğan, “Diyarbakır Açılımı”na girişti ve “Demokratik Cumhuriyet temelinde Kürt sorunu nasıl çözülür?” toplantıları yaptı.
Apo: “Başbakan Erdoğan’ın kavramları bana ait”
Öyle ki, gelişmelerden çok memnun kalan Abdullah Öcalan şunları söyledi: “Başbakan’ın açıklamalarını olumlu buluyorum. Başbakan’ın kullandığı kavramları daha önce ben kullanmıştım, bu kavramlar bana aittir”. (7)
Hükümetin dış politikasına yön veren isimlerden Ahmet Davutoğlu 9 Şubat 2007’de Washington’da şu mesajı verdi: “Kürt yönetimini tanımaya hazırız.” Davutoğlu ayrıca şu önemli bilgiyi de artık açıklıyordu: “Talabani Cumhurbaşkanı adayı olduğunda, Başbakan Tayyip Erdoğan, özel temsilcisi Osman Korutürk’ü Bağdat’a yollayıp adaylığını desteklediğimiz mesajını iletti”! (8)
ABD, tüm aktörlerini sahaya sürdü
Süreci TSK’ya rağmen hızlandırmayı düşünen ABD, devreye tüm aktörlerini soktu; öyle ki Kenan Evren bile konuyla ilgili konuştu. “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyen Evren, “Biz istediğimiz kadar hayır diyelim, orada bir Kürt devleti var” dedi. (9)
ANAP’ın eski ağır toplarından Haşim Haşimi de, “Kuzey Irak’taki bazı kesimlerin Türkiye’yle bütünleşmek istediğini” söyleyerek sürece dâhil oldu. Haşimi, “Özal’ın projesini tartışma zamanıdır” dedi. (10)
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ağabeyi Korkut Özal da sahnedeydi. Show Tv’de yayınlanan Ali Kırca’nın sunduğu Siyaset Meydanı’na katılan Korkut Özal, “Özal Türkiye’nin adını değiştirecekti” dedi. Ağabeyinden öğrendiğimize göre, Cumhurbaşkanlığı döneminde federasyonu tartışmaya açan Turgut Özal, Türkiye’nin ismini Anadolu yapmayı planlıyormuş! (11)
Özal’ın ağabeyinden sonra eşi ve oğlu da sahneye çıkacaktı. 5 ay sonra 29 Nisan 2009 tarihinde, Semra Özal yanına Ahmet Özal’ı da alarak Irak’ın kuzeyine gitti ve Barzani ile görüştü! Barzani’ye bağlı Zagros TV’ye göre, Özallar Kuzey Irak’taki gelişmeleri yerinde görmek üzere Barzani’yi ziyaret etmişler!
PKK’nın akil adamı: İlter Türkmen
Bu arada çözüm tartışmalarına “katkı” sunan Abdullah Öcalan, E. Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’i “akil adam” olarak önerdi! (12). Milliyet yazarı Hasan Cemal’in “diplomasi işlevi taşıyan” Kuzey Irak temasları sırasında da PKK lideri Karayılan, İlter Türkmen’i “akil adam” olarak önermişti. (13). Milliyet yazarının temaslarının boyutu ve şekli, “Hasan Cemal’i Kandil’e Abdullah Gül gönderdi” yorumlarına yol açtı. (14)
Kukla Devlet’le resmi temaslar
Peki sürecin önemli aşamalarından biri olan “Türkiye, Kukla Devlet resmi görüşmeleri” nasıl başlatılacaktı? Genelkurmay’ın muhatap almayacağını ilan ettiği Barzani’yle, TSK’ya rağmen nasıl görüşülecekti?
En alt seviyelerden başlayarak “resmi” görüşmelere geçildi. Öncelikle, Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik başkanlığındaki heyet Mesut Barzani ile görüştü! (15)
NTV’ye konuşan Ali Babacan’la ayar biraz daha üst seviyeden yükseltilmiş oldu: “Kuzey Irak’la sessiz diplomasi yürütüyoruz”. (16)
Süreci “açık diplomasi yakında başlayacak” diyen Mesut Barzani ivmelendirdi ve ekledi: “Gül’ün bölgeyi ziyaret etmesini çok istiyoruz”. (17)
Cumhurbaşkanı Gül, Barzani’nin bu isteğini dört ay sonra gerçekleştirdi. Gerçi, Gül güvenlik nedeniyle Irak’ın kuzeyini ziyaret etmedi ancak durumu açıklayarak Mesut Barzani’nin gönlünü aldı: “Aslında bu ziyaret daha geniş tutulacaktı ancak güvenlik açısından sadece Bağdat’la sınırlanmıştır. Diğer yerler Kerkük, Musul, Basra ve Erbil gibi şehirler güvenlik açısından bu ziyaret kapsamına alınmadı”. Gül, Mesut Barzani’nin dört ay önceki beklentisini yerine getirdi ve “açık diplomasi”yi başlattı. Gül, Kukla Devlet’in sözde Başbakanı Neçirvan Barzani ile resmi bir görüşme yaptı! (18).
Gül’ün, Bağdat ziyareti sürecine damga vuran bir diğer açıklaması da şu oldu: “Kapalı kapılar arkasında kapsamlı bir çalışma var, umutluyum”. (19) Gül, Barzani ile açık diplomasiye geçtiği, resmi görüşme yaptığı halde, hala açıklayamadığı, “kapalı kapılar ardında” olması gereken ne olabilirdi?
Kimin güveliğinin müsteşarlığı?
Bu arada Gül’ün yönettiği “resmi temaslar”a dair çok önemli bir bilgi görüşmeler başlatıldıktan birkaç ay sonra geldi. Barzani’nin Partisi KDP’nin Türkiye temsilcisi Ömer Merani kamuoyuna şu bilgiyi açıkladı: “Türkiye’de Ordu, Dışişleri Bakanlığı ve Hükümet ortak bir komite oluşturdu. Başına Beşir Atalay getirildi. Murat Özçelik komite adına Barzani’yle görüşüyor”. (20) Açıklama yalanlanmadı. Kaldı ki, komitenin başı olduğu söylenen İçişleri Bakanı Beşir Atalay, kurulan Güvenlik Müsteşarlığı’nı tanıtırken de “Bu yapıyı (müsteşarlığı) askerle mutabakat içinde oluşturduk” dedi. (21)
Barzani’lerle resmi temasların yürütüldüğü bir dönemde yapılan MGK toplantısından şu bildirinin çıktığını da anımsatalım: “Terörle mücadelede koordinasyonu güçlendirmek üzere yeni bir kurumsal yapıya gidilmesi…”. (22)
Talabani’nin çantasındaki plan
16 Mart 2009 tarihli 5. Dünya Su Forumu vesilesiyle Türkiye’ye gelen KYB lideri ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Cumhurbaşkanı Gül ile görüşerek bir plan açıkladı. Talabani’nin Washington imzalı çantasından çıkardığı plan, kamuoyuna “PKK’nın silahsızlandırılması” diye sunuldu. Gül’ü memnun eden planın maddeleri ise şöyleydi:
1. Kuzey Irak’taki PKK liderlerinin üçüncü ülkelere gönderilmesi.
2. Diğer PKK’lılar için genel af çıkarılması ve Türkiye’de siyaset yapmalarına olanak sağlanması.
3. Erbil’de yapılacak “Ulusal Kürt Konferansı”na Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt hareketlerinin temsilcilerinin davet edilmeleri! (Böylece Türkiye PKK ile aynı masaya da oturtulmuş olacak!)
Talabani’ye verilen çantayla birlikte, PKK’nın silahsızlandırılması propagandası üzerinden kamuoyu imal edilerek, Kukla Devleti normalleştirme ve resmi olarak tanıma sürecinde bir adım daha atılmış oluyordu!
Gülen cemaati: “yüreğimizdeki sınırlar kalktı”
Washington’un planları açısından 2009 kritik bir yıl olur da Fethullah Gülen, cemaatini harekete geçirmez mi?
Abant Platformu da bu amaçla bu yıl şubat ayında Irak’ın kuzeyindeki Erbil kentinde toplandı. “Kürt sorunu: Barışı ve kardeşliği aramak” adıyla düzenlenen toplantılara katılanlar, “hepimiz evimizdeyiz, hepimiz Kürt’üz” sloganlarıyla halay çekti ve ekranlara “yüreğimizdeki sınırlar kalktı” mesajları verdi. Platform yayımladığı sonuç bildirgesinde, “Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında münasebetlerin kurulmasını ve geliştirilmesini”; “sınırlardan geçişlerin kolaylaştırılmasını”; “Erbil’de Türk konsolosluğu, Ankara’da da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi temsilciliğinin açılmasını” talep etti. Sonuç bildirgesinde göze çarpan bir diğer önemli madde de, Erbil’de yapılması planlanan “Ulusal Kürt Konferansı”na katılım talep etmesiydi! (23)
PKK ve DTP modelleri
ABD planının bir parçası ama aynı zamanda hedefi de olan PKK ve DTP, Gül’ün çıkışıyla birlikte “çözüm” modelleri sıraladılar!
Önce DTP’li Ahmet Türk, “Kosova Modeli”ni önerdi. (24) Ardından PKK lideri Karayılan “İskoç Modeli” önerdi. İngiliz The Times Gazetesi’ne konuşan Karayılan, “Türkiye yerel parlamento kurmamıza izin versin” dedi! (25)
DTP bu model önerilerinin ardından 30 Mayıs 2009’da Diyarbakır’da, “Kürt sorununda demokratik çözüm modeli” paneli düzenledi. Panelde konuşan DTP Eşbaşkanı Emine Ayna, “Demokratik özerklik, İskoç modeli, federalizm ya da bağımsızlık, hepsinin tartışılması gerekir” dedi. DTP’li Hatip Dicle de, “demokratik özerklik projesi çerçevesinde Türkiye’nin üniter yapısını bozmadan 20-25 bölgeye ayrılması gerekir” tezini attı ortaya! (26)
DTP’li yetkililer bir yandan Gül’ü çıkışı nedeniyle destekliyor bir yandan da partilerine düzenlenen operasyonlar nedeniyle AKP ile TSK’yı suçluyorlar. Eşzamnlı olarak Almanya ve Fransa’da da PKK’ye karşı geniş çaplı operasyonlar yapıldığını da anımsatalım.
Planın hem parçası olmak hem de hedefi olmak, PKK ve DTP’de ikili yapılar oluşmasına da neden oldu. Bu ikili yapı nedeniyle birbirini yalanlayan açıklamalar yapılıyor, birbirine zıt gelişmeler sahneleniyor.
ABD – PKK görüşmesi ve Mahmur Projesi
Aksiyon dergisinde yer alan bir habere göre, Gül’ün “orkestra şefliği”nde, MİT Müsteşarı Emre Taner’in yürütücülüğünde ve PKK ile yapılan dolaylı görüşmelerde bir yol haritası belirlendi. Bu yol haritasına göre, PKK’liler Kandil’den Mahmur kampına inecek, oradan da silahsız olarak Türkiye’ye dönecek!
ABD-Gül planının 3. aşaması olduğu anlaşılan bu plan kapsamında ABD’li yetkililer ile Karayılan anlaşmaya da varmış.
Aksiyon dergisindeki habere göre NATO kimliği kullanan bir grup Amerikalı yetkili, Hasan Cemal-Karayılan görüşmesinden hemen önce Karayılan ile görüştü. Aliyareş kampında yapıldığı ve 3-4 saat sürdüğü belirtilen görüşmede PKK’nin belirlenen zamanlarda silah bırakması konusunda anlaşma yapıldığı vurgulanıyor.
Anlaşmaya göre PKK’liler BM yönetimindeki kampa inecek; mülteci statüsündeki Kürtler de belli aralıklarla Dohuk, Zaho, Erbil gibi Irak’ın kuzeyindeki kentlere dağıtılacak. Hakkari ve Şırnak’ta yaşayan Gori aşiretine mensup mülteciler ise 2009 sonuna doğru köylerine dönmeye başlayacak. Toplu geçişler sırasında, anlaşma gereği, 150 kadar PKK’li de, silahsız olarak Türkiye’ye girecek. (27)
Ancak PKK içinde Karayılan’ın bu anlaşmasına soğuk bakan yöneticilerin olduğu belirtiliyor. PKK içinde gittikçe derinleşen bir kriz var. Öyle ki, bu durum PKK’nin silahlı gücünü oluşturan HPG’nin askeri konsey toplantısı sırasında iyice su yüzüne çıktı. Karayılan, 5 yıldır HPG’nin komutanlığını yapan, Suriye uyruklu Feyman Hüseyin’i görevden aldı ve yerine kendisine yakınlığıyla bilinen yine Suriye uyruklu Nuettin Sufi’yi getirdi. (28)
ABD ile PKK pazarlığı yapılmaz!
Öte yandan Cumhurbaşkanı Gül’ün “tarihi fırsat”ı “kurumlar arası işbirliği” şeklinde tanımlaması, TSK’nın da “açılım” sürecine dahil olduğu yorumlarına yol açtı.
ABD’nin kukla devlet hedefinin, Türkiye’nin önündeki en büyük güvenlik sorunu olduğunu yıllardır tespit eden ve bu tehdide göre konumlanan Türk Ordusu’nun bugünden yarına yön değiştirmesi mümkün değil. Tali durumlar esası değiştirmez!
Ancak kimi gelişmeler, milli kesimler içinde kuşku da yaratıyor. Örneğin, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un ABD temasları, maalesef bir pazarlık görüntüsü içinde cereyan etti.
Türk Amerikan Konseyi’nde konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen’in sözleri oldukça dikkat çekici: “İlker, PKK konusunda benim üzerimde çalışıyor. Ben de Pakistan konusunda onun üzerinde çalışıyorum. Çünkü Türkiye'nin Pakistan ile çok iyi ilişkileri var. Ve Afganistan ile de çok iyi ilişkileri var”. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Türk Amerikan Konseyi’nin yıllık konferansında, Org. Mullen’dan önce konuşan Org. Başbuğ da, “PKK’yı bitirmek için özel bir noktadayız” dedi. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Org. Bağbuğ’un güvenlik temaslarıyla eşzamanlı olarak Ahmet Davutoğlu da siyasi temaslar yürüttü Washington’da…
Bu kapsamlı ziyaretlerin, Cumurbaşkanı Gül’ün Mayıs ayındaki Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretinin hemen arkasına gelmesi de “pazarlık” değerlendirmelerini güçlendirdi. Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ile yaptığı ikili görüşmenin ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Gerek ikili ilişkilerimizde, gerek çok taraflı ilişkilerimizde istişare içinde, ortak çalışma azmi içinde olduğumuzu tespit ettik. Özellikle Afganistan’ın istikrarına çok önem verdiğimiz ve bu konuda her türlü yardımı yapmamız gerektiği kanaatini paylaştık”
PKK’ye karşı ortak harekât
Haziran ayının başında yaşanan üç gelişme, hazırlıkları süren ortak bir kara harekâtının da sonbaharda yapılacağının ipuçlarını verdi.
a- Türkiye ile Irak arasında silahlı kuvvetleri kapsayan “Askeri Alanda Eğitim, Teknik ve Bilimsel İş Birliği Mutabakat Muhtırası” imzalandı. Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız ve Irak Genelkurmay Başkanı Yardımcısı Orgeneral Nasıer Abadi tarafından 9 Haziran’da imzalanan anlaşma, TSK’nın Irak ordusuna ağabeylik yapacağı şeklinde yorumlanıyor.
b- Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi 11 Haziran’da yaptığı açıklamada PKK konusunda “Elimizden gelen yardımı yapmaya hazırız. Ancak Irak'ın güvenlik kuvvetleri PKK terör tehdidini Kandil dağlarında gidip yok etmeye yeterli değildir. Bu konuda yeterli hazırlığı ve gelişmiş personeli yoktur” dedi. “PKK, ya silah bırakarak af dileyecek ya da Irak'tan çıkacak” diyen Haşimi şu sözleriyle bir ittifaka dikkat çekti: “Biz şu anda özel eğitimli, sınır ötesi işbirliğine de açık olabilecek birlikleri hazırlıyoruz. Koordineli çalışmayla başarılı olabileceğimizi biliyoruz. Kürt liderleri PKK'nin saldırılarına son verilmesi konusunda samimi. PKK'yi uyaracaklarına söz verdiler. Belirli bir aşama kat etmiş durumdalar”.
Türkiye ile Irak arasındaki güvenlik anlaşmasının 4. maddesi üzerinde anlaşmazlık bulunduğunu ifade eden Haşimi, “Ben bunun çözülebileceğine inanıyorum. Yürütülecek kara operasyonlarına ilişkin hassasiyetten kaynaklanıyor. TSK bizim topraklarımızda operasyon yapacağı zaman, Irak'tan buna nasıl izin verilecek? İki ülke, çekincesiz biçimde harekete geçebilmeli” diye konuştu. (29)
c- Türkiye-ABD-Irak üçlü mekanizmasının Erbil’deki karargahına Kuzey Irak yönetimi yetkilisinin de dahil edildiği belirtiliyor. Bu gelişmeyle birlikte kuzey Irak yönetiminin, Türk subaylarına, Behdinan başta olmak üzere kuzey Irak’ta PKK’yi izleme ve istihbarat toplama çalışmalarına kolaylık sağladığı vurgulanıyor. (30)
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “güneydoğu açılımı” yapması ve “genel af” demesi ile KYB Genel Sekreteri ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin bölgeye davetini kabul etmesi de bu ittifak kapsamında değerlendiriliyor.
Sonuç
Türkiye ABD’nin dayattığı “PKK’yi tasfiye karşılığında kukla devleti tanıma” planını maalesef kabul etmiştir. Plana direnecek tüm kesimlerin Ergenekon tertibi ile eli kolu bağlı hale getirilmesi de bu süreci ABD ve AKP lehine kolaylaştırmıştır. “PKK’yi tasfiye” havucu ve “kukla devlet” sopası, milli bir stratejiden yoksun Türk devletini parçalanmaya götürecektir!
Türk’ün ve Kürt’ün 90 yıl önce seçtiği “birlikte yaşama” projesi önündeki en önemli engel ABD’dir. Soruna ABD’yi atlayarak Barzani, Talabani ve PKK hedefli yapılacak her yaklaşım, Washington’un politikalarına hizmet edecektir. Kürt sorunu Türk sorunudur ve bu sorunun çözümü öncelikle antiemperyalist duruş gerektirir!
Kaynaklar:
(1) (Peyamner News Agency, 19 Nisan 2009)
(2) (Sedat Sertoğlu, Vatan Gazetesi, 24 Mayıs 2003)
(3) (Radikal, 11 Mayıs 2009)
(4) (Hürriyet, 12 Mayıs 2009)
(5) (Teke Tek, Kanal D, 16 Şubat 2004)
(6) (Yeni Şafak, 20 Haziran 2004)
(7) (Hürriyet, 6 Aralık 2005)
(8) (Ruşen Çakır, Vatan Gazetesi, 10 Şubat 2009)
(9) (Sabah, 28 Şubat 2007)
(10) (Milliyet, 5 Mayıs 2008)
(11) (Show TV, 15 Kasım 2008)
(12) (Cevdet Aşkın, Referans, 29 Aralık 2007)
(13) (Hasan Cemal, Milliyet, 5 Mayıs 2009)
(14) (Sabahattin Önkibar, Yeniçağ, 10 Mayıs 2009)
(15) (Hürriyet, 14 Ekim 2008)
(16) (NTV, 21 Ekim 2008)
(17) (CNNTurk, 13 Kasım 2008)
(18) (24 Mart 2009 tarihli günlük gazeteler).
(19) (Fikret Bila, Milliyet, 25 Mart 2009)
(20) (Taraf, 2 Mart 2009
(21) (Vatan, 11 Mayıs 2009)
(22) (Hürriyet, 22 Ekim 2008)
(23) (Zaman, 16 Şubat 2009)
(24) (Hürriyet, 13 Mayıs 2009)
(25) (Hürriyet, 26 Mayıs 2009)
(26) (ANF, 30 Mayıs 2009)
(27) (Aksiyon, Sayı:757, 8 Haziran 2009)
(28) (Sefa Mutlu, ASAM, 30 Nisan 2009)
(29) (12 Haziran tarihli ulusal gazeteler)
(30) (Cevdet Aşkın, 11 Haziran 2009)