NATO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NATO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2011 Pazartesi

ERDOĞAN’IN ABD’YE ÇIPALI FELSEFESİ

Daha önce Batı’ya seslenen ve “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çeken Başbakan Erdoğan, alışılageldik bir şekilde yine çark etti. Erdoğan, NATO Libya konusunda devreye girecekse Türkiye’nin bazı şartları olduğunu belirtti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir. Yer altı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil. Libyalı kardeşlerimiz, güçlü, istikrarlı, huzurlu bir geleceği inşa etmek için her türlü imkâna sahipler. Libya halkına bu fırsat tanınmalı, operasyon işgale dönüşmeden, Libyalıların kendi kararlarını vermeleri için fırsat tesis edinmelidir”.
LİBYA AÇILIMI
Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın oldukça felsefi olan bu “Libya Açılımı”nı üç adımda anlamaya ve kavramaya çalışalım:
1.. Görülmüştür ki, Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var” dediğinde, aslında rest çekmemiş, tersine gayet normal bir soru sormuş. Ve Erdoğan, bu sorusuna yanıtını da şimdi vermiştir ve demiştir ki, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir”.
2.. Erdoğan’a göre NATO bir tespit ve tescil kurumuymuş. NATO Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil için oraya girmeliymiş. Ki anımsayınız, Başbakan Erdoğan, daha önce de NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti. Demek o zaman da, NATO’yu, Kuzey Irak’ın Irak’a değil, Kürdistan’ın Kürtlere ait olduğunu tespit ve tescil etmesi için davet etmiş! Ki Erdoğan, 1 Mart 2003 öncesi de, yine NATO’yu, yani ABD ve İngiltere’yi, Türkiye’nin güneydoğusuna yerleştirmek için TBMM’de milletvekillerine baskı uygulamıştı. Acaba o zaman NATO (ABD-İngiltere) neyi tescil edecekti?
3.. Erdoğan’a göre NATO’nun operasyonu işgale dönüşmemeliymiş. İşte burası Libya Açılımı’nın en önemli noktasıdır. Bu noktayı en iyi anlayan Kemal Kılıçdaroğlu, Batı’nın Libya’ya müdahalesini ve AKP’nin tutumunu doğru bulduğunu söylemiş ve “yapılan operasyonun, kan dökülmeden gerçekleşmesini istiyoruz” demişti. Anlaşılıyor ki, kan dökmeyen ve işgale dönüşmeyen tipteki bir operasyon, olabiliyormuş(!)
ERDOĞAN’IN “U” DÖNÜŞLERİ
Şimdi gelin Erdoğan’ın, Libya’ya NATO müdahalesiyle ilgili bu iki açıklamasını, geçmişteki açıklamalarını anımsayarak, birlikte değerlendirelim:
Erdoğan Davos’ta “one minute” demiş ve Şimon Peres’in şaşkın bakışları arasında “bir daha da Davos’a gelmem” diyerek salonu terk etmişti. Erdoğan diğer salona geçtiğinde, “Ben one minute’i Peres’e değil, moderatöre dedim” demişti! “Bir daha da Davos’a gelmem” diyen Başbakan Erdoğan, iki yıl sonraki Davos’a katılmıştı!
Başbakan Erdoğan, Genel Sekreterliği gündeme gelen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen’e “Danimarka’da Müslüman karşıtı karikatürlere engel olmadığı” için karşı çıkmıştı! Rasmussen, bir hafta sonra NATO Genel Sekreteri olduğunda, Başbakan Erdoğan “istediğimizi aldık” demişti!
NATO’nun Lizbon Zirvesi öncesinde, füze kalkanıyla ilgili şart koşan(!) Başbakan Erdoğan, “komuta bizde olacak” demişti. Erdoğan, zirveden sonra yaptığı ilk açıklamada, “komuta NATO’da olmalıdır” demişti!
Örnekleri artırmak mümkün…
EKSEN KAYMADI
Erdoğan’ın açıklamalarını doğru okuma kılavuzunun başına, mutlaka iktidarını Washington’a borçlu olduğu maddesini ve BOP Eşbaşkanı olduğu maddesini ekleyiniz.
Aksi takdirde “eksen kaydı” sanıp, Kılıçdaroğlu gibi gidip Erdoğan’ı Brüksel’e şikâyet edersiniz!

Mehmet Ali Güller
21 Mart 2011

26 Ekim 2010 Salı

YENİ NATO KONSEPTİ VE FÜZE KALKANI SİTEMİ

NATO, 7. stratejik konseptini 19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da kabul edecek. 1999 tarihli 6. konseptin ardından, 2009 yılında eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın başkanlığındaki 12 kişilik “uzmanlar grubu” tarafından hazırlanan ve Nisan 2010’da NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’e sunulan konsept, 2020 yılına kadarki dönemi kapsıyor.
YENİ KONSEPT: ORTAKLIĞIN KAPSAMINI GENİŞLETMEK
Yeni konseptin en belirgin özelliği “ortaklık ilişkisinin kapsamını genişletmek” ve “kolektif savunmayı yeniden belirlemek” şeklinde önüne koyduğu hedeftir. Yeni Konsept (NATO 2020: Assured Security; Dynamic Engagment) üyelerinden “sadece askeri kapasiteleri ile değil, kriz planlaması, tatbikatlar, askeri kuvvetlerin hazırlanması ve lojistik hususların katılımları” ile de ortak savunmaya katkıda bulunmalarını istiyor.
Yeni konsept, Kafkaslar ve Balkanlar’ın kırılgan olduğunu; Rusya’nın olaylara bakışının NATO’dan farklı olduğunu; Ortadoğu’daki aşırılıkçı şiddetin, Arap-İsrail gerginliğinin ve İran’ın tavrının NATO güvenliğini etkilediğini; Hindistan-Pakistan gerginliğinin Asya’da, Kuzey Kore’nin de Asya-Pasifik bölgesinde istikrarsızlığın kaynağı olduğunu; Afrika ülkelerinin NATO’dan yardım talebinde bulunabileceğini belirterek, hem tehdit algılamalarını hem de görev bölgelerini ilan etmiş oluyor!
Yeni konseptin ruhunu tek cümlede özetlemek gerekirse; ABD, “yeni NATO” ile güdümünden çıkan müttefiklerini “alan dışı” görevler üzerinden yeniden kontrol etmeyi hedefliyor!
“Tek başına” kazanamadığını gören ABD, Irak savaşı sırasında bozulan müttefikleriyle ilişkilerini, Bush sonrası Obama ile birlikte “iyileştirme” kararı almıştı.
FÜZE KALKANI, YENİ KONSEPTİN BİR UNSURU
İşte Türkiye’ye yerleştirilmesi hedeflenen “Füze Savunma Sistemi” de bu yeni konseptin en önemli unsurlarından biridir. Yeni konsepte göre “aşamalı uyarlanabilir yaklaşım” adı verilen sistem, en uzak üye ülkeden başlayarak ABD’ye kadar sırasıyla kurulacak!
Sistem, ortada bir emare olmasa da, açıkça İran’dan yönelecek tehdit gerekçe gösterilerek inşa ediliyor. Ancak NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin asıl tehdit algıladığı kuvvet Çin’dir. Çünkü yeni dönemde İran’ı arkalama işini Rusya yerine Çin üstlenmiştir.
İstediği askeri başarıyı kazanamayan, ekonomik inişe geçen ve siyasi yenilgiler alan ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarısını “Irak’ın kuzeyi ile güney Kafkasya’yı, Türkiye, Rusya ve İran arasında sorunlu hale getirmeye” indirgemiş durumda. ABD, bu yolla hem bölgeye sürekli müdahale edebilmeyi hem de Çin’in bölgede etkinliğinin artmasını frenlemeyi umuyor.
ABD’nin endişe skalasında, Türkiye-Çin askeri tatbikatları gibi, Türkiye ve Rusya’nın Karadeniz Savunma Gücü oluşturması gibi, geleceği şekillendirecek gelişmeler, en tepede yer alıyor artık!
FÜZE KALKANININ HEDEFLERİ
ABD Türkiye’ye yerleştirmeyi istediği füze kalkanı ile birkaç hedefi gerçekleştirmeyi hesaplıyor. Bunlar, birincisi esas hedef olmak üzere, önem sırasına göre şöyledir:
1.. Türkiye’nin hem İran hem de Çin ve Rusya ile gelişen ilişkilerini baltalamak; dahası karşı karşıya getirmek! ABD, AKP’ye rağmen ekseni doğuya kayan Türkiye’yi, bu yolla Atlantik’e çapalamayı planlıyor.
Washington’un Ankara’dan gelen “İran bizi tehdit etmiyor” şeklindeki kalkan aleyhtarı görüşlere karşı argümanı, daha doğrusu tehdidi ise “İsrail İran’a saldırırsa, İran İncirlik’i vurur” şeklinde.
2.. ABD, füze kalkanı ile güdümünden çıkan AB’yi yeniden kontrol etmeyi hedefliyor. İran füzelerine karşı AB’yi koruyan ABD, İran’a savaş açtığı takdirde, Irak saldırısında alamadığı desteği AB’den isteyebileceğini düşünüyor.
3.. ABD, Türkiye’nin doğusuna yerleştireceği kalkan ile Ortadoğu’daki kukla devletlerini korumayı hedefliyor. İsrail ile Kuzey Irak’taki ikinci İsrail’in güvenliğini, Türkiye’deki kalkan sağlayacak.
4.. ABD, İran’ı gerekçe göstererek, Sünni Arap bloğu oluşturmayı hedefliyor. Washington, bu bloğa geçen aylarda yaptığı 60 milyar dolarlık silah satışı gibi kontratları da çoğaltmayı hesaplıyor.
AKP NE YAPACAK?
Füze Kalkanı, AKP’nin en büyük kâbusu durumda.
Çünkü AKP, kalkanı kabul ederek, çizmeye çalıştığı İsrail karşıtı imajı paramparça edecektir. “İsrail’i İran’a kaşı AKP kalkanı koruyor” propagandası, Haziran 2011 seçimlerinde AKP’yi yenilgiye götürür! Kalkanı onaylamak, “komşularla sıfır soruna” dayalı AKP dış politikasının da iflası demektir.
Öte yandan AKP, siyasi varlığının dayanağı olarak da ABD talebine evet demek zorunda!
NATO ÜYELİĞİ SORGULANMALI
AKP’nin vereceği karardan bağımsız olarak Türk Devleti artık NATO üyeliğini sorgulama göreviyle karşı karşıyadır. Füze Kalkanı bu gerçeği bir kez daha önümüze getirmiştir. Çünkü NATO ile Türkiye’nin tehdit algılaması bambaşkadır. Dahası, Türkiye NATO’nun aslında hedefindedir.
Anımsatalım:
ABD’nin dış politika mimarlarından ve üst düzey diplomatlarından Richard Holbrooke, 2006 yılında, Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırladı. Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savundu!
Yani ABD’ye göre Türk Ordusu ile NATO’nun hedefleri karşı kaşıyaydı!
Holbrooke’un planı dört yıl sonra gündeme geldi. Başbakan Erdoğan 28 Haziran 2010 günü, G-20 toplantısı için bulunduğu Toronto’da, ABD Başkanı Obama ile baş başa görüştükten sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısı yaptı!
Yani Türk Ordusu’nun hedefleri ile AKP’nin hedefleri de -tıpkı NATO’yla olduğu gibi- aslında karşı karşıyaydı!

Mehmet Ali Güller
26 Ekim 2010

7 Temmuz 2010 Çarşamba

KÜRDİSTAN’I KİM KORUYACAK: TSK MI, NATO MU?

Erdoğan’ın Toronto’da ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmeden sonra “Kuzey Irak’a NATO” çağrısında bulunmasının ardından yeni bir öneri daha geldi.
“Çuvalcı komutan” olarak bilinen Irak’taki ABD güçlerinin komutanı Ray Odierno, “Kuzey Irak’a BM Barış güçlerinin konuşlandırılabileceğini” söyledi.
Erdoğan’ın NATO çağrısı ile ABD’nin BM Barış gücü çağrısı arasında Washington odaklı bir paralellik, daha doğrusu bir bütünlük var. Yani NATO ve BM önerilerinin iki ayrı düzlemde tek bir anlamı var. Bu düzlemlerden birincisi ABD’nin Kuzey Irak Planı düzlemidir; ikincisi de ABD’nin yenilgi ve geri çekilme düzlemidir.
1.. “ABD’NİN KUZEY IRAK PLANI” DÜZLEMİNDE NATO/BM ÇAĞRISI
Erdoğan’ın Kuzey Irak’a NATO çağrısının bir hükümet çağrısı olmadığının, bir devlet politikası haline getirildikten sonra yapıldığının altını çizelim öncelikle.
Konu önce Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ tarafında 21 Haziran’daki İpekyolu 2010 – General ve Amiral Semineri’nin açılış konuşmasında dile getirilmişti: “NATO’nun sadece coğrafi alanın sınırları içerisinde hareket etmekle yetinmeyip üye ülkelerin kolektif güvenlik çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde de aktif olması gerekmektedir”.
Ardında yapılan 24 Haziran tarihli MGK toplantısında da gündeme geldiği anlaşılan konu, Erdoğan tarafından 28 Haziran’da Toronto’da bir çağrıya dönüştürülmüştü.
“Kuzey Irak’a NATO çağrısı” konusu daha önce de gündeme gelmişti. O zamanki öneriyi daha etraflı aşağıda inceleyeceğiz ama yeri gelmişken belirterek geçelim: O tarihte Başbakan Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı olan Ahmet Davutoğlu, “Kuzey Irak’a NATO askeri gönderilmesine karşı olduklarını” söylemişti. (Yeni Şafak, 10.2.2007)
HOLBROOKE PLANI
Bu konudaki ilk somut öneri, ABD’nin şimdiki Afganistan-Pakistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke tarafından 2006 yılında yapıldı. NATO’nun Riga Zirvesi öncesinde “NATO’nun yeniden keşfi” başlıklı bir rapor hazırlayan Holbrooke, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücü konuşlandırmak olduğunu” savunmuştu! (Hürriyet, 21 Kasım 2006)
Holbrooke’un Alman Marshall Fonu Yöneticisi Ronald D. Asmus’la birlikte kaleme aldığı raporda Kuzey Irak’a yerleştirilecek NATO askerlerinin yararları şöyle sıralanmıştı: “Türkiye’de Güneydoğu’ya sürekli saldırılarda bulunan PKK terör örgütünün ortadan kaldırılması için Kuzey Irak’ın işgalinden açıkça söz edenler var. Bu riski azaltmanın en iyi yolu Kuzey Irak’a NATO gücü konuşlandırmak. Böyle bir konuşlandırma diğer bazı amaçlara da (hangi amaçlar? – YN) hizmet edebilir. Kürt liderlerle yapılacak bir anlaşma PKK’yı sınırlandırır. Bu, Türkiye’nin askeri operasyonunu önlemenin en iyi yoludur. İkinci olarak NATO askerleri Irak’taki iç savaşın hala barış içinde olan, istikrarlı ve yarı demokratik parçasına, Kuzey Irak’a yayılmasını önler”.
NATO gücünün ayrıca gerektiğinde ülkenin diğer bölgelerinde kullanılmak üzere tutulabileceği belirtilen raporda, benzer operasyonların Kuveyt’ten yapılmasının daha zor olacağına dikkat çekilmiş. Raporda, Irak’ın kuzeyine yerleştirilecek NATO gücünün son yararı olarak, “ABD Başkanı Bush’a Irak’ı tamamıyla gözden çıkarmadığı yolunda siyasal bahane sağlaması” sayıldı.
Ne kadar açık değil mi? Somutlarsak, Holbrooke ve Asmus “birincisi Türkiye’nin Kürdistan’ı imha etmek üzere Kuzey Irak’a girmesini engellemek için, ikincisi Arapların Kürdistan’a saldırısını engellemek için, üçüncüsü ABD’nin Kürdistan üzerinden bölge ülkelerine saldırabilmesi için, dördüncüsü de bölgede bulunma bahanesini sürdürebilmek için” NATO’nun Kuzey Irak’a yerleştirilmesini savunuyor!
NATO zirvesi için hazırlanan bu plan, bir başka gerçeği daha somut olarak göstermektedir. ABD, “Türkiye Kuzey Irak’a girmesin diye NATO’yu Kuzey Irak’a sokmayı” planladığına göre, NATO ve Türkiye’nin amaçları, hedefleri birbirinin tamamen zıddıdır. Dolayısıyla ABD ile Türkiye’nin de ulusal çıkarları tamamen karşı karşıyadır.
TSK’NIN KUZEY IRAK’A GİRMESİ ABD İÇİN EN BÜYÜK TEHDİTDİR
Dikkat edilirse ABD Planı’ndaki ilk madde en önemli maddedir ve diğer üç maddenin gerçekleşebilmesi bu maddeye bağlıdır! ABD, TSK’nın bölgeye (ama bu hedefle) girmesini kendisine yönelik en önemli tehdit olarak algılamaktadır. Öyle ki, ABD Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki bir Tugay’lık mevcudiyetini ortadan kaldırabilmek için çatışmayı da göze alarak, 11 Türk askerinin başına çuval geçirmişti.
ABD ile Türkiye arasında adı konulmayan ama 20 yıldır süren bir “Kuzey Irak Savaşı” yaşanmaktadır. 2002 bu savaşın Ankara aleyhine Washington lehine dönüşen ikinci dönemidir.
O dönemde Türkiye bu tehdit karşısında iki devlet politikası belirlemişti. Birincisi uluslararası ölçekte “Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini” savunmak; ikincisi de ABD’den önce bölgeye girmekti!
2003’te ABD’nin Irak’ı işgal edeceğinin belirmesi, Türk Devleti’ni 2002 sonbaharında “Irak’ın kuzeyini işgal” planına sevketti. Böylece ABD’den önce bir oldubittiyle bölgeye girilecek ve ABD’nin Kukla Devleti’ne engel olunacaktı. Üstelik “işgal” Irak’ın toprak bütünlüğünü doğrudan savunduğundan, bölge ülkelerinden de tepki görmeyecekti. Bu konuda da gerekli anlaşmalar yapılmıştı.
Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılması tartışmaları da tamamen bu planla ilgiliydi. ABD “Ecevit hükümetini düşürerek, Türk Ordusu’na darbe yaparak ve AKP’yi iktidara taşıyarak” Türkiye’nin bu planını boşa çıkardı!
ABD’nin çok tartışılan 1 Mart tezkeresi de tamamen bununla ilgiliydi. ABD kuzeyden cephe adı altında, aslında kukla devletle Türk Ordusu arasına girmeyi hesaplıyordu. Böylece Kukla Devleti Türk Ordusu karşısında doğrudan muhafaza edebilecekti.
Tam bu noktada şu gerçeğin altını çizelim: ABD, Türk Ordusu’nun bölgedeki varlığına, kukla devleti imha hedefi olmadığı takdirde, her zaman evet demiştir. TSK Türkiye adına değil de ABD adına her zaman bölgede görev yapabilir! Kukla Devlet’e karşı olmayan hatta İran’a karşı Kukla Devleti savunacak bir TSK, ABD’nin her zaman bölgede görmek istediği bir ordudur! ABD 90’ların ortalarında itibaren “hizadan çıktığı” tespitini yaptığı TSK’ya karşı 2002’den beri boşuna tertip ve operasyon yapmıyor! Ergenekon tertibinin birinci amacı Türk Ordusu’nun Kukla Devlet direncini kırmaktır! ABD’nin PKK’yı kimi zaman “havuç” kimi zaman sopa “olarak” kullanmasının da nedeni budur!
Sonuç olarak, Erdoğan’ın ve General Odierno’nun 4 yıl sonra “NATO ya da BM askeri” çağrısı yapması, Holbrooke’un 4 yıl önceki planlamasıyla tam uyumludur.
2.. “ABD’NİN GERİ ÇEKİLMESİ” DÜZLEMİNDE NATO/BM ÇAĞRISI
Özellikle General Odierno’nun çağrısı, meselenin bir diğer yüzü olan ABD’nin yenilgi içine girmesi ve bununla doğru orantılı olarak geri çekilme-kuvvet azaltma takvimi uygulamasıyla ilgilidir. Gerek Irak’taki gerekse Afganistan’daki yenilgisinden bir çıkış aramakta olan ABD, uluslararası koalisyon oluşturabilmeyi güçlü bir seçenek olarak değerlendirmektedir.
ABD, geri çekilirken boşalttığı alanın “ikna” edebilirse TSK tarafından, “ikna” edemezse NATO/BM askerleri tarafından doldurulmasını savunmaktadır.
Denklemden görülebileceği gibi aslında konu yine dönüp dolaşıp TSK’ya endekslenmektedir. NATO ve BM askeri önerisi, -tıpkı PKK gibi- TSK’nın Kukla Devlet direncini kırmakta bir sopa vazifesi görmektedir.
Çünkü Kukla Devlet’in yaşayabilmesi Türkiye’ye, yani Türk Ordusu’na bağlıdır. Kukla Devlet Türkiye’ye doğru girebildiği, konfederal bir yapı oluşabildiği, yani Büyük Ortadoğu’nun bir “alt-bölgesel düzlemi” geliştirilebildiği oranda ABD hedefini başaracaktır.
Ancak, ABD’nin “21. Yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapabilme hedefi, Orta Asya’dan başlayarak püskürtülmektedir.

Mehmet Ali Güller
7 Temmuz 2010

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gül, Rasmussen’e neden “evet” demiş?!

Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı hiçe sayarak neden Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne “evet” dediğini açıklamış!
Bu açıklamayı Türk basını yerine New York Times yazarı Roger Cohen’e yapan Gül şöyle diyor: “Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”.
New York Times’tan öğrendiğimize göre Obama Gül’e, “Rasmussen İslam dünyasıyla çok yakın bir diyalog kuracak, aynı zamanda hareketlerinde çok dikkatli olacak” garantisi vermiş.
Hatırlayalım:
NATO Genel Sekreterliği seçimi öncesi Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla kırmızı bir çizgi çekmiş ve Rasmussen’in adaylığını veto edeceklerini açıklamıştı. Abdullah Gül ise Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla, bu kırmızı çizgiyi yok saymış, deyim yerindeyse Erdoğan’ı dünyanın gözü önünde hiçe sayarak, Rasmussen’e evet demişti.
Türkiye bir yandan Başbakanı ve Cumhurbaşkanı’nın ikili yönetim sergilemesiyle dünyaya kötü bir görüntü vermiş, bir yandan da “at pazarlığı”yla yine gündem konusu olmuştu.
Pazarlığa göre; Rasmussen “evet” karşılığında İslam dünyasından özür dileyecek, kendisine bir Türk yardımcısı seçecek ve NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi de Türk olacaktı!
Ancak eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, özür dilemek şöyle dursun, İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatürleri ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirdi. Medeniyetler İttifakı 2. Forumu kapsamında İstanbul’da konuşan Rasmussen, attığı bu golle yetinmedi. Rasmussen, kendisine Türk yardımcı yerine de, Danimarka’nın eski Ankara Büyükelçisi’ni seçti!
Öte yandan pazarlığın üçüncü konusu olan “NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi”nin Türk olması da alınan bir taviz değil! Operasyonel asker göndermeye direnen Türk Devleti’nin iradesini kırmak için daha önce Hikmet Çetin zaten NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi seçilmişti. Yani Rasmussen’e “evet”in karşılığında önerilen 3. teklif bir kazanım değil, tam tersine Türk Devleti’ni “Yeni NATO” siyasetine mahkum etmenin aracıdır.
Dönelim Gül’ün Rasmussen’e neden “evet” dediğiyle ilgili açıklamasına:
“Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”
Bu mudur Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika ölçütü?
ABD Devlet Başkanı’nın başarısına göre mi tayin ediyoruz dış politikamızı?
60 yıllık Küçük Amerika sürecinin geldiği boyut, Obama’nın başarılı olması için politika belirlemeye kadar düşmüş müdür?
Abdulah Gül 2004’te Powell ile imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmasını Cumhurbaşkanı sıfatıyla –daha büyük yetkiyle- sürdürmektedir.
Gül’ün Irak’ın kuzeyine “Kürdistan” demesi, Erivan’a maç izlemeye gitmesiyle başlattığı Ermenistan’la “ABD’nin normalleşme planı”nı uygulaması aynı anlaşmanın maddelerindendir.
Türk devleti büyük güvenlik problemleriyle karşı karşıyadır!

Mehmet Ali Güller
4 Mayıs 2009

30 Nisan 2009 Perşembe

ABD’NİN YENİ NATO ve AVRASYA HESABI




GİRİŞ
ABD, Büyük Ortadoğu’da yaşadığı geri çekilmeleri telafi etmek için, aslında Bush döneminde başlattığı “NATO’yu devreye sokma politikasını” olgunlaştırarak Obama döneminde yürürlülüğe soktu.
ABD, bu dönemde NATO’yu tıpkı 1991 öncesinde olduğu gibi yine “saldırı” ve “denetleme” aracı olarak değerlendirecek. 2001 yılından beri doğuya ve güneye doğru genişlemeyi sürdüren NATO, 60. yılında 28 üyeli hale gelerek, “küresel bir askeri aygıt” misyonunu hedefliyor. ABD, NATO’yu genişleterek ve Afganistan’da olduğu gibi “alan dışı”na çıkartarak, Rusya’yı güneyden kuşatma ve Çin’e uzanmayı planlamaktadır.
ABD Irak’tan kademe kademe çekilerek Baltık devletlerinden başlayıp Doğu Avrupa devletleri, Karadeniz devletleri (Batıda Romanya ve Bulgaristan, güneyde Türkiye, kuzeyde Ukrayna ve doğuda Gürcistan), Afganistan-Pakistan hattı ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne üsler vasıtasıyla yerleşmeye çalışmaktadır. Washington bu hattı sağlamlaştırdığı oranda, hem Rusya’yı kuşatmış, hem Çin’e uzanmış hem de bu iki kutup devlet arasına kama gibi girmiş olacak.
Bush döneminde büyük yenilgiler alan ABD Projesi, Obama’nın ilk aylarında da Özbek ve Kırgız hükümetlerinin Rusya’yla ittifak yaparak ABD üslerini kapatması nedeniyle bir yenilgi daha aldı. ABD bu hatta yığınak yapmak istediği için kademe kademe Irak’tan çekilecek, Bush döneminde üstüne gittiği İran’a karşı sertlik politikalarından vazgeçip ilişki yolları arayacak ve İsrail’i Filistin konusunda kısmen frenleyecek.
ABD’nin Baltık Devletlerinden başlayarak Orta Asya’ya uzatmak istediği hattın ağırlık merkezini ise Afganistan ve Pakistan oluşturacak. (1)
Ekonomik krizle boğuşan ABD’nin bu zorluktaki Avrasya hesabını hayata geçirebilmek için kullanacağı aygıt ise NATO’dur; daha doğrusu “Yeni NATO”dur. ABD’nin, yeni NATO’yla başarıya ulaşmasının yolu ise 3 devletle ilişkisine bağlıdır.
1. AB ile ortaklık.
a. Washington, AB’nin çıkarlarının son tahlilde Batı ittifakı içinde olduğuna Brüksel’i ikna etmek zorunda.
b. Fransa’nın NATO’ya dönüşüyle Avrupa Ordusu kurulması projesi bir kez daha rafa kaldırıldı.
c. ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi, NATO ilişkileri içerisinde 1991 öncesinde olduğu gibi yine denetim altında tutacak.
d. ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi derinleşmek yerine genişlemeye zorlayacak. Washington AB içine daha çok Truva Atı yerleştirmeyi ve AB’nin bağlarını zayıflatmayı amaçlıyor.
2. Türkiye ile “model ortaklık”.
a. Washington Irak’tan çekilirken Kuzey Irak’ta kurduğu devleti, Türkiye’nin himayesine kabul ettirmeye çalışacak. ABD bu plan için yıllarca kullandığı PKK’yı da “kısmen” tasfiye edecek.
b. ABD Baltık devletlerinden başlayarak Orta Asya’ya uzanan hattın en önemli bileşeni olan Türkiye’yi, “Rusya-Çin-İran” seçeneğinin oluşmaması koşullarını sağlamamaya zorlayacak. İç politik baskı aracı olarak NATO geleneksel rolünü yeniden oynayacak. ABD Ankara’yı NATO-Gladyo aracılığıyla denetim altında tutmaya çalışacak.
3. Rusya ile çatışma konularında ısrar etmeme ve bekleme.
a. ABD Ukrayna’yı NATO’ya üye yaparak Rusya’yla direkt karşı karşıya gelmektense, Ukrayna’nın öncelikle AB’ye üye olmasını bekleyecek.
b. ABD “Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurma” projesi için fırsat kollayacak.
c. ABD Gürcistan için de Kafkas dengelerini lehe çevirme politikalarına devam edecek.
d. ABD NATO-Rusya Konseyi’ni yeniden canlandıracak.

“AMERİKAN LİDERLİĞİNİ YENİLEMEK”
NATO’nun yeni dönem stratejisini ya da “Yeni NATO”yu analiz etmeye yarayacak en önemli belgelerden biri ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın, Foreign Affairs’in Temmuz/Ağustos 2007 sayısında yayınlanan “Amerikan liderliğini yenilemek” başlıklı makalesidir.
Obama bu makalede, Washington’un (NATO’nun) yeni dönemde uygulayacağı politikaları genel hatlarıyla özetlemiştir. Daha doğrusu ABD Devleti bu makalede, Bush’la erozyona uğrayan “ABD’nin küresel liderliğini” yeniden canlandırmanın yol haritasını çiziyor.
Obama, “tehditlerin küresel terörden, haydut devletlerden ve ülkelerini kontrol edemeyen zayıf devletlerden geldiğini” belirtiyor ve “bu tehditlerin varlığının aslında ABD liderliğine çağrı olduğunu” savunuyor. (2)



“ABD’NİN DİKKATİNİ BÜYÜK ORTADOĞU’YA YÖNELTMEK”
Clinton Doktrini’nin devamı niteliği taşıyacak Obama’lı dönemde, “Washington’un önceliği Irak savaşını sona erdirmek ve ABD’nin dikkatini Büyük Ortadoğu’ya yöneltmek”! Obama “Irak’tan çekilmenin ve bu ülkede iyi kötü bir çözüm bulunmasının ABD’nin Büyük Ortadoğu’daki diğer planları için hayati olduğunu” savunuyor. (3)
Obama, “yeni dönemde askeri gücü savunma amaçlı durumların dışında, küresel istikrarın temin edilmesi için de kullanmanın gerekebileceğini” belirtiyor ve “bu durumda uluslararası desteğin sağlanması gerektiğinin şart olduğunu” vurguluyor. (4)



“YENİDEN ANTİ-KOMÜNİST İŞBİRLİĞİ”
Obama, bu noktada “yeni dönem ABD/NATO politikalarının merkezinde Afganistan ve Pakistan’ın olacağını, Keşmir ve Peştun krizlerini çözme çabası göstereceklerini” belirtiyor. “Diplomatik çaba ve girişimlerin yanında askeri yöntemlere de ağırlık verileceğini” söyleyen Obama, Washington’un “Soğuk Savaşı kazanan anti-komünist işbirliğine benzer bir oluşumu” hayata geçireceğini ve “Cibuti’den Kandahar’a kadar saldırıya hazır bir şekilde konuşlanacak güçlü bir askeri oluşum kurmayı” hedeflediğini belirtiyor. Obama “Küresel Amerikan Liderliği için yeni ittifaklar, ortaklıklar ve kurumlar kurmayı” hedefliyor. (5)


YENİ NATO İLE YENİ YÖNTEMLER
3-4 Nisan 2009 tarihli son NATO Zirvesi, NATO’nun “Yeni NATO”ya dönüştürülmesinin karara bağlandığı bir zirve oldu. Yeni NATO “Stratejik Kavram” ve “Kapsamlı Yaklaşım” adını taşıyan iki yeni konsept çerçevesinde dönüştürülecek. “Stratejik Kavram” konsepti, Yeni NATO’nun yeni ilgi alanlarını, tehdit algılamalarını ve misyon anlayışını belirliyor. “Kapsamlı Yaklaşım” konsepti ise “askeri yöntem dışında başvurulacak siyasi, ekonomik ve sosyal yöntemleri” belirliyor. Sami Kohen, bu iki projenin olgunlaştırılmasıyla, “eskisinden farklı, günün koşullarına uygun yeni bir NATO’nun ortaya çıkacağını” belirtiyor. (6)



YENİ NATO VE YENİ(DEN) ORTAKLIKLAR
ABD’nin AB, Türkiye ve Rusya ile olumlu-olumsuz ilişkileri, hesaplarının gerçekleşip gerçekleşmemesini gösterecek.
1. ABD/YENİ NATO – AB ORTAKLIĞI
ABD’nin AB ile ilişkisi iç içe geçmiş halkalar şeklindedir. ABD’nin Yeni NATO üzerinden AB ile kurduğu ilişki hem AB lehine hem aleyhine cereyan etmektedir.
Clinton’un “AB’nin ABD yararına genişletilmesi” politikası Obama döneminde de sürecek. Clinton, NATO’nun genişlemesi konusunda “NATO’yu 1999 yılından başlayarak genişletmeliyiz. Böylece bir zamanlar düşmanımız olan ülkeler müttefikimiz olacaktır... Genişletilmiş NATO, Amerika için iyidir” demekteydi. (7) Obama döneminde bu politika daha da teşvik edilecek.
ABD’nin en önemli dört politika yapım kurumu tarafından hazırlanan “İttifakın yeniden doğuşu: 21. Yüzyıl için Atlantik Sözleşmesi – Washington’un NATO Projesi” başlıklı kapsamlı raporda, ABD ve AB’nin NATO üzerinden birbirine yeniden bağlanması-çapalanması gerektiği belirtiliyor. (8)
a. ABD’nin tek kutuplu dünya politikasına karşı çıkan Almanya-Fransa merkezli AB, son 10 yıl içinde belirlediği coğrafyaya kadar genişledi. Brüksel, son dönemde de genişlemeyi bırakıp derinleşmeyi/entegrasyonu önüne görev koydu.
ABD’yle Ortadoğu konusunda çıkar çatışması yaşayan AB, hem Irak konusunda Washington’u yalnız bıraktı hem de başta enerji olmak üzere önemli bazı konularda Rusya’yla yakınlaştı.
Washington, Avrasya’ya hakim olmak için AB ile ortaklık kurmak ve AB’nin çıkarlarının son tahlilde batı ittifakı içinde olduğuna Brüksel’i ikna etmek; geleneksel anti-komünist (şimdi de anti-Avrasya) ittifakı hayata geçirmek zorunda.
b. Washington, 1999 yılından beri “Avrupa Ordusu” kurmaya çalışan AB’nin karşısına şimdi de “Yeni NATO” engeli çıkardı. ABD, Avrupa Ordusu’nu engellemek için NATO’yu AB içinde daha da genişletiyor. ABD, 60. yıl zirvesinde Hırvatistan ve Arnavutluk’u da NATO saflarına katarak 28 üyeli bir yapı oluşturdu. Avrupa’da genişleyen NATO, bir kez daha “Avrupa Ordusu” arzusunun önüne geçti.
“NATO’yu genişleterek” ABD’nin etki alanını büyütmek isteyen Barack Obama, 60. Yıl zirvesinden hemen önce Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile yaptığı görüşmenin ardından AB’ye şu önemli mesajı verdi: “Avrupa’nın savunma yeteneklerini güçlendirmesini bekliyoruz… Biz Avrupa’nın patronu olmak istemiyoruz, Avrupa ile ortak olmak istiyoruz. Avrupa savunma alanında ne kadar daha güçlü olursa, bugün yüz yüze kaldığımız ortak sorunlara karşı daha uyumlu hareket edebiliriz.” (9)
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, De Guelle’nin 1966’da NATO’nun askeri kanadından çıkardığı Paris’i yeniden NATO’nun askeri kanadına döndürdü! Fransa’nın bu hamlesine, savunma harcaması yapmak istemeyen ve NATO güvencesinden memnun olan bazı AB ülkelerinin tutumu da eklenince, Almanya “Avrupa Ordusu” kurma konusunda yalnız kalmış oldu.
Avrupa Parlamentosu’nda 19 Şubat 2009 tarihinde alınan “AB güvenliğinde NATO’nun rolü” konulu karar AB’yi NATO’ya sıkı sıkı bağlamıştır. Gelişme, Le Monde Diplomatique’de şöyle değerlendirilmiştir: “Askeri gücü olmayan Avrupa Birliği ‘havlayan, ama ısırmayan bir köpek’ haline getirilmiştir. (10)
c. NATO’nun “savunma/saldırı örgütü” olmasının ötesindeki başat özelliği yani üyesi olan devletleri ABD adına denetim altında tutma görevi, Obama’lı yeni dönemde tekrar hayata geçiyor. Washington, yeni dönemde de NATO aracılığıyla AB’yi denetim altında tutmaya çalışacak.
d. ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi derinleşmek yerine genişlemeye zorlayacak. Washington AB içine daha çok Truva Atı yerleştirecek ve AB’nin bağlarını zayıflatacak.
ABD, tüm AB ülkelerini NATO’ya alacak ve NATO’ya almak istediği tüm ülkeleri de AB’ye tam üyelik ya da imtiyazlı ortaklık şeklinde yerleştirmeye çalışacak.



2. ABD/YENİ NATO – TÜRKİYE İLE MODEL ORTAKLIK
ABD’nin Avrasya Hesabı’nda Irak’ın kuzeyi özel bir öneme sahip. Washington bu konuda yıllardır Türkiye’yi sıkıştırıyor. ABD, Irak’ın kuzeyinde kuracağı Kukla Devlet ile hem İsrail’in güvenliğini sağlamayı, hem Türkiye’yi kontrol edilebilir şekilde bölmeyi hem de bu devleti bir tramplen gibi kullanarak Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu arasında kritik bir siyasi üs oluşturmayı hedefliyor. ABD, Kukla Devlet içinde dünyanın en büyük askeri üssünü zaten kurmuş durumda.
Irak’ın kuzeyi, Washington için bir devlet olmanın ötesinde, ABD’nin Türkiye’yi ve İran’ı denetim altında tutmak açısından büyük önem taşıyor.
1 Mart tezkere kriziyle önemli bir kırılma yaşayan Türk-ABD ilişkileri Obama döneminde hem Clinton politikalarıyla tamir edilmeye çalışılacak hem de Yeni NATO üzerinden biçimlendirilecek.
Clinton, TBMM’de yaptığı konuşmada Türkiye’yi ABD’nin Avrasya hesabına kapı açacak ya da kapatacak bir “kilit” olarak tanımlamıştı. Clinton döneminin en önemli politikası da, Ankara’yı Rusya-Çin-İran eksenine kaymaması için AB kapısına bağlamaktı.
Obama Clinton’un kaldığı yerden devam etme yolunda. ABD devleti Obamalı dönemde Türkiye’ye Clinton’un kilit tanımı benzeri bir tanım getirdi: “Model ortaklık”.
Türkiye ziyaretinde “Küresel ve bölgesel sorunların çözümü Türkiye-ABD arasında model ortaklık kurulması ile mümkündür” diyen Obama “model ortaklık” tanımını da şu şekilde yaptı: “Türkiye’nin önemini vurgulamak istiyorum. Türkiye Batı ve Doğu arasında köprü görevi gören bir ülke olarak adlandırılır. Sıradışı ve zengin bir mirasa sahip. Söz konusu eski medeniyet ve yeni ulus devletlerin birlikte barındığı, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye önem veren, canlı ekonomisi olan, NATO üyesi ve çoğunluğu Müslüman olan, bu anlamda özgün bir yere sahip. Bölgesel ve stratejik anlamda son derece önemli. Bunun sonucu olarak birlikte çalışmamız bizi heyecanlandırıyor. Birlikte çalışmak Müslüman dünyası ile Batı dünyası arasında birleşmeyi sağlayacak, bizi refah ve güvenliğe götüren bir yol olacak. Başarı Türkiye ve ABD'nin model ortaklık oluşturmasıyla mümkün olabilir. Baskın bir Hıristiyan ulusla Müslüman ulus bir araya gelecek ve iki kıtayı birleştirecek. Bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen biz kendimizi vatandaşların oluşturduğu, ideallerin birbirine bağladığı bir ulus olarak görüyoruz. Laik bir ülke vaadinin ve hukuk üstünlüğüne saygı gösterme vaadinin sürdürülmesinin Batı ve Doğu olarak birlikte hareket edebilecek olursak son derece sıradışı bir etkisi olacaktır.” (11)

a. Model Ortaklık tanımı yeniyse de, ABD Devleti Türkiye ile bu dönemde uygulayacağı politikaları Bush’un son yılında olgunlaştırmaya başlamıştı. ABD devleti için bu dönemin temel çizgisi “PKK’nın tasfiyesi karşılığında Kukla Devleti Türkiye’ye tanıtmak” şeklinde özetlenebilir.
Kademe kademe Irak’tan Irak’ın kuzeyine çekilecek yani kukla devletine yerleşecek olan ABD, Türkiye’nin bu devleti himaye etmesine mecbur. Türkiye’nin himaye etmediği bir Kukla Devlet’in yaşaması mümkün olmayacak.
ABD bu plan için, yıllarca kullandığı PKK’yı da “kısmen” tasfiye edecek. Washington’un hedefinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tamamen Barzanileştirilmesi var.
b. ABD, 90’ların başında “hizadan çıktığını” tespit ettiği Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmak için uzun süredir uğraşıyor. Hükümetler üzerinden denetlemeye çalışmak ve içerden bölmek üzerine inşa edilen TSK karşıtı hesaplarında başarı kazanamayan ABD, Yeni NATO’yu Türkiye’de çoktan harekete geçirdi. Washington Ergenekon tertibiyle, Yeni NATO’yu yine Ankara’yı denetim altında tutmak için araç olarak kullanıyor.
c. ABD ve Türkiye’nin ulusal menfaatleri şiddetli çatışma halindedir. Irak, Kıbrıs, Ermeni sorunu önde gelen çatışma alanlarıdır. Öyle ki, Türkiye dünyanın en anti-Amerikan dalgasının yükseldiği ülke olmuştur.
1 Mart 2003 tezkere kriziyle büyük kırılma yaşayan Türk-Amerikan ilişkilerini onarmak ve Türkiye’ye “stratejik ortak” ve “model ortak” kavramlarıyla BOP politikaları uygulatmak, Washington açısından olmazsa olmazdır.
CIA Türkiye Masası eski şefi Graham Fuller, “Esasen Türkiye’nin, ABD politikalarının hala Türk çıkarlarına hizmet ettiğine ikna edilmesi gerekmektedir” demektedir. (12) İşte Yeni NATO bu “ikna” sürecinin aygıtı olacaktır!

3. ABD/YENİ NATO – RUSYA İLE ÇATIŞMA KONULARINDA ISRAR ETMEME
ABD/Yeni NATO, Rusya’yı askeri-siyasi çevreleme politikasını sürdürecek ancak Bush döneminden farklı olarak “kontrollü çatışma” politikası izleyecek. Washington’un 2001-2008 yıllarına damga vuran “ya bendensin, ya düşmandansın” politikası, yeni dönemde “kontrollü çatışma” denilen, “çatışma konularında ısrar etmeme, bekleme, ortaklıklarla çevreleme” politikasına dönüşecek.
“Washington’un NATO Projesi” raporunda ilişki “nişanlanma ve sorunları yeniden çözme” şeklinde tarif ediliyor. Rapor Moskova’yla yürütülecek politika için Washington’un önüne iki aşamalı yol çiziyor. Buna göre izlenecek ilk yol, ABD’nin, potansiyel yarar sağlayacak konuları somutlaştırması ve önde tutması; ikinci yol da, sorunları BM ve Helsinki prensipleri gibi uluslararası kurallar içinde ele alınmaya Moskova’yı zorlaması. (13)
Rusya’nın ABD’nin kışkırttığı Gürcistan’a 2008 Ağustos’unda verdiği sert yanıt sonrası rafa kaldırılan NATO-Rusya Konseyi çalışmaları, yeni dönemde tekrar hayata geçiyor. ABD, 5 Mart 2009’daki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında, NATO-Rusya Konseyi’nin yeniden harekete geçirilmesi kararını aldırdı.
a. Yeni NATO’nun Rusya’yla ilişkiler konusunda en sıkıntılı olacağı çatışma alanlarının başında Ukrayna geliyor. Avrasya’yı çevreleme hattının önemli bir noktasında yer alan Ukrayna, ABD’nin son 5 yılda üzerine olanca abanmasına rağmen, başarı elde edemediği bir ülke oldu.
ABD/Yeni NATO bu dönemde Ukrayna’ya direkt abanmaktan vazgeçecek ve Rusya’yla dolaylı çatışmayı sürdürecek. Zbigniew Brzezinski ve Brent Scowcroft gibi politika yapıcıların ABD’ye bu konuda çizdiği yol haritası “AB’yi dışarıya uzanması için özendirmek” ve “AB’yi bu bölgelere itmek ve durumun günbegün gelişmesine izin vermek” şeklinde. Brzezinski ve Scowcroft şöyle diyor: “AB’nin tüm üyeleri NATO üyesi olacak. Bu nedenle eğer Ukrayna bir gün AB’nin bir parçası haline gelirse, NATO üyesi olmanın yollarını arayacaktır.” (14)
ABD Doğu Avrupa’ya füze kalkanı projesini de kısmen rafa kaldırıyor. Bush dönemimin önemli çatışma alanlarından biri olan bu konu, Rusya’nın sert tepkisine yol açmış ve Washington bu konuda ilerleme sağlayamamıştı.
Washington, yeni dönemde bu konuda da “kontrollü çatışma” politikası izleyecek ve AB’yi ileri cepheye sürecek.
b. Gürcistan da ABD’nin Bush döneminde abandığı ama Rusya engeline sert çarptığı bir çatışma alanı.
Kafkaslara Gürcistan üzerinden girmeye çalışan ABD/NATO, Rusya’nın Ağustos 2008’de verdiği sert yanıtla büyük gerileme yaşadı. Karadeniz’e dahil olmaya çalışan ABD, Rusya’nın bu hamlesiyle önemli mevziler kaybetti. Üstelik Rusya Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıdı. Moskova Abhazya’nın Gudauta ve Güney Osetya’nın Şinvali kentinde, 2010 yılında aktif hale gelecek iki üs hazırlıklarına başladı.
Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği konusu Moskova açısından kırmızı çizgi olma özelliği taşıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, “Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaş, NATO’nun genişleme politikalarının ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin ispatıdır” diyerek ABD ve AB’ye uyarıda bulundu. “Gürcistan NATO’ya üye yapılırsa Ağustos krizi tekrarlanır” mesajı veren Moskova’nın kararlılığı yankı buldu ve Aralık ayındaki NATO zirvesinde, Almanya’nın bloke etmesiyle Gürcistan’ın “üyelik aksiyon planı”na dahil edilmesi engellenmiş oldu.
c. ABD 5 Mart 2009 tarihindeki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında NATO-Rusya Konseyi’nin yeniden işlerlik kazanmasını karara bağlattı. Washington böylece, yeni dönemin “kontrollü çatışma” politikasını izleyecek aygıtı devreye sokmuş oldu. Ancak bu aygıt, yani NATO-Rusya Konseyi, aynı zamanda Moskova’nın NATO içine kama gibi girmesine de olanak vermekte.
SONUÇ
1990-2000 yılları arasında kısmen “dünyanın hakimi” olan ABD, Bush döneminde 2025’ten sonra da bu egemenliği sürdürebilmek için, stratejik hamleler yaptı ama kazanamadı. Üstelik 2000-2008 dönemi Rusya’nın yeniden toparlandığı, Çin’in dünya siyaset sahnesine daha ağırlıklı çıktığı, Hindistan’ın Avrasya ekseninde yükseldiği, Brezilya’nın ABD’nin arka bahçesini değiştirdiği, İran’ın Washington’a kafa tuttuğu bir dönem oldu.
2009’a ağır ekonomik bunalımla giren ABD emperyalist devleti, ilerleyen yıllarda da süper güç olabilmek adına önüne koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nde ilerleme sağlayabilmek için Obama döneminde taktik değişikliklere gidiyor.
İşte Yeni NATO bu taktik değişikliğin uygulanmasının aracı olarak karşımıza çıkacak/çıkmaya başladı.
Yeni NATO’nun karşısında da günbegün etkinliği artacak olan Şangay İşbirliği Örügütü’nü göreceğiz. Rusya ve Çin’in ABD’ye karşı askeri işbirliği aygıtı olan ŞİÖ, aynı zamanda ABD’nin hedefinde olan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne de kalkan görevi görüyor.
ABD, son tahlilde dünyanın değişen dengeleri içinde başarı şansına asla sahip değil. 21 yy. ABD’nin gerilemesine ve Avrasya’nın yükselmesine sahne olacak.
Çıkarları ABD ile çelişen Türkiye de, er geç NATO’dan çıkacak ve yükselen Avrasya içindeki yerini alacaktır.

DİPNOTLAR
(1) (The Afghan-Pakistan War: New NATO/ISAF Reporting on Key Trends, Center for Strategic and International Studies, 10 Şubat 2009)
(2) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(3) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(4) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(5) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(6) (Sami Kohen, Milliyet, 3 Nisan 2009)
(7) (6 Şubat 1999, Yeni Yüzyıl)
(8) (Alliance Reborn: An Atlantic Compact for the 21st Century - The Washington NATO Project, Atlantic Council of the United States, Center for Strategic and International Studies, Center for Technology and National Security Policy NDU, Center for Transatlantic Relations, Johns Hopkins University SAIS, Şubat 2009)
(9) (Deutsche Welle, 3 Nisan 2009)
(10) (Le Monde Diplomatique, Mart 2009, Serge Halimi)
(11) (7 Nisan 2009 tarihli günlük gazeteler)
(12) (Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları)
(13) (Alliance Reborn: An Atlantic Compact for the 21st Century - The Washington NATO Project, Atlantic Council of the United States, Center for Strategic and International Studies, Center for Technology and National Security Policy NDU, Center for Transatlantic Relations, Johns Hopkins University SAIS, Şubat 2009)
(14) (Zbigniew Brzezinski-Brent Scowcroft, Amerika ve Dünya, Profil Yayınları)


Mehmet Ali Güller
Teori Yazı Kurulu Üyesi
18 Nisan 2009
Teori Dergisi Mayıs 2009 Kapağı