Çuval olayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çuval olayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2010 Perşembe

ASKERİN ABD SİLAHI ALMASINA DEĞİL KENDİ SİLAHINI YAPMASINA KARŞILAR

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Türk Ordusu’na asimetrik psikolojik savaş uygulanıyor” demesinin üzerinden uzun zaman geçti. O gün asimetrik psikolojik savaşın kaynağını “medya” olarak telaffuz eden Org. Başbuğ, başında bulunduğu ordunun “topyekûn saldırı” altında olduğunu sanırım Yüksek Askeri Şura’da görmüştür…
Darbeydi, çeteydi, demokrasiydi, sivil otoriteydi, oydu, buydu… Hepsi hikaye!
Türk Ordusu, 15 yıl önce yörüngesinden çıktığını tespit eden ABD’nin topyekun saldırısı altındadır!
Bakın batının fonladığı sivil toplum kuruluşlarından TESEV’in “Türkiye’de askeri-iktisadi yapı” isimli raporunda Türk Ordusu bu kez hangi yönüyle hedef alınıyor:
TESEV’İN ASKERİ SANAYİ DÜŞMANLIĞI
İsmet Akça tarafında hazırlanan raporda Türk Ordusu’nun, birincisi OYAK, ikincisi askeri harcamalar, üçüncüsü de “Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan” askeri sanayi nedeniyle belirleyici olduğu; bu sacayağı nedeniyle siyasetten ekonomiye, kültürden ideolojiye kadar tüm alanlarda mutlak hâkimiyet kurduğu iddia ediliyor. Dolayısıyla TSK’nın etkisinin kılmasının bu sacayağına vurulacak darbeden geçtiği tespit ediliyor!
Asker düşmanlığının vardığı noktaya bakınız!
Türk Ordusu’nun dışarıya para vermemek, silah envanterini ABD’ye tam bağımlı kılmamak için 15 yıl önce başlattığı reform bile bunların hedefinde!
“Türkiye’de hızla geliştirilen ve sanayinin militarizasyonuna yol açan askeri sanayi” diye suçladıkları nedir?
MİLGEM’dir yani Milli Gemi Projesi’dir; MİLTANK’tır yani Milli Tank Projesi’dir; MKE’dir yani milli tüfek ve tabancadır; ASELSAN’dır yani milli yazılımlı telsizdir, emniyetli telefondur, sahra telefonudur, kamu güvenliği haberleşme sistemleridir, komuta kontrol sistemleridir, radar sistemleridir…
İşte buna düşmandırlar.
Milli olan ne varsa ona düşmandırlar. Ordusu’nun ABD’den silah almasından rahatsız değildirler ama Ordusu’nun kendi silahını üretmek için yaptığı atılıma bile düşmandırlar!
Çünkü aslında… TSK’nın ABD silahı almasına değil ama kendi silahını yapmasına karşıdırlar; tıpkı TSK’nın Amerikancı 12 Eylül darbesine karşı olmadıkları gibi…
ÖNCE KAFA ÇUVALDAN ÇIKACAK
Türk Ordusu Genelkurmay Başkanı’ndan, erine kadar topyekûn saldırı altındadır!
Başına çuval geçirilen, dağdaki komutanı darbecilikten tutuklanan, mevzideki komutanı için yakalama kararı çıkartılan, terörist karşısında eli tetikte olan subayı ifadeye çağrılan… Ama ille de başına çuval geçirilen!
Ordusuna sahip çıkacak milletin ilk görevi o çuvalı çıkarmaktır. Çünkü kafa o çuvalda olduğu sürece ne tehdidin kaynağı ne de tehdidin araçları doğru saptanıyor…

Mehmet Ali Güller
5 Ağustos 2010

7 Şubat 2009 Cumartesi

Erdoğan’ın kahramanlık öyküleri

Dovos’daki dramayla Türk milletine ve Arap halkına “kahraman” olmaya çalışan Tayyip Erdoğan’la ilgili öyküler anlatılmaya devam ediyor!
Yeni öyküyü de Egemen Bağış patlattı: Meğer Tayyip Erdoğan, ABD’nin 4 Temmuz 2003’de, Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirdiği onur kırıcı olayda, ne kahramanlıklar yapmış..!
Egemen Bağış aynen şöyle söylüyor: “O askerlerimizin orada içerisine düştüğü durumdan sonra Başbakanımız dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüştüğünde, ki o gün ulusal tatil günüydü ve zorla buldurduk tatil yaptığı yerden... 4 Temmuz ABD’nin bağımsızlık günüydü, 'Bizim çocukları çabuk serbest bırakın' dedi. Cheney, 'Sayın Başbakan emin olun ki durumları çok iyi' dedi. Başbakanımız dedi ki 'Ben hapis yatmış biriyim. Gözaltında, hapiste olan kişinin durumunu bana anlatmayın bunu kabul edemem, çabuk o çocukları serbest bırakın' dedi ve onları Başbakanımız kurtardı.”
Erdoğan’a atfedilen kahramanlık öyküsünün özeti şu: Erdoğan Cheney’ye posta koymuş ve askerlerimizi kurtarmış!
Erdoğan ve kurmayları, alemi balık hafızalı sandıkları için yerel seçimler öncesinde bir de bu hikayeyi uydurdular!
Egemen Bağış, Erdoğan’ın Cheney’yle yaptığı bu konuşmanın yalanlanamayacağını düşünüyor çünkü AKP iktidarında devlet adamlarıyla yapılan görüşmelerde tutanak tutulmadı, tutulmuyor…
Gelin biz de Erdoğan’ın 4 Temmuz’daki gerçek hikayesini hatırlatalım o zaman…
Öncelikle Erdoğan’ın Cheney’ye “posta koymasıyla” o gece (4 Temmuz 2003 Cuma) askerlerimiz serbest bırakılmadı. O gece havaalanında tutuklu halde bekletilen 3 subay ve 8 astsubayımız ertesi gün yani 5 Temmuz Cumartesi günü sorguya alındı. Sorgunun ardından askerlerimiz başları çuvallı olarak helikopterlerle Bağdat’a götürüldü. Askerlerimiz 6 Temmuz 2003 Pazar günü, bir de Bağdat’ta sorgulandı.
Bu arada 5 Temmuz’dan itibaren Türk milleti görülmedik eylemlere, protestolara imza atıyordu. Milletin ABD’ye karşı tepkisi had safhadaydı.
Bu şartlar altında ABD, askerlerimizi 7 Temmuz 2003 Pazartesi sabahı serbest bıraktı!
Yani Egemen Bağış’ın uydurduğu gibi askerlerimizi o gece telefon konuşmasıyla Erdoğan kurtarmadı! O telefondan tam üç gün sonra askerlerimiz serbest kalabildi.
AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, milletimizin onurunu kıran bu olaya karşı ABD’ye hesap soramadığı gibi milletimizin onurunu daha da kırdı: “ABD’ye nota verilecek mi” diye soran gazetecilere de, “Ne notası, müzik notası mı veriyoruz?” yanıtını veren Erdoğan, milletimizin hassasiyetiyle dalga geçti.
Peki dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu süreçte neler yaptı? Gül, programını hiç bozmadı ve Kayseri’ye mantı yemeğe gitti. Orada gazetecilerin olayla ilgili sorularına da “lokal bir olay” yanıtı vererek küçümsedi!
Sırf yerel seçimlerde yelken şişirebilmek için böyle bir hikaye nasıl uydurulur? Türkiye’yi yönetme iddiasındaki bir parti böyle bir komediye nasıl imza atar? Sorular çoğaltılabilir.
Ama şu süreçte yanıt tektir: Goethe’nin dediği gibi “çözümde yer almayanlar, problemin bir parçası olurlar”.
Haydi çözüme..!

Mehmet Ali Güller
7 Şubat 2009