Abdullah Gül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah Gül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2010 Pazartesi

AKP VE DAMAT FERİT GELENEĞİ

Türk dış politikasının başarısızlığını, salt Ahmet Davutoğlu’nun “hayalciliğiyle” açıklamaya çalışan tezler, Türk dış politikasına Davutoğlu kadar zarar veriyor. Bu tez, son tahlilde, Erdoğan’ın Davutoğlu değişikliğinin, Türk dış politikasını kurtaracağı sonucuna götürür!
Oysa sorunun kaynağı Davutoğlu değildir. Sorunun kaynağı AKP ve onun iktidar olabilmesinin şartı olarak ABD’ye olan bağımlılığı ile politikalarının Washington merkezli olmasıdır.
“Komşularla sıfır sorun” adı altında yürütülen bu politikaların “mantığını” çözümlemek açısından, gelin Washington merkezli tezlerin sahiplerinden Ömer Taşpınar’ın yazdıklarına bir göz atalım:
“Ama eğer bu konuda kendi elimizi güçlendirmek ve ABD’deki Ermeni lobisinin işini zorlaştırmak istiyorsak 2011 Haziran seçimlerinden hemen sonra yapılması gereken şey belli: Ermenistan ile imzalanan protokolleri TBMM’den geçirmek. Ermeni soykırım yasa tasarısının Demokles’in kılıcı gibi her yıl Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerinde sallanmasını engellemek için önümüzdeki son fırsatı kaçırmamalıyız. Zira Beyaz Saray ve ABD Dışişleri sonsuza kadar Türkiye'nin jeostratejik önemini Kongre’ye karşı savunamayacaklardır”. (Ömer Taşpınar, Kürt Meselesi, CHP ve ABD, Sabah, 27 Aralık)
Keza Davutoğlu da “Tasarı Demokles’in kılıcı gibi sallanmasın” demişti birkaç gün önce…
Gelin kafa üstü duran bu tezi, önce ayaklarının üzerine taşıyalım.
ABD’nin Ermeni Soykırımı iddiasını gündemde tutmasının hedeflerinden biri, Türkiye’ye Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesini sağlatmaktır. Çünkü Ermenistan’ın siyasi ve ekonomik nedenlerle buna ihtiyacı vardır. Türkiye ise ilişkilerin normalleşmesini, Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi şartına bağlamıştı. Bu şart AKP taahhütleriyle birlikte, kırmızı bir çizgi olmaktan zamanla çıktı. TBMM’den geçirilmesi istenen protokoller, işte AKP’nin bu şart olmaksızın, Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmesini esas almaktaydı.
Hal böyleyken, “Ermeni Soykırımı tasarısı, Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde sallanmasın diye” protokolleri TBMM’den geçirmeyi kabullenmek, tasarının hedefinin zaten gerçekleşmesi demektir!
“Komşularla sıfır sorun” sağlayacağım diye “sorunları komşu lehine sıfırlamak”, başarı değil, bağımlılıktır!
Karşıdakinin kozunu almak için, kozu kabullenmeyi diplomatik başarı gibi sunan bu anlayış, bağımlılığın sonucudur, bağımlı kafanın esaretinin sonucudur. İşte AKP, tüm Dışişleri Bakanları’yla bu anlayışı sürdürdü; şimdiki Bakan Ahmet Davutoğlu gibi, Yaşar Yakış da, Abdullah Gül de, Ali Babacan da bu çizgiyi yürüttü.
Ki bu çizgi, Damat Ferit çizgisidir, geleneğidir. Tarih içinde çözümü de bellidir.

Mehmet Ali Güller
27 Aralık 2010

21 Aralık 2010 Salı

CIA GÖREVLİSİ PROF. VAMIK VOLKAN, GÜL’E AÇILIM RAPORUNU SUNDU

Kürt Açılımı konusunda çalışmalar yapmak üzere ABD’den Türkiye’ye gönderilen CIA görevlisi Prof. Dr. Vamık Volkan, dördüncü kez görüştüğü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 71 önerinin yer aldığı raporunu sundu.
Ekibiyle birlikte 27 Ocak 2009’dan beri çeşitli çalıştaylar yapan Prof. Dr. Vamık Volkan, son olarak 11 Aralık 2010 tarihinde, İstanbul Sheraton Otel’de ülkesel çekirdek ekip ile Hakkari, Mersin ve Malatya’dan gelen yerel çekirdek ekiplerin katılımıyla, “Türkiye’nin Büyük Çatısı: Demokratikleşmeye Doğru Türkiye’nin Ağacı” başlıklı bir çalıştay düzenledi.
Volkan’ın moderatörlüğünde yapılan çalıştaya katılan ve Cumhurbaşkanı Gül için hazırlanacak rapora katkı sunan isimlerden bazıları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muammer Güler başta olmak üzere şunlardı: Tarık Çelenk, Murat Sofuoğlu, Avrupa Türk İslam Birliği Kurucu Başkanı ve eski ülkücü Musa Serdar Çelebi, Murat Belge, Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Muhsin Kızılkaya, Yavuz Arslan Argun, Turan Sarıtemur, Eski Özel Harp Dairesi Subayı Mete Yarar, Ümit Fırat, Altan Tan, Türk Ocakları İstanbul Şubesi Başkanı Cezmi Bayram, Deniz Ülke Arıboğan, Bekir Berkay Türkay, İsris Ağacanoğlu, Halit Yalçın, Tahirhan Taş, Zeynep Besi, Mehmet Alaca, M. Duran Özkan, Metin Aktaş, Yasmina Lokmanoğlu, Yaşar Erjem ve Erdoğan Günal.
Prof. Vamık Volkan ve ekibinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e “Reçeteler” diye sunduğu 71 önerinin belli başlıları ise şunlar:
o Ulusallaşan, hırçınlaşan ve gittikçe de güç kaybeden ulusal cephe olarak bildiğimiz insanları da anlamaya çalışalım ki onlar da gittikçe radikalleşmesinler.
o Türklük kavramı yerine Türkiyeli kavramı kullanılmalıdır.
o Bütün kentler geçmişte yaşadıkları sıkıntıları hazırlanan yeni anayasaya yansıtacak bir takım önerileri şimdiden hazırlamaya başlasınlar ve bunları seçim için gelecek milletvekili adaylarına, parti genel başkanlarına ve parti yetkililerine versinler ve 2011 seçimlerinden sonraki süreçte bu önerilerimizin takipçisi olalım.
o Dünyanın en iyi, en kaliteli Kürtçe eğitim veren üniversitesi Siirt ve Mardin’e kurulmalıdır.
o Öğretmenler günü yılın öğretmeni ödülü Mili Eğitim Bakanımız tarafından Siirt Tillo’da İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bulunduğu yerde verilmelidir.
o Anneler günü Anna Jarvis’in yaptığı eylemle değil, dünyada annesini en iyi seven Veysel Karani Hazretleri’nin türbesinde cumhurbaşkanımızın katılımıyla kutlanmalıdır.
o Özerlik sistemi de artık tartışılır hâle getirilmelidir.
o Ekopolitik Misak-ı Milli sınırları ile ilgili çalışma yaptığına göre bu tür toplantıları Erbil’de, Musul’da, Süleymaniye’de gerçekleştirmek için çaba harcamalıdır.
o Devlet temel hak ve özgürlükler kapsamında imzaladığı uluslararası anlaşmalara uymalıdır.
o Ana dilde eğitim yapılması için demokratik sınırlar içinde düzenlemeler yapılmalıdır.
o Yerel yönetimlere sosyal problemlere çözüm bulacak yetki verilmelidir.
o Cem evlerinin yasal statüye kavuşması için Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Yasası ve bunun paralelindeki yasalar yeniden gözden geçirilmelidir.
o Kılık ve kıyafetten dolayı insanların eğitimlerinin ellerinden alınması ilkelliğine son verilmesini ve başörtüsünün bütün eğitim kurumlarında serbest hâle gelmesini öneriyorum.
o Silahsızlanma konusunda devlet son derece önemli adımlar atarak PKK’yı dağdan indirme çalışmalarında realiteye uygun çözümler geliştirmelidir.
o Hükümet, Kürt halkının siyasi partilerini, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerini muhatap alarak açılım konusunda cesaretli davranmalıdır.
o Anayasanın özellikle ilk üç maddesinin değişmelidir.
o Barış sürecinin, çatışmasızlık sürecinin devam edebilmesi için hâlâ devam eden sınır ötesi operasyon ve bombalamalar durdurulmalıdır.
o Adalet Bakanlığı, örgüt propagandası ve toplantılara muhalefet konusunda 7-8 yıldır devam eden davalar hususunda hızlı adımlar atılması için çaba sarf etmelidir.
o Özellikle anayasamızda, kanunlarımızda ve diğer mevzuatta Türklüğü ön plana çıkaran, üst kimlik olarak vurgulayan hükümlerin ivedi olarak düzeltilmesi, çıkartılması ve daha kapsayıcı hâle getirilmesi gerekir.
o Toplumsal olaylarda gösteriye katılan insanların terörle mücadele yasasından yargılanması ve cezalandırılması konusu yeniden gözden geçirilerek, daha vicdanlı ve adil bir düzenleme yapılmalıdır.
o Dağlara, taşlara yazılan “Ne mutlu Türk’üm!” yazısı ayrışmalara yol açtığı için silinmelidir.
o Andımız kaldırılmalıdır.
o YAŞ kararı ile terfi ettirilemeyen askerlerin yanında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da suça karışmış asker ve polisler de görevden alınmalıdır.
o Hakikatleri araştırma komisyonu kurulmalıdır.
o Sonradan değiştirilen coğrafya isimleri geri iade edilmelidir.
PROF. VOLKAN NEREDEYSE, ORASI AYRIŞIYOR!
Körü Körüne İnanç ve Kimlik Adına Adam Öldürmek isimli kitaplarında açıkça CIA adına görev yaptığını beyan eden Vamık Volkan, ABD’nin hedef ülkelerinde önemli işler yaptı. Filistin-İsrail çatışmasında Filistin’de, Yugoslavya parçalanmadan önce Yugoslavya’da, Kuveyt’te, Bosna Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kafkaslarda, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kıbrıs’ta görev yapan Prof. Dr. Vamık Volkan, Kürt Açılımı’nın Amerikalı mimarlarından David L. Philips ile birlikte “Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu”nda da görev yaptı.
Politik Psikoloji uzmanı Prof. Volkan’ın son görev sahası ise Türkiye. Volkan, açılım için ABD’den Türkiye’ye ilk gönderildiğinde önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile sonra da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Volkan, Cumhurbaşkanı Gül’e “Açılım çalışmalarında siyasetin ve siyasetçilerin ön planda olmadığı, 20-30 kişilik özgün bir grup oluşturularak, çalışmaların bunların eliyle yürütülmesi gerektiğini” söyledi.
Prof. Volkan, Açılım Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüşmesinde, açılım için “Ağaç Modeli” önerdi. Bu modele göre “Kök” soruna teşhis koymak, “Gövde” görüşleri ortaya koymak, “Dallar” da geliştirilen çözüm yolları olarak ele alınıyordu.
Periyodik olarak hükümetle bir araya gelen ve raporlar sunan Volkan ve ekibi son olarak 26 Ağustos 2010 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile İstanbul Tarabya’da görüşmüştü.

Mehmet Ali Güller
21 Aralık 2010

9 Kasım 2010 Salı

ABD NÜKLEER DENİZALTISI, İNGİLİZ UÇAK GEMİSİ ve ŞÖVALYE ABDULLAH GÜL

Aynı akşam, aynı dakikalarda, en çok izlenen ana haber programlarında, aynı haber vardı: Bir haftalığına Marmaris Aksaz Üssü’ne yerleşen ABD Nükleer Denizaltısı “USS Providence”, bazı haber kanallarının ziyaretine açılmıştı. Muhabir elinde mikrofon, kendisine yol gösterildiği şekliyle, nükleer denizaltının teknik donanımını, füzelerini, gücünü, daha doğrusu “tehdidini” Türk izleyiciye sunuyordu ekrandan!
Füze Kalkanı’nın gündemde olduğu bir süreçte, açık bir “psikolojik savaştı” bu!
YÜZYILIN ARDINDAN YİNE QUEEN ELİZABETH
İki yıl önce de, İngiliz Uçak Gemisi “HMS Illustrious” ziyaret etmişti sularımızı!
Anımsayalım:
İngiliz Uçak Gemisi, Kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretini gerekçe göstererek isim değiştirmiş ve “Queen Elizabeth HMS Illustrious” olmuştu. İngiliz Uçak Gemisi, yeni ismiyle Çanakkale Boğazı’ndan, üstelik gece geçiş yapmıştı.
Oysa Çanakkale Zaferi’nin bir davamı olarak yıllar sonra imzalattırdığımız Montrö’ye göre bu yasaktı. Hükümetin özel izniyle bu yasak delinmişti!
Bir başka ilginç tesadüfü daha anımsatalım:
Hangi savaş gemisinin, 19 Şubat günü Osmanlı sahil bataryalarını bombalamasıyla, ilk Çanakkale Saldırısını başlatmıştı İngilizler: Queen Elizabeth!
Ve yüzyılın ardından, İngiltere Çanakkale’yi, sırf Montrö’yü delmek için gündüz değil gece geçmişti! Yetinmemiş, Kraliçe ziyaretini gerekçe gösterip savaş gemisinin isminin önüne, Çanakkale’yi bombalayan “Queen Elizabeth” ismini vermişti!
İngiltere bununla da yetinmemişti!
Kraliçe II. Elizabeth, İstanbul Boğazı’na demirleyen Uçak Gemisi’nde 16 Mayıs 2008 günü resepsiyon vermiş ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını “huzuruna” davet etmişti!
O koltukta İngiliz Exeter Üniversiteli Abdullah Gül oturduğundan, Türkiye’nin değil, İngiltere’nin protokolüne uyarak, savaş gemisine gitmişti! (Gerçi ABD Dışişleri, internet sitesinden yayımladığı listede, Abdullah Gül’ü İngilizler değil, asıl biz yetiştirdik demeye getiriyordu! Bakınız: http://exchanges.state.gov/alumni/prominent-alumni.html )
İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, kendisine “majesteleri” diye hitap eden Abdullah Gül’ü “şövalye ilan etmiş” ve yakasına “Knight Grand Cross of the Order of the Bath” nişanını yani “Büyük Şövalye” nişanını takmıştı. “Adanmış kişilere” verilen bu nişan “Üç kraliyet tacı ile ‘üzerinden güneş batmayan İmparatorluk” anlamına gelen güneş” sembollerinden oluşuyor!
KIBRIS VE ERMENİSTAN ÖDÜLLERİ
İngiltere, iki yıl önce Şövalye ilan ettiği Abdullah Gül’e, şimdi de, yani 9 Kasım 2010 günü de, Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ödülü veriyor.
9 Kasım’ın altını neden mi çizdik? 9 Kasım (1918), İngilizlerin Çanakkele Boğazı’nı işgali ile İskenderun ve Antakya’ya asker çıkardığı günün yıldönümü!
Chattam House, Gül’e ödül gerekçesini şöyle açıklıyor: “Gül, Türkiye’de ve uluslararası camiada bütünleştirici etkisi ile çok önemli bir figür. Türkiye’nin yakın zaman önce kat ettiği ilerlemenin de önemli isimlerinden biri. Abdullah Gül, bölünmüş Kıbrıs’ın bütünleştirilmesi konusunda çok önemli adımlar atmış ve Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için başrol oynamıştır”.
İşte Gül’ün Kıbrıs’ta oynağı rol ile “Azerbaycan karşıtı Ermenistan politikasına” gelen ödüller bunlar.
Bakalım Abdullah Gül, “Kürt Açılımı” ödülü olarak ne alacak?

Mehmet Ali Güller
9 Kasım 2010

19 Ekim 2010 Salı

YARGIYA MÜDAHALE VE İKİ ABDULLAH

12 Eylül halkoylamasına sunulan anayasa değişikliğinin hedefinde “yargıyı ele geçirme” niyetinin olduğu, Adalet Bakanlığı’nın bir liste destekleyerek, HSYK seçimlerini kazanmasıyla da teyit oldu.
Anımsarsanız, AKP bu hedefe ilerlerken YARSAV’ı parçalamak için “demokrat” yargıçlarla ittifak kurmuştu. Demokrat Yargı da, 12 Eylül için yoğun bir “evet” çalışması yürütmüştü… Ancak 13 Eylül sabahı, köprülerden biri geçilmişti artık! Adalet Bakanlığı, HSYK’yı ele geçirmek için kendi listesini oluşturmuş, Demokrat Yargı’ya ihtiyacı kalmamıştı artık!
HSYK seçimleri sırasında konuşan Demokrat Yargı Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin, içine düştükleri durumu görmüş ve “bakanlık bazı adayları çekilmesi için tehdit etti” demişti. Ertekin, “cemaat ve hükümet yanlısı avukatların hâkim ve savcıları etkilemeye çalıştığını” belirtmiş ve “yaklaşık iki bin kişi sahada bakanlık için çalışıyor” demişti. (Vatan, 16 Ekim 2010)
“Demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durakta ineriz” anlayışına sahip Tayyip Erdoğan ve ekibinin “değiştiği” masalına inanarak onlarla kol kola giren kesimlerin içine düşecekleri durum sırasıyla bu olacak! Temennimiz, bu gerçeğin, daha köprü geçilmeden görülmesi.
YARGI İLE YASAMA VE YÜRÜTME, TEK ELDE
Yargıya müdahale, artık hükümetin Adalet Bakanlığı üzerinden “açık saha” çalışması yapması boyutuna kadar varmıştır. İşine gelen yargı kararlarını “hukuk içi” bulup, kararı eleştirenleri “yargıya müdahale etmekle” suçlayan AKP, işine gelmeyen “yargı kararlarını” da bildiğiniz üzere “askeri vesayete” ve “Ergenekon”a mal ederek kamuoyu oluşturuyor hep…
Yargıya müdahalenin hangi boyutta uygulandığının son dönemdeki en çarpıcı örneklerinden biri de, AKP’nin iki numaralı ismi Cumhurbaşkanı Gül’ün, henüz Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı iken, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i nasıl gözaltına almaktan kurtardığı gerçeğidir.
GÜL, OSMAN BAYDEMİR’İ GÖZALTINDAN KURTARDI
Abdullah Gül, o dönem aynı zamanda Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun da Başkanı. Cizre, Şırnak, Diyarbakır’ın savaş alanına döndüğü, kepenklerin indiği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölgede otoritesinin olmadığının gösterilmeye çalışıldığı günler… O sırada, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in gözaltına alınacağı haberi geliyor Dışişleri konutuna… Abdullah Gül, gelen bu habere üzülüyor, kızıyor… Ve Gül, duruma müdahale edip, Baydemir’in gözaltına alınmasını engelliyor! Başbakan Erdoğan’ın şimdiki müsteşarı Efkan Ala, o zaman Diyarbakır Valisi… Ve Vali Efkan Ala, emrindeki kolluk kuvvetlerini “kan akmasın” gerekçesiyle geri çekiyor… (Fatih Çekirge, Hürriyet, 19 Ekim 2010)
Peki Baydemir’i gözaltından kurtaran Cumhurbaşkanı Gül Ergenekon soruşturmasında nasıl bir rol oynamıştı?
Anımsatalım:
GÜL: DELİLLENDİRİN, SAVCI BULUN, YARGILAYIN
“Danıştay saldırısından hemen sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e polis bir şema getirir. Bu şemada, Danıştay saldırganı dâhil bugün tutuklu olarak cezaevinde bulunan bütün Ergenekon şüphelileri yer almaktadır. Sadece onlar mı, daha fazlası da var şemada. Ama ilk ağızda Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcılara sunamıyor, delillendiremiyor”. (İsmet Berkan, Ergenekon’un Yakın Tarihi 5, Radikal, 9 Nisan 2008)
“Bu şema, aynı zamanda Ergenekon’un ‘çete’ tarafını oluşturan, silahlı-külahlı işlere karışanların şemasıydı. Aslında Abdullah Gül çok kararlıydı, ‘Haydi’ dedi, ‘Bana anlattığınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın’”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)
“O dönemde, Murat Yetkin’le birlikte Ankara’da çok önemli bir güvenlik yetkilisiyle sohbet ediyorduk, o yetkili bize ‘Savcı bulunamıyor’ dedi, ‘Elde pek çok şey var ama savcılar soruşturmaktan çekiniyor.’ Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)
ABD’NİN HESAPLARI ve ANKARA’YA YANSIMASI
Abdullah Gül, yalanlamadığı bu iddialarda ortaya konulduğu gibi, Ergenekon soruşturmasının tam göbeğindedir. Delilden suça değil de, suç saydığına uygun delil yaratılmasını isteyecek kadar da hukuk dışı bir yöntemin savunucusudur…
Kaldı ki, Ergenekon dalgalarının yoğun yaşandığı sırada da Abdullah Gül, “gözaltına alınanlar henüz suçlu mu, suçsuz mu belli değil, yargı karar verecek” diyecek kadar, yargının evrensel ilkesi olan masumiyet karinesi anlayışından da uzaktır.
Bugün Abdullah Gül’ün çıkıp, Silivri’dekilerin tutukluluk halinin uzamasından şikâyet eder bir görüntü içinde olması, sadece ABD’de yapılan bazı hesapların ve uzlaşıların, Ankara’ya yansımasıyla ilgilidir.

Mehmet Ali Güller
19 Ekim 2010

9 Ekim 2010 Cumartesi

İLERİ DEMOKRASİNİN SINIRLARI

Daha önce “demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durakta ineriz” diyen Başbakan Erdoğan, anayasa değişikliğinin kabul edildiği 12 Eylül akşamı, teorik bir açılım yapmış ve “ileri demokrasi”ye geçildiğini ilan etmişti.
Yapılan programlara ve yazılan makalelere bakılırsa, “ileri demokrasi”, demokrasinin zirvesiydi… Peki, “ileri demokrasi”nin sınırları neresiydi?
“İleri demokrasi”nin üst sınırını AKP’nin ilk iki numarası çizdi: Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül, İstanbul Şehir Üniversitesi’nin açılış töreninde öğrenciler adına konuşan ve “youtube yasaklanmasın” diyen öğrencinin konuşmasını “cesaret dolu” diye değerlendirdiler!
İktidarın belirlediği muhalefet etme üst sınırı buydu! Halk ancak “youtube yasaklanmasın” diyecek kadar muhalefet edebilirdi; ki bu zaten cesaret isteyen bir muhalefetti!
“İleri demokrasi”nin alt sınırını ise AKP’nin üç numarası, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç çizdi. Arınç, tahliye olan Ergenekon sanığı, eski Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek’in “22 ay yattım, savunma yapmadan çıktım, üç saat önce teröristtim, şimdi ne değişti” sözlerine “kabadayılık yapma” karşılığı verdi.
Ya yaparsa?
Onun karşılığını da Arınç şöyle veriyordu: “Çünkü öyle kabadayılar vardı. Tahliye edilip çıktığında 1.5 saat kadar televizyon önünde konuşan, sonra tekrar ‘içeri buyurun’ dendiğinde sesi çıkmayanlar var”. (NTV, 8 Ekim 2010)
Bülent Arınç, “konuşursan, tekrar içeri girersin” diyerek Mustafa Özbek’i açık açık tehdit etti. Demek “konuşmak” Ergenekon sanığı olmanın ve içeri girmenin gerekçesiydi! Demek, içerdekiler de “konuştukları” için Ergenekon sanığıydı!
Bakalım Arınç’ın bu sözleri, “gak guk, ille de hukuk” diyen liberallerin zihnini aydınlatabilecek mi? “Hukuksuzluk içinde hukuk bekleyenlerin” iradesizliğini çözebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
9 Ekim 2010

30 Nisan 2010 Cuma

Uğur Dündar İsmet Berkan'ı doğruladı!

Usta gazeteci Uğru Dündar, Nedim Şener’in hayatını kaleme aldığı “İşte Hayatım” adlı kitabı nedeniyle tv programlarına konuk oluyor. Bu programlardan sonuncusu SkyTürk’te yayınlanan Enver Aysever’in programıydı.
Programın en ilgi çeken bölümü Dündar’ın Fetullah Gülen ile ilgili söyledikleriydi. “Daha önce Fetullah Gülen’den takdir ve övgü dolu mesajlar, mektuplar aldığını” belirten Dündar sonrasında cemaatin hedefi haline nasıl geldiğini anlattı. Ancak konumuz bu değil…
Dündar Aysever’in bir sorusu üzerine bakın ne diyor: “Biz o el bombaları (Ümraniye bombaları – MAG) ortaya çıktığında büyük bir heyecanla habere sarıldık. Hatta ben hemen arkadaşımızı Beşiktaş adliyesinde göndererek savcı Zekeriya Öz’le görüşmesini istedim. Öz, arkadaşımıza 3-4 ay sonra davanın birçok önemli isim etrafında genişleyeceğini biraz daha beklememiz gerektiğini söyledi. Ancak iddianame bittiğinde gördüm ki benim gibi hayatı boyunca çetelerle, mafyayla, yasadışı oluşumlarla hiçbir ilgisi olmayan hatta onlarla mücadele etmiş birinin çeteler içindeki bazı insanlarla arkadaş gibi gösterilmiş. O noktada bu iddianameye olan inancımı kaybettim”. (Vatan Gazetesi, 30 Nisan 2010)
Yani Özel Savcı Zekeriya Öz, daha bombalar ortaya çıktığında (!) “davanın 3-4 ay sonra birçok önemli isim etrafında genişleyeceğini, biraz daha beklenmesi gerektiğini” söylemiş!
Gelin bu çok önemli ipucunu değerlendirebilmek için Ergenekon soruşturmasının ilk günlerine gidelim…
“Danıştay saldırısından hemen sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e polis bir şema getirir. Bu şemada, Danıştay saldırganı dâhil bugün tutuklu olarak cezaevinde bulunan bütün Ergenekon şüphelileri yer almaktadır. Sadece onlar mı, daha fazlası da var şemada. Ama ilk ağızda Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcılara sunamıyor, delillendiremiyor”. (İsmet Berkan, Ergenekon’un Yakın Tarihi 5, Radikal, 9 Nisan 2008)
“Bu şema, aynı zamanda Ergenekon’un ‘çete’ tarafını oluşturan, silahlı-külahlı işlere karışanların şemasıydı. Aslında Abdullah Gül çok kararlıydı, ‘Haydi’ dedi, ‘Bana anlattığınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın’. Bu açık talimata rağmen poliste işler umulduğu kadar hızlı gitmedi. Danıştay saldırganının dahi Ergenekon’la ilişkisini kurmayı başaramadı polis ve savcılık”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)
“O dönemde, Murat Yetkin’le birlikte Ankara’da çok önemli bir güvenlik yetkilisiyle sohbet ediyorduk, o yetkili bize ‘Savcı bulunamıyor’ dedi, ‘Elde pek çok şey var ama savcılar soruşturmaktan çekiniyor.’ Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu”. (İsmet Berkan, Ergenekon bir rövanş mı?, Radikal, 4 Temmuz 2008)
Özetlersek…
“Danıştay Saldırısı oluyor, polis Abdullah Gül’e şu anda tüm tutukluların içinde yer aldığı bir şema getiriyor, polis ilk ağızda Danıştay saldırısı ile sonradan başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında bir bağ kuramıyor, savcılara sunamıyor, delillendiremiyor. Ama Gül kararlı, ‘bir savcı bulun, hepsini anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın’ diyor. Bu açık talimat sonunda nasıl olduysa bir savcı, Zekeriya Öz bulunuyor”. (İsmet Berkan)
Sonra tuhaf bir şekilde Ümraniye bombaları bulunuyor!
“Uğur Dündar Savcı Öz’e bir muhabirini gönderiyor. Özel Savcı Öz, ‘davanın 3-4 ay sonra birçok önemli isim etrafında genişleyeceğini biraz daha beklenmesi gerektiğini’ söylüyor. (Uğur Dündar) Şimdi bu bilgilerden sonra kendi kendimize sesli olarak soralım mı?
Ortada bir soruşturma mı var, yoksa tertip mi?

Mehmet Ali Güller
30 Nisan 2010

30 Aralık 2008 Salı

Cumhuriyet’in bir kalesi daha düştü!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne Başbakan Erdoğan’ın aile doktorunu atadı.
Erdoğan’ın aile doktoru Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerinde 2. olmuş, ancak Yusuf Ziya Özcan’ın başkanlığındaki YÖK tarafından Cumhurbaşkanı’na 1. sırada sunulmuştu.
YÖK Başkanlığına getirtilen Yusuf Ziya Özcan’la yeni rektör aynı siyasal atmosferi solumuş isimler. 2007’de YÖK, 2008’de de en köklü üniversite böylece “ele geçirilmiş” oldu!
***
Seçimden bu yana pek çok kesim, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” havasında… Hatta DİSK bile Cumhurbaşkanı Gül’e atama öncesi mektup yazarak, YÖK’ün 1. sırada gönderdi Prof. Dr. Yunus Söylet’i değil, seçimlerde 1. olan Ali Akyüz’ü tercih etmesini rica etmişti!
“İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” moral çöküntüsündeki tüm kesimlere şunu söylemek gerekir: Siz İstanbul Üniversitesi’ni 2004 Eylül’ünde zaten kaybetmiştiniz!
Eylül 2004’te, “Laik” YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve ekibinin kararıyla ve Cumhurbaşkanı Sezer’in onayıyla, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alendaroğlu, rektörlükten alınmıştı!
Bugün, “İstanbul Üniversistesi’ni de kaybettik” diyenlerinin içinde, Alemdaroğlu’nun görevden alınmasını alkışlayanlar bile vardı!
Hadi alkışlayanları geçelim ama bugün gelinen süreçten en fazla, o gün bu karara direnmeyenler sorumludur! O gün direnmeyenlerin, bugün, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” demek dışında yapacakları bir şey kalmamıştır!
Cumhuriyet’le hesaplaşma işte böyle oluyor: Önce Alemdaroğlu görevden alınır. Buna direnmesi gereken kesimler, Prof. Dr. Mesut Parlak’ın geçiş rektörlüğü sürecinde etkisiz hale gelir-getirilir. Sonra da “aile doktoruyla” son darbe vurulur.
Başbakan Erdoğan, bir süre sonra “türban meselesini ulemaya” ciddi ciddi sorabilecek hale gelecek!
***
Gelelim İstanbul Üniversitesi’nin başına getirtilen Prof. Dr. Yunus Söylet’le ilgili ilk bilgilere.
Prof. Dr. Söylet, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde aile hekimliğini yapmıştı. (Nitekim, Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı günlerinde çevresinde olan hemen herkes, şu anda bu devleti yönetir pozisyonlarda.)
Prof. Dr. Söylet aynı zamanda, Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı iken kurduğu Sıcak Yuva Vakfı’nın da halen başkanlığını yürütüyor. Tayyip Erdoğan, vakfın, aynı zamanda mütevelli heyeti başkanı.
Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Tabip Odası seçimlerinde de AKP’nin desteklediği “Hekim hakları Platformu” listesinin de başında yer almıştı; 7 Eylül 2007’de de, yine Abdullah Gül tarafından, YÖK Genel Kurul üyesi olarak atanmıştı!
Prof. Dr. Söylet, aynı zamanda, “Türbana özgürlük” bildirisinin de mimarlarındandır.
Sonuç olarak AKP, YÖK’ten sonra İstanbul Üniversitesi’nde de etkin hale gelerek, önemli bir Cumhuriyet kalesini daha düşürmüştür!
Ya direneceğiz, ya seyredeceğiz!

Mehmet Ali Güller
30 Aralık 2008

21 Aralık 2008 Pazar

Gül'ün kökeni değil, Amerikancılığı tehlike!


Kendilerine “aydın” sıfatı takılan bir grup Soros’çu; “Ermenilerden özür diliyoruz” bildirisi kaleme aldı. Bir grup Büyükelçi de başka bir bildiri kaleme alarak Soros’çulara tepki gösterdi. İşçi Partisi’nden MHP’ye, TGB’den Genelkurmay Başkanlığı’na kadar pek çok milli kesim ve kurumdan da Soros’çu girişime tepki geldi.
Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi. CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.
Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…
Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.
CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!
CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!
1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”
Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.
2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.
22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!
Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?
Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!
İŞTE 9. MADDE
Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”
Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;
AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!
Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…
Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.
Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.
2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.
Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.
Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.
Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.
29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.
GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI
Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.
İŞTE AB’NİN ROLÜ!
Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”
Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!
İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.
GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!
Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”
Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!


Mehmet Ali Güller
21 Aralık 2008