CHP’nin 12 Haziran seçimlerine dönük en “çarpıcı” vaadi, askerlikle ilgili olanlardı:
“Bedelli askerliği gündeme getiren biziz, bir sefere mahsus olarak bedelli askerlik için kanun teklifi verdik, çıkaracağız bunu. Askerlik süresini 9 aya indireceğiz, aşamalı olarak 6 aya kadar indireceğiz, daha küçük ama daha profesyonel olacak. Çocuğumuz üniversitede okurken yaz tatillerinde gidecek askerliğini yapacak, mezun olunca da askerliği bitmiş olacak. Arzu eden de erkenden yapacak. Orduyu terörle mücadelenin dışına çıkaracağız. Ordu kışlasına onurlu görev yapacak”.
Kılıçdaroğlu bu vaadi açıkladıktan sonra, “bedelli askerlik” yasa teklifini de TBMM Başkanlığı’na verdi!
CHP İLE AKP’NİN SÜRE YARIŞI
Kuşkusuz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TSK’ya yönelik bu hamlesi, ABD-AKP ikilisinin 8 yıllık uğraşıyla boy ölçüşecek nitelikte. Ne de olsa askerliği “bitirmeye” yönelik süre azaltma yarışında, AKP en fazla 12 aya inebilmişti!
Kılıçdaroğlu’nun torbasında TSK’nın itiraz ettiği her şey var; bedelli askerlik var, süre indirimi var, profesyonel ordu var!
Ama burada asıl önemli olan, bu unsurlarının, “bir paketin unsurları niteliğinde” uyumlu olması! Ordu teröristle mücadele etmeyecekse, -ne demekse- kışlasında onurlu görev yapacaksa, profesyonel olacaksa, zaten bir gencin kaç ay askerlik yaptığının da bir önemi kalmaz; üniversitede okurken, yazları askerliğini tamamlar!
Tek sorun, üniversiteli gencin yazları askerliğini tamamlarken, stajlarını tamamlayamaması ve okulunu uzatmasıdır! Parası olanın da parayı bastırıp askerlik yapmaması, zaten “sosyal demokrasi”nin gereğidir!
Bu paketin ilk unsurlarını da anımsayalım: Kılıçdaroğlu koltuğa oturur oturmaz ilk olarak 27 Mayıs’ı eleştirdi; 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini eleştirdi; Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istedi.
CHP’NİN ASKERLİK AÇILIMI
Kılıçdaroğlu bu “askerlik açılımı”nı sırf seçimlerde oy toplamak için mi yaptı? Eğer evet ise o zaman CHP’lilerin yüzleşmesi gereken denklem şudur: Oy almak uğruna TSK’nın yapısını bozmak, doğru mudur? (Ki bunun oya dönüşeceği de muamma)
Oysa “Halk Ordusu” özelliğine sahip TSK’yı profesyonelleştirmeyi NATO bile sağlayamadı! İzmirliyle Hakkâriliye aynı ranzayı paylaştıran; zenginle fakir genci aynı sıraya sokup, yürüten; mühendisle çobanı aynı karavanadan doyuran bu sistemden neden rahatsızlık duyuluyor?
Bugüne kadar Türk Ordusu, NATO içindeki en özel konumunu, çeşitli branşlardaki birincilik derecelerini, başka orduların kendisine gıpta etmesini, profesyonel ordu olmaktan kaynaklanan özellikleriyle mi sağladı?
Paralı askerlerin, Irak’ta korkudan palmiyeleri ateşe verdiğini, Kabil’in dışına çıkmamak için rüşvet dağıttığını da mı duymadınız hiç?
Ya da…
Çanakkale’de “ölmesi emredilen” Mehmetlerimiz maaş mı aldı? Kıbrıs’a çıkartma yapan askerlerimiz prim mi kazandı?
Nedir bu profesyonel askerlik tutkusu?
“Türk Ordusu hizadan çıktı” diyen ABD’nin Ergenekon tertibi TSK’yı yeterince yıpratmışken, bir de iç cephe açılmasına gerek var mı?
CHP, askerlik süresini kısaltarak alınacak bir avuç oy yerine, neden AKP’yi alaşağı edecek ve Kılıçdaroğlu’nu başbakan yapacak “güç birliği” meselesine sıkı sıkıya sarılmıyor?
Mehmet Ali Güller
16 Mart 2011
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Mart 2011 Çarşamba
15 Kasım 2010 Pazartesi
KILIÇDAROĞLU’NA ÇAĞRI: AŞİRET REİSİNE DEĞİL, KÖYLÜNÜN AYAĞINA GİT!
“Yeni CHP”nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Yeni Radikal”in, “Savaşma Konuş” kampanyasına destek imzası atmış! 15 Kasım 2010 tarihli “Yeni Radikal”, birinci sayfadan duyurduğu bu habere şu başlığı koymuş: “‘Anneler ağlamasın’ diye imzasını attı”.Kılıçdaroğlu, nihayet “analar ağlamasın” diye “Kürt açılımı” başlattığını söyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan’la buluşmuş oldu!
Bildiğiniz gibi “Yeni Radikal”, “Savaşma konuş diyen 500 bin radikal arıyor”du. Kılıçdaroğlu Radikal’in bu kampanya için bulduğu ilk siyasi parti genel başkanı oldu. Kampanya, özet olarak tarafları (PKK ve TSK)! silah bırakmaya davet ediyor!
DEĞİŞİM Mİ, BAŞKALAŞMA MI?
Murat Yetkin’in önce CNNTürk’teki programına, sonra da Radikal’deki sayfasına konuk olan Kemal Kılıçdaroğlu, dikkat çeken değerlendirmelerde bulunmuş yine…
Kılıçdaroğlu, “Yeni CHP”yi, “değişimin ve dönüşümün adresi” olarak tarif etmiş. Ancak Kılıçdaroğlu’nun birkaç aylık sürece sığdırdığı şu “açılımlar”, “değişim ve dönüşümün”, “başkalaşma” anlamına geldiğini ortaya koyuyor:
1. YENİ CHP’NİN DİN AÇILIMI
Kılıçdaroğlu, 2007 yılında kanunla çözülen türban konusunu, hiç yeri ve zamanı değilken, Türkiye’nin kucağına bırakıverdi. 12 Eylül halkoylaması sırasında “türbanı biz çözeriz” diyerek öne atlayan Kılıçdaroğlu, AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. “Laikliğin bekçisi”nin bu yeni tutumu, öyle bir rüzgar yarattı ki, türban üniversiteye “YÖK mektubu” ile, ilkokula da, “ailelerin ‘özgür’ tercihi” ile giriverdi. Kamuya ve TBMM’ye giriş sırası, ülkenin yeni gündemi oluverdi!
Kılıçdaroğlu, AKP’yle yarışmanın buradan geçtiği hayaline kapılarak, açılımı ilerletti. Önce “cemaatlere saygılıyız” dedi, ardından da “Türkiye’de laiklik tehlikede değildir” saptaması yaparak, irticayı mest etti! (Ardından irtica Kırmızı Kitap’ta tehdit olmaktan çıktı!)
“Yeni Radikal”e konuşan Kılıçdaroğlu, “Bülent Ecevit’in ‘dine saygılı laiklik’ ilkesini geri getirecekmiş”!
O saygı, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, “hocaefendi”nin huzuruna çıkmasına sebep oldu; ardından da cemaatin, hükümet desteğinde devlet kurumlara yerleşmesine…
Ecevit’i ve Kılıçdaroğlu’nu aynı çizgiye getiren ise aynı ideolojik çizgidir; yani sosyal demokrasi…
CHP devrimcilikten koptukça, sosyal demokratlığa sarıldı… İşte sosyal demokrasi de, en sonunda CHP’ye türbanı “bireysel haklar ve özgürlükler” temelinde ele aldırıp, bu noktaya getirtti…
1950’lerden beri tahrif elden laiklik; “din ve devlet işlerinin ayrılması” gibi bir tanımdan, “dine saygılı laiklik” katına başkalaştı!
CHP, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik tanımı olan “din ve dünya işlerinin ayrılması” anlayışından koptukça, Türkiye gericileşti!
2. YENİ CHP’NİN DARBE AÇILIMI
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la yarışacağı ikinci kulvarın ise “darbe karşıtlığından” geçtiğine inandı. Burada “darbe karşıtlığı” diye sunulanın, ne yazık ki, “asker karşıtlığı” olduğu kısa sürede ortaya çıktı.
“Darbe karşıtlığı” yapacağım diye “27 Mayıs” ve “27 Nisan” eleştirisi yapan Kılıçdaroğlu, en sonunda TSK’nın iç hizmet kanununu değiştirmeyi de gündemine aldı. Sanırsın, ABD’nin “bizim oğlanları” 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, o kanun olmasa yapamayacaktı!
Kılıçdaroğlu, bununla da yetinmeyip, “halk ordusu” biçimindeki TSK’nın yapısal değişikliği için AKP’ye omuz verdi!
3. YENİ CHP’NİN SİYASİ AÇILIMI
Kılıçdaroğlu’nun “Dersim’i CHP bombaladı” diye cumhuriyet tarihine saldıran Erdoğan’a yanıtı oldukça anlamlıydı. “Ben o zaman daha doğmamıştım” savunması yapan Kılıçdaroğlu, bir bakıma Erdoğan’ın suçlamasına destek vermiş oluyordu.
Oysa Erdoğan, İnönü diyerek Atatürk’e, CHP diyerek de aslında Cumhuriyet’e açıktan saldırıyordu!
Dersim’deki süreci bir bütün olarak çözümlemeden, uygulamadaki kimi yanlışlıklar üzerinden yapacağınız siyaset, işte sonuç olarak gelip, Cumhuriyet düşmanlarıyla müttefik olmanıza yol açıyor!
Kılıçdaroğlu’nun bir diğer “siyasi açılımı” da “genel af” çağrısı oldu!
Ama ille de “AB Açılımı”!
Bakalım “egemenliği milletten alıp, Brüksel’e devretme” anlamı taşıyan AB’cilik, Kılıçdaroğlu’nu Derviş ve ekibiyle buluşturmanın ötesinde, daha nerelere savuracak?!
Kılıçdaroğlu’nun benimsediği “yeni siyasi çizgi” özetle şöyle: “2D’ye karşı, 2Y”.
Yani, din ve darbe konularını AKP’nin elinden alıp, yoksulluk ve yolsuzluk üzerinden vurmak! Kılıçdaroğlu, “aslı varken kopyasını kim ne yapsın” temel tezini unutarak, bunun, AKP’yi yenmenin formülü olduğunu sanıyor!
KILIÇDAROĞLU, AŞİRETLERE DEĞİL KÖYLÜYE YÖNELMELİ
Yeni Radikal’den öğrendiğimize göre Kılıçdaroğlu, “Sosyalist Enternasyonal” toplantısı için Paris’e gidiyormuş; dönünce de, Şanlıurfa’da AKP’ye vekil vermiş İzol aşiretinin düğününe katılacakmış!
İşte CHP’nin 50 yıllık değişiminin vardığı ve “yeni CHP” olarak başkalaştığı zirve tam da burasıdır! CHP, Türkiye’deki feodal yapıyı tasfiye etme programını yani toprak reformunu uygula(ya)mayarak, her şartta aşiretlerle birleşmiştir; aşiret düğünlerine gitmiştir!
Zaman zaman “devrim” kelimesini kullanan Kılıçdaroğlu’ndan, aşiret reisinin ayağına değil de, Diyarbakır’ın Bismil köylerinde ağalığa karşı Türk Bayrağı ile mücadele eden, bu uğurda şehit veren, köyünün ismini “Cumhuriyet Köyü” olarak değiştiren “gerçek efendisinin” ayağına gitmesini istiyoruz!
Mehmet Ali Güller
15 Kasım 2010
15 Kasım 2010
18 Ekim 2010 Pazartesi
TÜRBAN OLAYINA ATATÜRK NASIL BAKIYORDU?
Usta gazeteci Rahmi Turan, Atatürk’ün 21 Mart 1923 tarihinde, Konya Hilaliahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde söylediklerini anımsatmış okurlarına: “Muhterem hanımlar! Memleketimizin bazı yerlerinde giyim tarzımız, kıyafetimiz, bizim olmaktan çıkmıştır. Kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde şu iki şekil görünüyor: Ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile giyilmeyecek kadar açık bir giyim... Bunun her ikisi de yanlış!” (Hürriyet, 18 Ekim 2010)Atatürk, 87 yıl öncesinden öngörmüş bugünleri… Sistem kadını tek bir noktada birleşen iki ayrı uca yöneltiyor: Ya türbana ve çarşafa, ya da göbeğini açmaya…
TÜRBANI ÇÖZME YARIŞI
2006 yılında hukuken kapanan türban konusu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun halkoylaması mitingleri sırasında “türbanı biz çözeriz” sözleriyle yeniden önümüze geldi. Kılıçdaroğlu, ardından “cemaatlere saygılıyız” ve “laiklik tehlikede değil” diyerek izleyeceği politikanın köşelerini de belirledi. (Akşam, 21-22 Eylül 2010)
CHP’nin bu sürpriz çıkışı, AKP’nin geri planda tutmak zorunda kaldığı en önemli silahını yeniden cepheye sürmesine olanak yarattı.
TÜRBAN ÖNCE ÜNİVERSİTEYE
Fırsat bu fırsat diyen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, üniversite rektörlüklerine “kız öğrencilerin türbanlı olsa bile derslere girebilmesinin önünü açan” bir yazı yazdı. AKP hükümetinin yarattığı korku toplumunun sonucu olarak, yasal olmayan bu talebe, üniversiteler büyük oranda sessiz kaldı ve türban uygulaması başladı!
Rektörler, konuya itiraz etmeyeceğini açıklayan anamuhalefet liderinden daha ileri gitmeye nasıl cesaret edebilirdi ki zaten! CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “YÖK’ün bu yazısını durdurmak amacı ile herhangi bir şekilde hukuki yollar da dâhil bir girişimde bulunulmayacağını” söylüyordu. (Hürriyet, 6 Ekim 2010)
AKP’nin elini güçlendiren en önemli dayanak, CHP’nin kamuoyuna yansıyan yeni rapor taslağıydı. CHP’nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, AKP’nin türbanı hem çarşafa çevirmesine hem de üniversitelerin ardından tüm kamuya sokmasına dayanak oluşturacaktı!
Üstelik raporun mimarlarından CHP’li Sencer Ayata, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a akıl danışmıştı: “Sencer Bey, benim çok eski arkadaşımdır. Uzun yıllar beraber öğretim üyeliği yaptık. Bu, bir rapor değil, bilgi notu kabilindedir. Onun üzerinde çalıştığını söyledi. Henüz bitmiş bir şey değil. Ne yapılabileceğini konuştuk. Bize ‘başörtülü öğrenciler için ne yapılabilir’ diye sordular. Madem partiler bu konuda anlaşacak, bize bir güvence gerekir. Yeter ki problem çözülsün.” (Vatan, 12 Ekim 2010)
“TÜRBAN KAMUDA SERBEST OLSUN”
AKP, yandaş medyayı da harekete geçirerek, zaferi taçlandırmak için sondaj çalışmasına başladı hemen. El birliği ile “türban kamuda da serbest olsun” kampanyası başlatıldı!
CHP’ye rağmen tepki gösterenlere ise YÖK Başkanı Özcan güvence veriyordu: “Garanti ediyorum, başörtüsüz öğrenciler baskı görmeyecek”. (Vatan, 12 Ekim 2010)
“Menderes ve Özal’dan sonraki Müslüman Cumhurbaşkanı” sıfatıyla seçilen Abdullah Gül, bu fırsattan yararlanarak sekiz yıllık uygulamayı iptal ettiğini ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için tek tip resepsiyona geçtiklerini, konuklarını eşi Hayrünnisa hanımla birlikte karşılayacağını müjdeliyordu. (Hürriyet, 12 Ekim 2010). Gül’ün “türbanlı resepsiyon” kararını, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’e de bildirdiği belirtiliyordu.
Türban konusunda üniversitelerin ardından ilk kurumsal adımı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti TGC attı. TGC, daha önce reddettiği tesettürlü bir gazetecinin üyeliğini bu sefer kabul ediyordu. (gazeteciler.com, 13 Ekim 2010)
LAİKLİK ÖNCE BOŞALTILACAK SONRA KALDIRILACAK
Ve sahneye TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu çıkıyor ve “Türkiye laiklik ilkesini yeniden yorumlamalı” diyordu. (Hürriyet, 13 Ekim 2010). CHP’nin rapor taslağını fırsat bilen Kuzu, “örneğin başörtüsü meselesi laiklikle değil bireysel özgürlüklerle ilgilidir” diyerek yeni anayasanın birey haklarına odaklanması gerektiğini vurguluyordu.
Bundan sonra, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının nasıl şekilleneceğinin işaretini ise Başbakan Erdoğan veriyordu. Kızılcahamam’da bir köfteciye uğrayan Başbakan, köftecinin çocuklarına “namaz kılıyor musunuz” diye soruyordu. “Evet” yanıtı alan Erdoğan, namaz kılan çocukları, oyuncakla ödüllendiriyordu! (Milliyet, 17 Ekim 2010)
TÜRBANIN HEDEFİ TBMM
Öte yandan “Türban kamuya da girsin” kampanyasının bir haftada büyük yol aldığını ve merkezi kurumların sessiz kaldığını gören Erdoğan artık meydan okuyordu: “Türbanlı her yere girebilir”. (Cumhuriyet, 17 Ekim 2010)
Erdoğan, AKP Kurucular Kurulu üyesi Fatma Ünsal’ın “Kadınlar, başörtüsüyle Meclis’e giremiyor. 8 yıl geçti” sözlerini de “her şeyin bir zamanı var” diye yanıtlıyordu. (Hürriyet, 18 Ekim 2010)
TÜRBAN ARAÇ, HEDEF LAİKLİK
Türban, aslında kadınlarımızın bir sorunu değildir. Türban, bireysel bir özgürlük de değildir. Tam tersine kadınlarımızı esaret altına almanın aracıdır.
Türbanın Kuran’da yeri olmadığı, Kuran’ın örtülmesini emrettiği bölgenin kadının saçlarının olmadığı gerçeği, dindar yurttaşlarımızla dincileri birbirinden ayıran önemli bir ölçüttür. Çünkü dindar bilmektedir ki, Kuran kadından sadece “farj” bölgelerini “hımar” ile örtmesini emretmiştir.
İşte bu yüzden, kadınlarımızı türbana sokup, onları araç olarak kullananlar, yavaş yavaş dudaklarına sürdükleri rujlara, gözlerine çektikleri sürmelere itiraz etmeye başlamışlardır! Bu konuda rahatsızlık oluşmaya başladığını bazı türbanlı kadın yazarlar da dile getirmeye başlamıştır.
LAİKLİK, DİNİN DÜNYA İŞLERİNDEN AYRILMASIDIR
Yazımıza, Rahmi Turan’ın anımsattığı Atatürk’ün konuyla ilgili sözleriyle başlamıştık, yine Atatürk’le bitirelim.
“Yeni CHP”nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, aslında Atatürk sonrası CHP’sinin, laiklik ilkesinin anlamını değiştirmesiyle başlattığı sürecin bir sonucudur. Atatürk’ün devrimci CHP’si ile İnönü’nün tutuculaşan CHP’si arasındaki en önemli farklardan biri laiklik ilkesiydi.
Atatürk, laikliği “dün ve dünya işlerinin ayrılması” diye tanımlarken, yıllar sonra CHP bu tanımı “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde değiştiriyordu.
“Dini dünya işlerinden değil de, sadece devlet işlerinden ayrı tutunca”, 1948 yılından başlayarak günümüze kadar uzanan, “imam hatip okulu açmak, kuran kursu açmak, cemaatlere hoşgörülü olmak, sonra da saygılı olmak, türbanı üniversiteye sokmak” gibi uygulamalar bireysel haklara giriyordu! Devlet TBMM’ydi, Çankaya’ydı… Üniversite değildi!
Bu anlayışın Türkiye Cumhuriyeti’ni getirdiği yer ortada. CHP, köklerine dönmeli ve Atatürk’ün altı ilkesine sıkı sıkıya sarılmalıdır. Çünkü Türkiye uçuruma yuvarlanmaktadır.
Mehmet Ali Güller
18 Ekim 2010
18 Ekim 2010
16 Ekim 2010 Cumartesi
CHP DERVİŞ'TEN NE BEKLER?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Kemal Derviş’le iki saatlik özel bir görüşme yapması herkesi şaşırttı! Derviş’in “Bize destek olmanızı bekliyoruz” diyen Kılıçdaroğlu’na “Ne isterseniz emrinizdeyim” dediği kamuoyuna yansıdı. (Milliyet, 16 Ekim 2010)Aslında Kılıçdaroğlu’nun Derviş’le buluşmasından şaşırılacak bir şey yok. Çünkü Derviş, CHP’de yeni dönemde etkin pozisyonlara getirilen ekip üyeleri nedeniyle, zaten CHP’nin en tepesinde!
DERVİŞ EKONOMİYİ ÇÖKERTTİ
Atlantik merkezli 2001 krizinin sözde çözüm mimarı olarak ABD’nin ülkemize ihraç ettiği Derviş, anımsanacağı gibi “en yetkili bakan” olarak Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisiyle bütünleştirmek adına kamu ekonomisini ortadan kaldırdı! Bununla yetinmeyen Derviş, önce DSP’yi böldü, ardından da AKP’yi iktidara getiren 3 Kasım 2002 seçimlerinin önünü açtı. Bu arada altını çizmekte yarar var; Derviş DSP’yi bölerken birlikte parti kurma sözü verdiği ekibi de yüzüstü bıraktı ve CHP’ye geçti!
Derviş bir dönem milletvekilliği yaptıktan sonra, Türkiye’den ayrıldı ve BM Kalkınma Programı’nın başkanlığına getirildi. Derviş şu anda, ABD’de, Demokrat Parti’nin kontrolü altındaki Brooking Enstitüsü’nün “küresel ekonomi ve kalkınmadan sorumlu” genel başkan yardımcılığını yapıyor.
Derviş’in 2001 krizi sonrası ekonominin başına geçtiğinde kurduğu ekibin önemli isimleri, Kılıçdaroğlu döneminde CHP’de etkili pozisyonlara getirildiler.
DERVİŞ’İN HAZİNE MÜSTEŞARI: FAİK ÖZTRAK
Örneğin Faik Öztrak! CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesinde milletvekili adayı olurken bile CHP tabanında ciddi soru işaretleri taşıyan bir isimdi. Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” çerçevesinde birlikte çalıştığı isimlerden biri olan Faik Öztrak o dönemde Hazine Müsteşarı olarak atanmıştı.
Öztrak bu görevinin ardından TÜSİAD-Koç Üniversitesi Ekonomik Araştırma Forumu direktörlüğü yaptı. Öztrak’ın dikkat çeken bir diğer çalışması da Avrupa Politikaları Çalışmaları Merkezi için yazdığı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini savunduğu makalelerdi…
Kılıçdaroğlu’nun Kurultay konuşmasında AB üyeliğini bir çağdaşlaşma projesi olarak savunmasında Öztrak’ın büyük rolü var.
Öztrak’ın AB savunuculuğunun temelini aslında dünya sermaye piyasalarıyla bütünleşme çizgisi oluşturuyor. Bakınız Faik Öztrak 2004 İktisat Kongresi’nde ne diyor: “Türkiye’nin uluslararası sermayenin alıştığı boyutta bir oyun alanına kavuşacağının en önemli teminatlarından bir tanesidir Avrupa Birliği üyesi olmasıdır”.
Acaba diğer teminatlar neler?
Bu konuda bir ipucu Öztrak’ın, CHP’nin AKP dönemi en önemli başarısı sayılan 1 Mart tezkeresine bakış açısı olabilir mi acaba? Öztrak 12 Eylül 2006 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde “1 Mart dersleri” başlıklı makalesinde tezkerenin reddini her iki ülkenin, Türkiye ve ABD yetkililerinin hatalarına bağlıyor!
Aslında Öztrak’ın ekonomik duruşunu anlamamızı sağlayacak en önemli özelliği, 2008 yılında Mustafa Koç, Ferit Şahenk ve Zeynep Göğüş’le birlikte Bildergberg toplantısına katılmış olmasıdır…
İşte bu özelliklere sahip Faik Öztrak, Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinde önce PM üyesi, sonra MYK üyesi ve Genel Saymanı oldu!
DERVİŞ’İN DÜŞÜNSEL TAKIMINDAN HURŞİT GÜNEŞ
Derviş’in ekibinde yer alan ikinci önemli isim de Hurşit Güneş’tir.
İktisatçı Hurşit Güneş, CHP’nin Altı Ok’u reddeden 70’lerdeki ideologlarından Turan Güneş’in oğludur. Güneş, Kemal Derviş’in Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Taner Berksoy’la birlikte “düşünsel takım”ında yer almaktadır.
Hurşit Güneş sonuna kadar serbest piyasacıdır! 19 Eylül 2008 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde, üstelik serbest piyasacılığın çöktüğünün görüldüğü günlerde bakın nasıl savunuyor Güneş sistemi: “Piyasa ekonomisi bir genel sistem olarak elbette tercih edilmeli. Çünkü ekonomiye canlılık, dinamizm sağlar”.
Güneş’in ekonomi Nobel’i getirmese de ekonomi çevrelerinde büyük ilgi gören bir analizi var. Rusya’da 500 bin hayat kadını olduğunu, bunun yüzde 10’unun Türkiye’de bulunduğunu “hesaplayan” Güneş şu sözleriyle ekonomide çığır açtı: “50 bin kadının her birinin Rusya’ya ayda 1000 dolar gönderdiğini hesaplarsak ayda 50 milyon dolar, yılda 600 milyon dolar ediyor. Dışarıya 600 milyon ne parası ödüyoruz? O… parası yolluyoruz. Nasıl Almanya’dan işçi dövizlerimiz geliyor 1.5 milyar dolar. Geliyor ama onun yarısı kadar parayı da Nataşalara ödüyoruz. Bizim ekonomistler konuşuyor, ‘Efendim, işçi dövizlerimizi yazdık, açık şu kadar oldu’. İşçi dövizlerini yazıyorsun ama Nataşa’nın parasını yazmıyorsun. Onu da düş içinden bakayım. O zaman denge değişiyor tabii. Ama bunu konuşmuyoruz, konuşmamız lazım”.
Güneş, artık yeni CHP’nin Parti Meclisi PM üyesidir!
CHP’nin ekonomi politikalarının AKP’den farklı olmayacağının, ABD ve AB nezdinde en önemli teminatı, Öztrak ve Güneş’in CHP’deki etkili konumlarıdır.
DERVİŞ YIKICIDIR!
CHP’lilerin, Haziran 2011 gibi Türkiye’nin en önemli dönemecine girilirken, “Ne isterseniz emrinizdeyim” diyen Derviş’ten, ne partilerine ne de Türkiye’ye bir hayır beklememesi gerekir!
Çünkü Derviş, “yıkıcılığın” sembolüdür.
Normalde Kılıçdaroğlu’nun, “Ne isterseniz emrinizdeyim” diyen Derviş’ten sadece “gölge etmemesini” istemesi gerekmektedir!
Mehmet Ali Güller
16 Ekim 2010
16 Ekim 2010
Etiketler:
CHP,
Faik Öztrak,
Hurşit Güneş,
Kemal Derviş,
Kılıçdaroğlu
25 Eylül 2010 Cumartesi
KILIÇDAROĞLU TAYYİP ERDOĞAN'IN KULVARINDA
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan’ın mevzilendiği siyasal-ideolojik zemine konuşlanmayı hedefleyen açıklamalarını sürdürüyor.12 Eylül halkoylamasının hemen ardında AB’ye çıkartma yapan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la yarışı, Erdoğan’ın kulvarında yapmayı kabul etmiş görünüyor!
Gürsel Tekin ile başlayan “Çarşaf Açılımı”, halkoylaması mitinglerinde “türbanı biz çözeriz” iddiasına dönüşmüş, “cemaatlere saygılıyım” teslimiyetiyle devam etmiş ve “Laiklik tehlikededir diyemem” ile de zirve yapmıştı.
KILIÇDAROĞLU, AKP ÖNÜNDEKİ CHP ENGELİNİ KALDIRIYOR
Kılıçdaroğlu’nun son bombası ise AKP’yi çok rahatlattı. CHP Genel Başkanı, AKP’ye “Genel seçimi beklemeden, Anayasa’yı hemen değiştirme” teklifi yaptı.
Kılıçdaroğlu, Hürriyet Gazetesi’nden Fatih Çekirge’ye şunları söyledi: “Biz Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir partiyiz, yani AKP bir şeyler yapacak CHP de buna karşı çıkacak, böyle bir şey yok artık. CHP Türkiye’nin ve demokrasinin önünü kapatmaz tam tersine önünü açar, yardımcı olur, yol gösterir. Biz yeni anayasa için seçimi beklemeden çalışmaya hazırız”. (Hürriyet Gazetesi, 25 Eylül 2010)
AKP’nin önceki değişiklik paketini “demokratik” olmayan yöntemlerle yürüttüğünü, adeta sayısal çoğunluğu üzerinden siyasi partilere ve topluma dayattığını unutan Kılıçdaroğlu, “yeni anayasa” çalışmasında CHP’ye de yer verileceğini düşünüyor olmalı..! Oysa AKP “federatif anayasa” konusunda zaten BDP ile uzlaştı; Erdoğan ve kurmayları, CHP engelinin de kalkmasıyla, derin bir nefes aldı.
KILIÇDAROĞLU, CHP’NİN OLUMLU MİRASINI REDDEDİYOR
Kılıçdaroğlu’nun muhalefet yapmayı Erdoğan’ın istediği kulvarda yapma hamlesi, aynı zamanda Baykal dönemi CHP’nin ağır bir eleştirisine de dönüşüyor.
AKP’nin “Kürt Açılımı”na engel olmakla suçladığı CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “genel af” diyen CHP aldı.
AKP’nin “Türban”ın önünde engel gördüğü CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “türbanı biz çözeriz” iddiasındaki yeni CHP aldı.
AKP’nin dincileşmenin önünde engel gördüğü CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “cemaatlere saygılı, laikliğin tehlikede olmadığını” düşünen, yeni bir CHP aldı.
AKP’nin “yaptığımız her kanunu Anayasa Mahkemesi’ne götürüyorlar, demokrasinin önünde engeller” diye suçladığı CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “AKP bir şeyler yapacak CHP de buna karşı çıkacak, böyle bir şey yok artık. CHP Türkiye’nin ve demokrasinin önünü kapatmaz tam tersine önünü açar, yardımcı olur, yol gösterir” diyen yeni CHP aldı.
CHP’NİN SORUNU DEVRİMCİLİKTEN VAZGEÇMESİ
Baykal’ın CHP’si seçim yasaklısı Erdoğan’ı Başbakan yapmıştı, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si de Erdoğan’ı Başkan yapacak!
Sorun isimlerde değil aslında, sorun CHP’nin Atatürk devrimciliğini terk etmiş olmasında!
61 Anayasası’ndan Atatürk’ün “Altı Ok”u çıkarılıp, yerine emperyalizmin sol kolu işlevini gören Batı Avrupa Sosyal Demokrasisi’nin “sosyal devlet” ilkesi konulduğundan beri, CHP adım adım devrimcilik mevzilerinden çıkıp, rakip mevzilere yerleşiyor!
Haliyle, rakibin mevzisinde hem rakibe benziyor, hem de aslında rakibin sahtesi olduğu için, rakibe sürekli yeniliyor!
Mehmet Ali Güller
25 Eylül 2010
25 Eylül 2010
Etiketler:
AKP,
CHP,
Kılıçdaroğlu,
Recep Tayyip Erdoğan
23 Eylül 2010 Perşembe
KILIÇDAROĞLU TAYYİPLEŞMEYE DEVAM EDİYOR
“Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” başlıklı yazımıza, bazı CHP’li dostlarımızdan tepki geldi. Tepkilerin ortak noktası, “Erdoğan’a alternatif olarak beliren Kılıçdaroğlu’na saldırmak siyasi bir yanlıştır” şeklinde…CHP’li dostlarımıza söylediğimizi sizlerle de paylaşalım:
Birincisi; Kılıçdaroğlu’na saldırmadık, demokratik hakkımızı kullanarak, eleştirdik. İkincisi; Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek demek, köprüleri atmak demek değildir. Kılıçdaroğlu’nun politikalarını doğu bulursak över, yanlış bulursak yereriz.
KILIÇDAROĞLU: LAİKLİK TEHLİKEDEDİR DİYEMEM
Ama gelin görün ki, Kılıçdaroğlu, AB çıkartması boyunca övgüyü değil, yergiyi hak eden “açılımlara” imza attı! Kılıçdaroğlu Almanya durağının son gününde de laiklik açılımı yaptı!
Kılıçdaroğlu Almanya’da, bir gazetecinin sorduğu “laikliğin tehdit altında olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Hayır, bugün için Türkiye’de laiklik tehlikededir diyemem, böyle bir tehlike görmüyoruz”. (İsmail Küçükkaya, Laiklik tehlikededir diyemem, Akşam Gazetesi, 22 Eylül 2010).
Kaldı ki, bir gün önce, “cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar” diyen Kılıçdaroğlu, elbette laikliğin tehlikede olmadığını düşünecektir! (İsmail Küçükkaya, Kılıçdaroğlu’ndan cemat açılımı, Akşam Gazetesi, 21 Eylül 2010)
Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasını, halkoylaması mitinglerinde yaptığı “Türbanı biz çözeriz” sözleriyle birleştirerek okumamız gerekiyor.
RECEP BEY’İN LAİKLİK AÇIKLAMALARI
Gelin “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” iddiamızın “Recep bey” köşesindeki olgularını anımsayalım önce. Yer yetmezliği nedeniyle sadece bir bölümünü anımsatıyoruz:
“Elhamdülillah şeriatçıyız”. (Milliyet, 21 Kasım 1994)
“Yılbaşına karşıyım”. (Sabah, 19 Aralık 1994)
“İçki yasaklansın”. (Hürriyet, 1 Mayıs 1996)
“Bütün okullar İmam Hatip yapılacak”. (Cumhuriyet, 17 Eylül 1994)
“Sadece imamlar resmi nikâh kıysın”. (Milliyet, 9 Mayıs 1995)
“Ben Millet Meclisi’nin de dua ile açılmasından yanayım”. (Milliyet, 8 Ocak 1996)
“Ben İstanbul’un imamıyım”. (Hürriyet, 8 Ocak 1995)
“Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır”. (5 Şubat 1996)
“Bir tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii ki gidecek be” diyen Erdoğan daha sonra bu vurgusunun kaynağını da ifade ediyordu: “Ben Müslüman’ım diyenin aynı zamanda laikim demesi mümkün değil”.
CHP’li dostlarımızdan “ama bunlar Erdoğan’ın ‘değiştim’ dediği dönemden önceki sözleri” yanıtı gelir diye, sonraki dönemden de birkaç “inci” anımsatalım istedik.
Erdoğan AİHM’in türban kararına da şöyle tepki gösteriyordu: “Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur”.
Erdoğan, Danıştay’ın türban kararına da şu tepkiyi gösteriyordu: “Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir”.
Ve “türban, velev ki siyasal sembol olsun…” şeklindeki meydan okuması…
Yeri gelmişken belirtelim. Doğru, Erdoğan 2002 seçimlerinden sonra “değiştim” demişti; hatta “ben gelişerek değiştim” demiş ve liberallerin gönlünde taht kurmuştu. Ama sonra, yani başbakanlığının dördüncü yılında da “ben hiçbir zaman değişmedim. İslami fikirler değişmez” demişti!
Daha geçenlerde Amerikan Wall Street Journal’a röportaj veren Başbakan Erdoğan, “Bir insanın hem Müslüman hem laik olamayacağı düşüncesinde bir değişiklik olmadığını” ilan ediyordu!
SOSYAL DEMOKRATLARIN ATATÜRK’E LAİKLİK TANIMI KAZIĞI
Şimdi “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” saptamamıza kızan CHP’li dostlara soruyoruz. Yukarıda sadece bir bölümünü anımsattığımız sözlerin sahibinin iktidar olduğu bir ülkede, sizce de “Laikliğin tehlikede olmadığını” iddia etmek gerçekçi midir?
Dediğimiz gibi, biz olgularla ilgileniriz!
Ve CHP Genel Başkanlığı koltuğunda oturan bir isimden, o koltuğun ilk sahibi olan Mustafa Kemal’in “laiklik” anlayışını sürdürmesini isteriz. Kılıçdaroğlu, eğer 1950’den beri tahrif edilen ve “laiklik, din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır” diyerek özünden koparılan “sosyal demokrat laikliği” savunacak olursa, zaten varacağı yer diğerlerinden farklı olmayacaktır.
Sosyal demokratların sağcılarla en büyük uzlaşması ve Atatürk’e attığı en önemli kazık, “laiklik” tanımında yapılan bu tahrifattır!
Atatürk’ün kendi el yazısıyla “medeni bilgiler” kitabına düştüğü notta belirttiği laiklik “din ile dünya işlerinin” birbirinden ayrılması iken, devrimciliği bırakıp sosyal demokratlığa geçen CHP’de bu tanım, tıpkı DP ve AP’de olduğu gibi “din ile devlet işlerinin ayrılması” haline dönüştürülmüştü!
DÜNYA İŞLERİ BAŞKA, DEVLET İŞLERİ BAŞKA
İmam Hatiplerin açılması, Atatürk’ün yıktığı ortaçağ kurumları olan “cemaatlere” özgürlük tanınması, şeyhlik, müritlik gibi Cumhuriyet yurttaşlığıyla bağdaşmayan ortaçağ ilişkilerine, oy uğruna yeniden dönüş yolu açılması, işte bu tahrif edilen Laiklik anlayışı nedeniyledir.
Dini, dünya işleri yerine, devlet işlerinden ayırdınız mı, geriye “gardırop Atatürkçülüğü” yapan zevatın “batıcı” çizgisi kalır!
Dini, dünya işleri yerine, devlet işlerinden ayırdınız mı, laiklik bir tek Çankaya Köşkü ile Genelkurmay Başkanlığındaki resepsiyonlarda uygulanan, salt bir “türban karşıtlığına” dönüşür! Cemaatler, şeyhler, tekkeler, dergâhlar ve her türden ortaçağ kurumu ve ilişkileri “dünya işleri” içinde yerini alır ve durumunu sağlamlaştırır. Bir de bakarsınız ki, bu ilişkiler toplum içinde öyle başat hale gelmiş ki, cumhuriyet yurttaşlığı ilişkisine yer kalmamış!
Ve bu ortaçağ kurumlarının ve onların koalisyonuyla iktidar olanın, masum görünen her talebi, Cumhuriyeti içten içe bitirir!
Nasıl mı?
HÜKÜMETTEN CEMAATE, CEMAATTEN SOKAĞA
Geçenlerde bir grup değişik cemaatlere mensup olan “işçi”lerle, ekonomik durum üzerine bir sohbet yaptım. İşçilerden biri şöyle dedi: “Aslında işsizlik diye bir sorun yok. Kadınlar çalışıyor diye erkekler iş bulamıyor. Kadınları işten çıkarıp, erkekleri işe alınca sorun çözülür”.
Hükümetten cemaat yönetimine, oradan da müride uzanan sürecin sonucu bu! “Her kadın üç çocuk doğursun” diyen, “ben kadın ve erkeğin eşit olduğuna inanmıyorum” diyen birinin iktidar olduğu bir ülkede, siz kalkıp da işsizliği, kadınları sosyal yaşamdan çekerek çözmeye programlanmış bir ülkede, “laikliğin tehlikede olmadığını” iddia edebilir misiniz?
Laikliği, dünya işlerinden değil de devlet işlerinden ayrı tutarsanız sadece, dersiniz elbette! Çünkü kadının sosyal yaşamdaki yeri, devletin değil dünya işlerinin içindedir!
CHP Genel Başkanlığı, bırakın Anadolu’yu, İstanbul’daki işyerlerinde, iş saatlerinin aşamalı olarak namaz saatlerine göre programlandığını bilmiyor mu örneğin? Kuşkusuz biliyor, ama nasılsa, iş saatleri konusu, devlet işi değil dünya işi içinde yer alıyor!
İşte Kılıçdaroğlu, bu tahrif edilmiş laiklik anlayışına uygun olarak konuşuyor: “Cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar”. Yani demeye getiriyor ki Kılıçdaroğlu, “cemaatler dünya işleri içinde olsun ama siyasallaşmayıp, devlet işlerine karışmasınlar”.
Nakşibendî tarikatı müridi Turgut Özal, cemaatlerin siyasallaşmayan modeli midir? İskenderpaşa Dergâhı’nın müridi Recep Tayyip Erdoğan, cemaatlerin siyasallaşmayan modeli midir?
Siyasallaşmayan cemaat olabilir mi? Kılıçdaroğlu, İslam tarihini hiç mi bilmez! Erdoğan’ın “Türban, velev ki siyasal simge olsun…” şeklindeki meydan okumasından da mı hiçbir şey anlamaz?!
Anlar elbette anlar da, devrimci CHP yerine sosyal demokrat CHP’nin içine düştüğü tutumdan kendini kurtaramaz. Sonunun hüsran olduğunu bile bile, 60 yıldır uygulanan yönteme sarılır:
DP-AP imam hatip açarak oy mu kazanıyor, biz daha çok açalım; AP kuran kursu açarak oy mu kazanıyor, biz daha çok açalım; AKP çarşafı ön plana çıkararak oy mu kazanıyor, biz de çarşaf açılımı yapalım; AKP türbanı kaşıyarak oy mu topluyor, biz de türbanı savunalım; AKP cemaatlerden kuvvet mi topluyor; biz de cemaatlere saygılı olalım; AKP Fethullah Gülen’le işbirliği mi yapıyor; biz de Fethullah Gülen’e saygı duyalım…
Bu durumda, Kılıçdaroğlu, Tayyipleşmiyor da ne yapıyor?
Mehmet Ali Güller
23 Eylül 2010
Etiketler:
AKP,
CHP,
Erdoğan,
Kılıçdaroğlu,
Laiklik
21 Eylül 2010 Salı
KILIÇDAROĞLU TAYYİPLEŞİYOR
Kurmayları ve danışmanları, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na, “politikada başarının sırrı, Tayyipleşmekten geçer” mi diyorlar acaba?Nereden mi vardık bu saptamaya? Şuradan:
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, halkoylaması sonrası bildiğiniz gibi AB çıkarması yaptı. Kılıçdaroğlu Berlin temasları sırasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı AB’ye şikâyet etti: “Söylediklerimizi dinlemediniz, dikkate almadınız; bundan sonra daha dikkatli dinleyeceğinizi umuyoruz. Bakın Türkiye’de bir başbakan soy sop tartışmasına giriyor, siz tepki vermiyorsunuz”. (Hürriyet Gazetesi, 21 Eylül 2010)
Doğrusu, Başbakan Erdoğan Kılıçdaroğlu’na “boy değil soy önemli” dediğinde ve Kılıçdaroğlu da, “Haider örneğinden hareketle bu konuyu Brüksel’de gündeme getireceğini” söylediğinde, “halkoylaması öncesi politik manevralar” diyip pek önemsememiştik! Ama yanılmışız; biz Erdoğan’ın sözlerini, hemen ertesi günkü yazımızda, “boy değil soy demek, liberal faşizmdir” diye milletimize şikâyet ederken, meğer Kılıçdaroğlu şikâyet adresi olarak Brüksel’i belirliyormuş!
Milletçe bir AKP uygulaması olarak sıkça karşılaştığımız bu dışarıya şikâyet konusunu, Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunda oturan birine asla yakıştıramadık. Kılıçdaroğlu, yurtdışında muhataplarına askerleri, yargı mensuplarını, dışişleri personelini şikâyet eden Erdoğan’la, kendisini aynı kefeye koydu.
Yani Kılıçdaroğlu, “Recep Efendi” diye diye Tayyipleşti!
MHP DEĞİL ‘GENEL AF’ KAYBETTİRDİ
Aslında çok da şaşırmadık. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun bu ilk Tayyipleşmesi değil. Halkoylaması öncesi girmek istemediğimiz için bu konulara, hep üzerinden atladık. Ama artık sırası geldi.
Kılıçdaroğlu, 70 il ve 180 ilçede miting yaparak “çalışkanlık” konusunda büyük bir başarıya imza attı. Peki, halkoylaması sonrası akıllarda bu mitinglere dair neler kaldı? Listeleyeceğiz ama şimdi bazı kurmayları çıkıp, “listede olmayanlar da vardı ama medya vermedi, biz ne yapalım” mazeretine lütfen sığınmasın.
Kılıçdaroğlu’nun akıllarda en çok iz bıraktıran konuları şunlardı: “havuzlu villa” tartışması, “yolsuzluk ve yoksulluk”, “türbanı biz çözeriz” iddiası, “TSK iç hizmet kanununda değişiklik” önerisi, “siperde sen çömeldin, ben çömelmedim” polemiği, Erdoğan “Dersim’i CHP bombaladı” diyerek isim vermeden Atatürk’e saldırdığında “ama ben o zaman daha doğmamıştım” savunması ve ille de “Genel Af” çağrısı…
Sonra 13 Eylül sabahı uyanıp, “biz değil, MHP kaybetti” diyerek topu taca atmalar. Erzurum, Elazığ, Erzincan, Sivas, Yozgat, Çorum, Osmaniye gibi MHP ağırlıklı illerde çıkan “evet” tablosunun müsebbibi MHP midir yoksa bu illerdeki vatandaşlarımız yukarıda listelediğimiz Kılıçdaroğlu açılımlarından mı ürkmüşlerdir? CHP Genel Merkezi oturup bu soruya yanıt bulsun! “Türk” kelimesini en az kullanan Başbakan olarak tarihe geçen “Kürt Açılımı” sahibi Erdoğan, acaba neden çok bel bağladıkları Diyarbakır mitinginde “Kürt” bile diyemedi! Bu soru da CHP Genel Merkezi’ne pusula olsun.
Ya “çarşaf açılımının” devamı olarak “Türbanı biz çözeriz” sakilliğine ne demeli? Böyle çıkışlarla mı güçlenecek CHP? “Kılıçdaroğlu’nun Tayyipleşmesi” dediğimiz işte tam da bu. Ancak, aslı varken, sahtesini kim ne yapsın? AKP dururken, mütedeyyin vatandaşlarımız CHP’ye niye koşsun?
Ya o “Genel Af” çağrısına ne demeli? Sanırsın, “iki yıldır” uygulanan açılımın esas sahibi Kılıçdaroğlu’ymuş. Açılımın ayrışmaya dönüştüğü ve bölünmeye karşı duruşun “AKP Anayasası’na hayır”da birleştiği bir durumda, MHP tabanını kaçırtmak ancak “genel af” gibi bir açıklamayla mümkün olurdu; CHP onu da yaptı.
Hâlbuki denklem ortadaydı: Yüzde 84’ü ABD karşıtı olan bir ülkede, Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığına her gün vurmaktan daha anlamlı halkoylaması faaliyeti ne olabilirdi? Erdoğan, Amerikancılığının çektiği tepkileri saklamak için şehit cenazelerine bile vatandaşı sokturmazken, CHP elindeki böyle bir kozu kullanmadı!
Oysa Kılıçdaroğlu seçildiği kongre konuşmasıyla iyi bir rüzgâr yakalamış ve AKP’ye karşı olan tüm güçleri bir cephede buluşturacak izlenimi doğurmuştu. Gerçi daha kadrosunu oluştururken, bunun gerçek olmayacağı, Kılıçdaroğlu’nun daha ilk virajda savrulacağı belliydi. Ama dedik ya, rüzgar işte…
KILIÇDAROĞLU, CHP’NİN TEPESİNE DERVİŞ’İ OTURTTU
Kılıçdaroğlu, CHP’nin üst yönetimine kimleri getirmedi ki?
Örneğin Faik Öztrak: Kemal Derviş’in Hazine Müsteşarı olan Öztrak, CHP’ye Genel Sayman oldu! Serbest Piyasacılığı dışında en önemli özelliği sıkı bir AB savunucusu olması. İşte bu özellikleri onu 2008 Bilderberg katılımcısı yaptı.
Umut Oran: Kılıçdaroğlu Oran’ı “iş ve çalışma hayatından” sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcısı yaptı. Demek artık bu görev CHP’de, işveren olmaktan geçiyor!
Hurşit Güneş: Türkiye’de serbest piyasacılığın teorisyenlerinden. Güneş, Kemal Derviş’in Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Taner Berksoy’la birlikte “düşünsel takım”ında yer almaktadır. Kılıçdaroğlu Güneş’i Parti Meclisi üyesi yaptı.
Uzatmayalım. Kılıçdaroğlu Kemal Derviş’i aslında CHP’nin tepesine oturttu! Ekibi, Kılıçdaroğlu’nun yöneliminin de aynasıydı. Ve o ayna daha ilk yarışta kırıldı!
ASIL SOYCU AB DEĞİL Mİ?
Gelelim Kılıçdaroğlu’nun “boy değil soy önemli” diyen Erdoğan’ı AB’ye şikâyet etmesine. Kılıçdaroğlu Türkiye’de soyun asıl meraklısının ABD ile birlikte AB olduğunu bilmiyor mu? 1999’dan beri Türkiye’de soyculuk yapan ve yaptırtan kim? Her türden alt kimliğin ön plana çıkarılmasını, Ankara’ya ev ödevi veren kim? İmzalattığı müzakere çerçeve belgesi ile soya bağlı olarak, Türkiye’nin sınırlarının değişmesi gerektiğini resmi belgeye geçiren kim? Ankara’daki soy’a uğramadan, Diyarbakır’daki soy’a koşarak resmi temaslara giden kim? Soy için Türkiye’ye satacağı Leopard tankı bile vermeyen kim?
Kılıçdaroğlu hiç mi bilmez bunları?
Bilir ama dedik ya başarının sırrını “Tayyipleşmekte” görüyor. Türkiye’nin ekseni kayıyor diye AKP’yi şikayet ederek CHP’yi iktidar yapacağını sanan Kılıçdaroğlu, bakalım kendisine bel bağlayan kesimleri birer birer nasıl uzaklaştıracak cepheden..?!
AB sosyal demokrasisini, Erdoğan’ın Ortadoğuculuğuna panzehir sanan Kılıçdaroğlu, CHP’yi bitirecek! Çünkü “Erdoğan’ın Ortadoğuculuğu” dediği aslında kendisinin de iktidar olabilmek için bel bağladığı batıcılıktan, ABD ve AB’cilikten başka bir şey değil!
Mehmet Ali Güller
21 Eylül 2010
21 Eylül 2010
Etiketler:
AKP,
CHP,
Kılıçdaroğlu,
Recep Tayyip Erdoğan
21 Aralık 2008 Pazar
Gül'ün kökeni değil, Amerikancılığı tehlike!

Kendilerine “aydın” sıfatı takılan bir grup Soros’çu; “Ermenilerden özür diliyoruz” bildirisi kaleme aldı. Bir grup Büyükelçi de başka bir bildiri kaleme alarak Soros’çulara tepki gösterdi. İşçi Partisi’nden MHP’ye, TGB’den Genelkurmay Başkanlığı’na kadar pek çok milli kesim ve kurumdan da Soros’çu girişime tepki geldi.
Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi. CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.
Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…
Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.
CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!
CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!
1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”
Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.
2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.
22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!
Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?
Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!
İŞTE 9. MADDE
Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”
Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;
AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!
Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…
Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.
Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.
2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.
Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.
Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.
Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.
29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.
GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI
Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.
İŞTE AB’NİN ROLÜ!
Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”
Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!
İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.
GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!
Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”
Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!
Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi. CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.
Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…
Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.
CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!
CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!
1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”
Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.
2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.
22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!
Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?
Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!
İŞTE 9. MADDE
Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”
Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;
AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!
Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…
Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.
Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.
2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.
Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.
Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.
Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.
29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.
GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI
Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.
İŞTE AB’NİN ROLÜ!
Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”
Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!
İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.
GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!
Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”
Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!
Mehmet Ali Güller
21 Aralık 2008
2 Aralık 2008 Salı
Sistem partileri, sistemi yıkıyor!

“AKP’nin, ‘tek bayrak, tek millet, tek devlet’ ve ‘ya sev, ya terk et’ sloganı”; “CHP’nin kara çarşaf operasyonu”; “MHP’nin Alevi açılımı”!
Her üç parti de, Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde birbirlerinin geleneksel alanlarına giriverdiler.
AKP, MHP’nin ‘ya sev, ya terk et’ sloganına sarıldı; CHP, AKP’nin dini siyasete alet eden sembollerine sarıldı; MHP, CHP’nin geleneksel oy tabanına sarıldı. Hatırlayınız, AKP de, daha önce CHP’nin geleneksel oy tabanı olan Alevilere “açılım” yapmıştı…
Bu durumu “partilerimizin birlik beraberlik kaygısı” olarak okuma saflığında değilsek eğer, görebileceğimiz tek bir gerçek vardır. O da hepsinin sistem partileri olduğu gerçeğidir.
Döne döne birbirlerinin yedekleri oluyorlar. Döne döne birbirlerinin alanlarına sırasıyla “doldur boşalt” yapıyorlar.
Nitekim, üçünün de parti programı temelde aynı. “Serbest piyasacı”, “AB’ye tam üyelik hedefli”, “ABD’yle stratejik müttefik niyetli” programlarının gerisi teferruat nasılsa.
Normal zamanlarda birbirilerini eleştirseler de; en kritik zamanlarda hep aynılar. Hep aynı hedefe yönlendirilmiş oklar gibiler.
***
Örneğin Aytaç Durak. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı.
Bu yerel seçimler öncesinde de AKP’den istifa etti; CHP’ye geçeceği söylendi.
Şaşırmayız!
Durak, 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi’nden dört dönem Adana Belediye Meclis Üyeliği yaptı. 1984’de Anavatan Partisi’nden Adana Belediye Başkanı oldu. Sonra DYP’den Belediye Başkanı oldu, sonra da AKP’den…
Bu döngüsel duruma CHP içinden itirazlar gelince, Aytaç Durak’a DP’den davet gelmiş…
Aytaç Durak örneğine siyaset sahnelerimizde çok sık rastlanmaktadır.
***
Sistem partilerinin Türkiye’yi götürdüğü yer ortadadır. Sistem partileriyle sistem gün be gün yıkılmaktadır!
Mehmet Ali Güller
2 Aralık 2008
Her üç parti de, Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde birbirlerinin geleneksel alanlarına giriverdiler.
AKP, MHP’nin ‘ya sev, ya terk et’ sloganına sarıldı; CHP, AKP’nin dini siyasete alet eden sembollerine sarıldı; MHP, CHP’nin geleneksel oy tabanına sarıldı. Hatırlayınız, AKP de, daha önce CHP’nin geleneksel oy tabanı olan Alevilere “açılım” yapmıştı…
Bu durumu “partilerimizin birlik beraberlik kaygısı” olarak okuma saflığında değilsek eğer, görebileceğimiz tek bir gerçek vardır. O da hepsinin sistem partileri olduğu gerçeğidir.
Döne döne birbirlerinin yedekleri oluyorlar. Döne döne birbirlerinin alanlarına sırasıyla “doldur boşalt” yapıyorlar.
Nitekim, üçünün de parti programı temelde aynı. “Serbest piyasacı”, “AB’ye tam üyelik hedefli”, “ABD’yle stratejik müttefik niyetli” programlarının gerisi teferruat nasılsa.
Normal zamanlarda birbirilerini eleştirseler de; en kritik zamanlarda hep aynılar. Hep aynı hedefe yönlendirilmiş oklar gibiler.
***
Örneğin Aytaç Durak. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı.
Bu yerel seçimler öncesinde de AKP’den istifa etti; CHP’ye geçeceği söylendi.
Şaşırmayız!
Durak, 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi’nden dört dönem Adana Belediye Meclis Üyeliği yaptı. 1984’de Anavatan Partisi’nden Adana Belediye Başkanı oldu. Sonra DYP’den Belediye Başkanı oldu, sonra da AKP’den…
Bu döngüsel duruma CHP içinden itirazlar gelince, Aytaç Durak’a DP’den davet gelmiş…
Aytaç Durak örneğine siyaset sahnelerimizde çok sık rastlanmaktadır.
***
Sistem partilerinin Türkiye’yi götürdüğü yer ortadadır. Sistem partileriyle sistem gün be gün yıkılmaktadır!
Mehmet Ali Güller
2 Aralık 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)