Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2011 Perşembe

ATATÜRK HEYKELİNDE SANAT DEĞERİ ARAYAN BAŞBAKAN

Anımsanacağı gibi Başbakan Erdoğan, Kars’taki anıt için “ucube” demiş, Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da çıkıp, “Başbakan heykele değil, yerine ve ortama ucube dedi” gibi açıkça ortada olan bir ifadeyi yalanlamaya, yumuşatmaya soyunmuştu!
Erdoğan, bakanının bu anlamsız girişimine son noktayı koydu ve “sağa sola çekmeye gerek yok, ucube ifadesini heykel için kullandım” dedi. Yetinmeyip heykelcilik dersleri de veren Başbakan Erdoğan net konuştu: “Binlerce Atatürk heykeli var. Sanat değeri olan 5’i, 10’u geçmez”!
Kuveyt ve Katar gezisinin son gününde, heyette bulunan gazetecilerle sohbet eden Erdoğan, heykel tartışması dışındaki konularda da önemli açıklamalar yaptı.
BAŞBAKAN ZATEN İKİ DİLLİ
Örneğin, “yeni anayasa” konusunda şunları söyledi Başbakan Erdoğan: “Yeni anayasayla ilgili çalışmalar yapılıyor. 12 Eylül’de ileri demokrasi ve özgürlükler dedik. Şimdi daha geniş ele alınmalı. Bu anayasayı anayasacılar yapmayacak. Toplumun geniş katmanları yapacak. Anayasacılardan son aşamada teknik yönden istifade edeceğiz. Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak. Seçimden sonra bunu gerçekleştirebileceğimiz bir Meclis arzu ediyoruz”.
“Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak” diyen Erdoğan, yargı konusunda “Mecelle’de var, ‘ehemmi mühime tercih olunmalı’” derken, Kürt Açılımı konusunda da “bunlar bizim zenginliğimizdir. Kesrettir. Tek bayrak, tek dil, tek dil üst kimliğinde vahdettir” dedi.
ERDOĞAN’IN ‘KAMUDA TÜRBAN’ ATAĞI
Türban konusuna da değinen Erdoğan, yeni hedeflerini şöyle açıkladı: “Üniversitelerde başörtüsü bu sene fiili olarak serbest. Ama başörtülü mezunların akademisyen olmak ya da kamuda çalışmak gibi sorunlarını çözmeliyiz. İleri demokrasi, özgürlük diyorsak, bu sorunu ele almalıyız”.
Bakalım, “türbanın önünü açan” ve partisinden gelen tepkileri “üniversitede evet ama kamuda türbana izin vermeyiz” diyerek yumuşatan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin “kamuda türban” girişimine ne diyecek?
“İleri demokrasi” gereği “kamuda da türbana özgürlük” isteyen Erdoğan’ın yönettiği ülkemizde son bir haftada yaşananlar, bu konuda AKP’nin gümbür gümbür ilerleyeceğini de zaten gösteriyor:
İŞTE İLERİ DEMOKRASİ UYGULAMALARI
Kız ve erkek öğrencilere 45 cm mesafe barajı uygulamaya başladılar; kız ve erkek öğrencilere, yürürken birbirlerine değmesinler diye merdivenlerde ayrı kulvarlar tahsis ettiler; diz altındaki eteği bile çok kısa bularak, bir bayan kamu görevlisini sürgünle cezalandırdılar; Atatürk’ü “sarhoş” gösteren belgeseli eleştirenleri “demokrat olmamakla” suçladılar, sonra Sultan Süleyman’ın içtiği “şerbeti” şarap sanıp, RTÜK harekete geçsin diye fetvalar verdiler; Alkolle mücadele ediyoruz diye “sosyal hayata” savaş açtılar vs…
Aslında her şey kabak gibi ortada… Başbakan artık söylediklerinin yumuşatılmasına ihtiyaç duymuyor, “dediysem dedim” diyor!
Umarım, yumuşatma görevlileri, yakında kendilerine de ihtiyaç kalmayacağını görmeye başlarlar!

Mehmet Ali Güller
13 Ocak 2011

18 Ekim 2010 Pazartesi

TÜRBAN OLAYINA ATATÜRK NASIL BAKIYORDU?

Usta gazeteci Rahmi Turan, Atatürk’ün 21 Mart 1923 tarihinde, Konya Hilaliahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde söylediklerini anımsatmış okurlarına: “Muhterem hanımlar! Memleketimizin bazı yerlerinde giyim tarzımız, kıyafetimiz, bizim olmaktan çıkmıştır. Kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde şu iki şekil görünüyor: Ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile giyilmeyecek kadar açık bir giyim... Bunun her ikisi de yanlış!” (Hürriyet, 18 Ekim 2010)
Atatürk, 87 yıl öncesinden öngörmüş bugünleri… Sistem kadını tek bir noktada birleşen iki ayrı uca yöneltiyor: Ya türbana ve çarşafa, ya da göbeğini açmaya…
TÜRBANI ÇÖZME YARIŞI
2006 yılında hukuken kapanan türban konusu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun halkoylaması mitingleri sırasında “türbanı biz çözeriz” sözleriyle yeniden önümüze geldi. Kılıçdaroğlu, ardından “cemaatlere saygılıyız” ve “laiklik tehlikede değil” diyerek izleyeceği politikanın köşelerini de belirledi. (Akşam, 21-22 Eylül 2010)
CHP’nin bu sürpriz çıkışı, AKP’nin geri planda tutmak zorunda kaldığı en önemli silahını yeniden cepheye sürmesine olanak yarattı.
TÜRBAN ÖNCE ÜNİVERSİTEYE
Fırsat bu fırsat diyen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, üniversite rektörlüklerine “kız öğrencilerin türbanlı olsa bile derslere girebilmesinin önünü açan” bir yazı yazdı. AKP hükümetinin yarattığı korku toplumunun sonucu olarak, yasal olmayan bu talebe, üniversiteler büyük oranda sessiz kaldı ve türban uygulaması başladı!
Rektörler, konuya itiraz etmeyeceğini açıklayan anamuhalefet liderinden daha ileri gitmeye nasıl cesaret edebilirdi ki zaten! CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “YÖK’ün bu yazısını durdurmak amacı ile herhangi bir şekilde hukuki yollar da dâhil bir girişimde bulunulmayacağını” söylüyordu. (Hürriyet, 6 Ekim 2010)
AKP’nin elini güçlendiren en önemli dayanak, CHP’nin kamuoyuna yansıyan yeni rapor taslağıydı. CHP’nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, AKP’nin türbanı hem çarşafa çevirmesine hem de üniversitelerin ardından tüm kamuya sokmasına dayanak oluşturacaktı!
Üstelik raporun mimarlarından CHP’li Sencer Ayata, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a akıl danışmıştı: “Sencer Bey, benim çok eski arkadaşımdır. Uzun yıllar beraber öğretim üyeliği yaptık. Bu, bir rapor değil, bilgi notu kabilindedir. Onun üzerinde çalıştığını söyledi. Henüz bitmiş bir şey değil. Ne yapılabileceğini konuştuk. Bize ‘başörtülü öğrenciler için ne yapılabilir’ diye sordular. Madem partiler bu konuda anlaşacak, bize bir güvence gerekir. Yeter ki problem çözülsün.” (Vatan, 12 Ekim 2010)
“TÜRBAN KAMUDA SERBEST OLSUN”
AKP, yandaş medyayı da harekete geçirerek, zaferi taçlandırmak için sondaj çalışmasına başladı hemen. El birliği ile “türban kamuda da serbest olsun” kampanyası başlatıldı!
CHP’ye rağmen tepki gösterenlere ise YÖK Başkanı Özcan güvence veriyordu: “Garanti ediyorum, başörtüsüz öğrenciler baskı görmeyecek”. (Vatan, 12 Ekim 2010)
“Menderes ve Özal’dan sonraki Müslüman Cumhurbaşkanı” sıfatıyla seçilen Abdullah Gül, bu fırsattan yararlanarak sekiz yıllık uygulamayı iptal ettiğini ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için tek tip resepsiyona geçtiklerini, konuklarını eşi Hayrünnisa hanımla birlikte karşılayacağını müjdeliyordu. (Hürriyet, 12 Ekim 2010). Gül’ün “türbanlı resepsiyon” kararını, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’e de bildirdiği belirtiliyordu.
Türban konusunda üniversitelerin ardından ilk kurumsal adımı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti TGC attı. TGC, daha önce reddettiği tesettürlü bir gazetecinin üyeliğini bu sefer kabul ediyordu. (gazeteciler.com, 13 Ekim 2010)
LAİKLİK ÖNCE BOŞALTILACAK SONRA KALDIRILACAK
Ve sahneye TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu çıkıyor ve “Türkiye laiklik ilkesini yeniden yorumlamalı” diyordu. (Hürriyet, 13 Ekim 2010). CHP’nin rapor taslağını fırsat bilen Kuzu, “örneğin başörtüsü meselesi laiklikle değil bireysel özgürlüklerle ilgilidir” diyerek yeni anayasanın birey haklarına odaklanması gerektiğini vurguluyordu.
Bundan sonra, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının nasıl şekilleneceğinin işaretini ise Başbakan Erdoğan veriyordu. Kızılcahamam’da bir köfteciye uğrayan Başbakan, köftecinin çocuklarına “namaz kılıyor musunuz” diye soruyordu. “Evet” yanıtı alan Erdoğan, namaz kılan çocukları, oyuncakla ödüllendiriyordu! (Milliyet, 17 Ekim 2010)
TÜRBANIN HEDEFİ TBMM
Öte yandan “Türban kamuya da girsin” kampanyasının bir haftada büyük yol aldığını ve merkezi kurumların sessiz kaldığını gören Erdoğan artık meydan okuyordu: “Türbanlı her yere girebilir”. (Cumhuriyet, 17 Ekim 2010)
Erdoğan, AKP Kurucular Kurulu üyesi Fatma Ünsal’ın “Kadınlar, başörtüsüyle Meclis’e giremiyor. 8 yıl geçti” sözlerini de “her şeyin bir zamanı var” diye yanıtlıyordu. (Hürriyet, 18 Ekim 2010)
TÜRBAN ARAÇ, HEDEF LAİKLİK
Türban, aslında kadınlarımızın bir sorunu değildir. Türban, bireysel bir özgürlük de değildir. Tam tersine kadınlarımızı esaret altına almanın aracıdır.
Türbanın Kuran’da yeri olmadığı, Kuran’ın örtülmesini emrettiği bölgenin kadının saçlarının olmadığı gerçeği, dindar yurttaşlarımızla dincileri birbirinden ayıran önemli bir ölçüttür. Çünkü dindar bilmektedir ki, Kuran kadından sadece “farj” bölgelerini “hımar” ile örtmesini emretmiştir.
İşte bu yüzden, kadınlarımızı türbana sokup, onları araç olarak kullananlar, yavaş yavaş dudaklarına sürdükleri rujlara, gözlerine çektikleri sürmelere itiraz etmeye başlamışlardır! Bu konuda rahatsızlık oluşmaya başladığını bazı türbanlı kadın yazarlar da dile getirmeye başlamıştır.
LAİKLİK, DİNİN DÜNYA İŞLERİNDEN AYRILMASIDIR
Yazımıza, Rahmi Turan’ın anımsattığı Atatürk’ün konuyla ilgili sözleriyle başlamıştık, yine Atatürk’le bitirelim.
“Yeni CHP”nin türbanı “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında ele alması, aslında Atatürk sonrası CHP’sinin, laiklik ilkesinin anlamını değiştirmesiyle başlattığı sürecin bir sonucudur. Atatürk’ün devrimci CHP’si ile İnönü’nün tutuculaşan CHP’si arasındaki en önemli farklardan biri laiklik ilkesiydi.
Atatürk, laikliği “dün ve dünya işlerinin ayrılması” diye tanımlarken, yıllar sonra CHP bu tanımı “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklinde değiştiriyordu.
“Dini dünya işlerinden değil de, sadece devlet işlerinden ayrı tutunca”, 1948 yılından başlayarak günümüze kadar uzanan, “imam hatip okulu açmak, kuran kursu açmak, cemaatlere hoşgörülü olmak, sonra da saygılı olmak, türbanı üniversiteye sokmak” gibi uygulamalar bireysel haklara giriyordu! Devlet TBMM’ydi, Çankaya’ydı… Üniversite değildi!
Bu anlayışın Türkiye Cumhuriyeti’ni getirdiği yer ortada. CHP, köklerine dönmeli ve Atatürk’ün altı ilkesine sıkı sıkıya sarılmalıdır. Çünkü Türkiye uçuruma yuvarlanmaktadır.

Mehmet Ali Güller
18 Ekim 2010

10 Ekim 2010 Pazar

ZAMAN GAZETESİ, ATATÜRK’Ü TÜRK SAYMIYOR MU?

Zaman gazetesi yazarlarından Ali Bulaç’ın 12 Eylül halkoylamasını analiz ettiği 20 Eylül 2010 tarihli “Şerit üzerindeki Kürt nüfus” başlıklı yazısı hak ettiği tepkileri almaya başladı. Hürriyet gazetesinden önce Mehmet Y. Yılmaz (Hürriyet, 6 Ekim 2010), ardından da Cüneyt Ülsever (Hürriyet, 10 Ekim 2010), Bulaç’ın ırkçı bakış açısına gerekli yanıtı gösterdiler.
AKP’NİN LİBERAL FAŞİST YÜZÜ: ALİ BULAÇ
Bulaç’ın yazısındaki ilgili bölüm şöyleydi: “AK Parti, hem açılımın arkasında duruyor, hem hâlâ Kürt seçmenin neredeyse yüzde 75'inin oyunu almaya devam ediyor. Bu Akdeniz, Trakya, büyük kentler ve Karadeniz'de ‘Kürt etnik kimliği’nin tanınmasıyla, bugüne kadar çeşitli avantajlar ve kamusal ayrıcalıklar sayesinde sahip oldukları ‘resmi Türk kimliği’nin sarsıntı geçireceğinden kaygı duyan kesimlerin tepkisine yol açıyor. ‘Ne mutlu Türk'üm diyene’ formülünü kabul edip kolayca ‘resmi Türk kimliği’ni -resmi anayasal Atatürk milliyetçiliğini- benimseyenlerin önemli bir bölümünün etnik köken olarak Türk olmayıp Balkan göçmeni, mübadili veya Kafkas muhaciri olması anlamlıdır”. (Zaman, 20 Eylül 2010)
Bulaç bu sözleriyle, aslında Tayyip Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na söylediği “boy değil soy önemli” şeklindeki görüşünü pekiştirmiş oluyordu. AKP’nin “liberal faşist” oluşunun bir başka yansımasıydı Bulaç’ın sözleri… Erdoğan’ın “soy önemli” şeklindeki ırkçı bakış açısı, Ali Bulaç’da, Balkan Türklerini Türk saymamaya kadar gidiyordu…
Bu durumda, Ali Bulaç Selanik doğumlu Atatürk’ü de, aslında Türk saymıyordu!
AKP ETNİK BÖLÜCÜLÜK YAPIYOR
Önce Erdoğan’ın, ardından da Bulaç’ın ırkçı yüzlerini ortaya koymaları iki nedene dayanıyor.
Birincisi doğrudan “Kürt Açılımı” ile ilgili. Açılım adı altında toplumda Türk ve Kürt “ayrışması” yaşanıyor! Herkes birbirinin etnik kökenini sorgular hale geldi!
Oysa Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hedefi, demokratik devrimle inşa ettikleri Cumhuriyet’in bireylerini, yurttaş haline getirmekti. Bunun yolu da, elbette milleti siyasal bir kavram olarak ele alıp, ırka dayandırmamaktı! Bu yüzden de, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demişti!
AYRIŞMA: TOPLUMU ATOMİZE ETME SÜRECİ
İkincisi AKP’nin kuvvet kazanarak iktidarlaşma süreciyle ilgili. AKP, iktidara ve devlet kurumlarına yerleştikçe, gerçek yüzünü sergilemeye başlıyor. Örneğin yine Ali Bulaç türban sorununun çözümü konusunda bakın ne diyor: “Birtakım çevreler bize ölümü (yasağı) gösterip sıtmaya (sadece üniversitede serbestliğe) razı etmeye zorluyorlar. Bu ne nihai, ne ara çözümdür”. (Zaman, 9 Ekim 2010)
Bulaç açıkça hedefi ortaya koyuyor. Önce üniversite, sonra lise, sonra ilköğretim okulları… Ardından kız ve erkek öğrencilerin ayı sınıflarda, hatta ayrı okullarda öğrenim görmesi… Sonra ayrı belediye otobüsleri, ayrı hastaneler… Ayrı yaşam alanları…
Ne de olsa her türden “ayrışma”, artık “özgürlük” diye topluma yutturuluyor...
Ne de olsa “türban” artık CHP katında bile “bireysel haklar ve özgürlükler” temelinde ele alınıyor…

Mehmet Ali Güller
10 Ekim 2010

16 Ekim 2009 Cuma

AB’nin Ergenekon tertibindeki 7 rolü

Türkiye’nin 2009 AB karnesinden yine Ergenekon tertibine tam destek çıktı. Tertibin “Türkiye’nin en kapsamlı darbe girişimi soruşturması” olarak nitelendiği İlerleme Raporu’nda şu ifadeler kullanıldı: “Bu soruşturma, bir darbe teşebbüsünü araştıran ve ülkedeki demokratik kurumları istikrarsızlaştırmayı hedeflediği iddia edilen bir suç şebekesine yönelik tarihteki en kapsamlı ilk inceleme. Ayrıca ülke tarihinde ilk defa bir eski genelkurmay başkanı olarak davada şahitlik yaptı. Sanıkların haklarının askeri memurları da kapsayan ciddi suç iddialarına yol açtı. Bu dava, Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişine ve hukukun üstünlüğüne olan güvenin kuvvetlendirilmesi için bir fırsat. Ancak dava sürecinde sanık hakları başta olmak üzere hukuki sürece tam saygı gösterilmesi önemli”.
Özetle AB, tertiple ilgili 3 hukuk dışı ithamda, 1 saptamada ve 1 de tertibi uygulayanları daha dikkatli olmaları gerektiği uyarısında bulunuyor.
AB, 1.Darbe teşebbüsü olduğunu,2.Darbecilerin demokratik kurumları istikrarsızlaştırmayı hedeflediğini,3.Sanıkların suç şebekesi olduğunu,4.Hilmi Özkök’ün gönüllü şahit olduğunu,5.Sanık haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini söylüyor.
Beşinci saptamadan hareketle yine AB’ye “demokrasi” içi değerlendirmeler yapan yazarlar oldu. AB’nin bu saptamayı, tertibi uygulayanlara “dikkatli ol” ve “önlem al” hedefli uyarı olarak yaptığı; tertibe karşı yükselen itirazların gazını almaya yönelik olduğu kuşku götürmez!
Atatürk’e ve TSK’nın rolüne sınırlandırma emri
Öte yanda İlerleme Raporu’nda Ergenekon tertibiyle dolaylı ilgili olan iki konu da var.
1.AB, AKP’den Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu da kaldırmasını istedi. AB’ye göre bu kanun ifade özgürlüğünü kısıtlıyormuş! Nasıl ifadelerde bulunmak istiyorlarsa..!
2.AB, AKP’den TSK’yı daha da “sınırlandırmasını” istiyor!
Ordunun rolüyle ilgili İlerleme Raporu’nda şu ifadeler yer alıyor: “Genelkurmay Başkanlığı birçok fırsatta siyasetçilere ve basına kamuoyu önünde tepki gösteriyor. Nisan ayındaki bir basın toplantısında Genelkurmay, Ergenekon davası ve iddianamesi hakkında yorum yaparak yargıyı baskı altına aldı. Üst düzey bazı ordu mensupları yargılanan askeri personele destek verdi. Türk Silahlı Kuvvetleri siyaseti etkilemeyi sürdürüyor. Üst düzey ordu mensupları birçok fırsatta etnisite, Güneydoğu, laiklik ve siyasi partiler gibi iç ve dış politika konularında görüş açıklıyor”.
AB Kemalist Devrim karşıtıdır
Ergenekon tertibi içinde AB’nin rolünü doğru analiz etmek gerekiyor. Her ne kadar tertibin merkezi ve kaynağı ABD’yse de, AB de tertipte önemli roller almıştır. Hatırlatalım:
1.Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2007 yılı raporunda “Ulusalcılık” terör kapsamında değerlendirildi. Raporda, AB sürecine “devlet egemenliğini ve bağımsızlığı zedelediği için karşı koymak”, terörizmin işareti olarak görülüyordu!
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporunun niteliği; AB sürecinin ve uyum yasalarının sonucudur.
2.Avrupa Parlamentosu’nun 21 Mayıs 2008’de kabul ettiği Türkiye Raporu’nda “Ergenekon’un üzerine kararlılıkla gidilsin” talimatı verildi: “Türk makamlarını Ergenekon suç örgütü soruşturmasını kararlılıkla sürdürerek, örgütün devlet yapısı içine sızmış şebekesini bütünüyle ortaya çıkarmaya ve mensuplarını adalete teslim etmeye teşvik ediyoruz”.
3.Avrupa Parlamentosu’nun 12 Mart 2009’da kabul ettiği Türkiye Raporu’nda, “Ergenekon suç örgütü sanıklarının” yargılanmasından duyulan memnuniyet ifade edildi ve “örgütün devlet kurumlarına sızan uzantılarının bütünüyle ortaya çıkarılmasını” istedi.
4.Avrupa Parlamentosu, 27 Eylül 2006 tarihinde iktidardan Talat Paşa Komitesi’nin faaliyetlerini durdurmasını ve Komiteyi dağıtmasını talep eden bir karar aldı. “Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır” diyerek ABD ve AB’ye karşı mücadele eden Talat Paşa Komitesi’nin mücadelesi Ergenekon İddianamesi’nde suç sayılmaktadır! Talat Paşa Komitesi’nin pek çok yöneticisi Ergenekon soruşturmasında sanıktır!
5.Tertibe “Ergenekon” ismin konulması kasıtlıdır ve “Türk tarihinin hakkından gelmek” içindir. AB’nin Türkiye Temsilcisi Karen Fogg, 3 Aralık 2001 günü AB görevlisi Adriaan van der Meer’e gönderdiği e-postada şöyle diyordu: “Ne AB, ne de ABD, Türkiye’nin kendi tarihinin hakkından gelmekte nasıl yardım edebilecekleri konusunda ipucuna sahip”.
İşte aranılan o ipucu “Ergenekon”la bulunmuş oldu!
6.AB’nin 2001’den beri bastırdığı üç temel konu olan Kürt, Ermeni ve Kıbrıs meseleleri Ergenekon sanıklarının siyasi mücadelelerinin hep merkezindeydi. Bu üç konu nedeniyle AB’ye karşı mücadele eden isimlerin sanık olması tesadüf müdür?! En AB’ci kalemlerin bu üç meseledeki tutumları ve soruşturma konusunda yazdıkları tesadüf müdür? Her konuyu Ergenekon’a bağlamaları tesadüf müdür?
Durum öyle noktalara varmıştır ki, Türkiye-Ermenistan maçı sonrası yazdığı makalesinin başlığını bile şöyle koyanlar olmuştur: “Büyük maçın sokaktaki sonucu: Açılım:1 Darbe:0”.
7.Ergenekon tertibinin hedefinde yer alan Türk Ordusu AB’nin de hedefidir! AB sürecin en başından beri, Türk hükümetlerinin önüne TSK’yı izole etmeyi ve sınırlandırmayı hedef koydu. AB TSK’yı Kıbrıs’ta işgalci ilan etti; “Kürtlere katliam yapıyor” diye açık yalanlarla suçladı; MGK’den askeri mahkemelere kadar askerin olduğu her kurumun kapatılmasını istedi; fotoğraflarına bile tahammül edemedi!
AB’nin ve Ergenekon tertibinin hedefinde en başta Türk Ordusu’nun olması, AB’nin Kemalist Devrimi tasfiye etmek istemesi nedeniyledir!
AB’nin Kemalist Devrim karşıtlığını görmeden süreç doğru analiz edilemez.

Mehmet Ali Güller
16 Ekim 2009

21 Temmuz 2009 Salı

Ya ABD modeli, Ya Atatürk modeli


Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsat var” açıklamasıyla, model model “çözüm paketleri” ilan ediliyor.
Son olarak AKP’li İhsan Arslan’dan model önerisi geldi. Başbakan Erdoğan’ın akıl hocası da olan Arslan, sorunun çözümü için “Cezayir Modeli” önerdi.
Daha önce Murat Karayılan İskoç modelini, DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk de Kosova Modelini önermişti.
Gerek PKK’nın gerek AKP’nin akil adamları, bu modelleri tartışıp duruyorlar. Önerilen tüm modellerin ayrılık getirdiğinin üzerinden atlayarak, kamuoyuna “çözüm” paketleri olarak sunuyorlar.
Ancak nedense, sınanmış, doğruluğu görülmüş, “Kurtuluş Savaşı Modeli”ni es geçiyorlar!
Çünkü Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Modeli, Türk-Kürt Kardeşliği modeli ayrılıkçı değil, birleştirici!
AKP’nin de PKK’nın da önerdiği tüm modeller aynı. Hepsi ayrılıkçı, hepsi Amerikancı!
ABD’nin, AKP’nin ve PKK’nın “Kürt sorunu “ konusundaki “çözümleri” ayrılma hedefli.
Bir tek Mustafa Kemal Atatürk’ün uyguladığı model birlik hedeflidir; halkların yararınadır; bin yıllık kardeşliğin devamı içindir.
ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı
Cumhurbaşkanı’nın 2009 telaşı, çeşitli kesimlerin model önerme telaşı ABD’nin planları nedeniyledir. Revize edilmiş BOP gereği, merkeze Afganistan-Pakistan hattını alan ABD, Irak’tan çekiliyor. 1 Temmuz’da şehirlerden başlayan çekilme 2011’de tamamlanacak. (Ancak ABD tam çekilmeyecek, Irak’ın kuzeyine konuşlanacak). ABD, büyük stratejisi gereği Irak’ın kuzeyinde yıllardır aşama aşama inşa ettiği Kukla Devleti’ni de korumak ve kollamak istiyor. Yol tek! Türkiye’ye himaye ettirmek.
ABD, güneyden ve batıdan Arapların, doğudan Farsların, kuzeyden Türklerin etrafını kuşattığı bir kukla devletin yaşayamayacağı gerçeğinin farkında. O nedenle “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını harekete geçirdi. Gül’ün “çözüm” telaşı bundandır!
3 aşamalı ABD-Gül planı
Daha önceki yazılarımızda ifade ettiğimiz 3 aşamalı ABD-Gül planı yürürlüktedir.
Obama’nın ziyareti sırasında yapılan anlaşmaya göre;
1. Aşama: “Kürt sorununun çözümü konusunda şuana kadar yapılanlar Anayasa’ya konulacak, kültürel alanda henüz yapılamayanlar yapılacak ve ‘vatandaşlık’ tanımı konusunda gerekli değişiklikler yapılacak”.
2. Aşama: “Türkiye, Kürdistan Bölgesi hükümetini tanıyacak”.
3. Aşama: “PKK’nin dağlardan inmesi, etkili ve kabul edilir bir af ile silahların atılması sağlanacak”.
Obama’nın TBMM’deki konuşmasına ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından davet edilen Altan Tan, Talabani’nin partisi KYB’nin basın-yayın bürosu sorumlusu Azad Cundiyani’ye anlaşmayı bu sözlerle aktarıyor.
ABD planının özeti şu: PKK’yı tasfiye karşılığında, Türk devletine Kukla devleti kabul ettirtmek!
Barwari: PKK’ya karşı üçlü anlaşma yolda
Anlaşmanın yakın zamanda resmiyete büründürüleceğini de Irak Parlamento üyesinden öğreniyoruz.
Irak Parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komisyonu üyesi Barwari, PKK konusunda Kuzey Irak Bölge Hükümetinin de katılımıyla Irak ve Türkiye dışişleri bakanlıkları arasında bir anlaşmanın yakın zamanda imzalanacağını söyledi.Barwari, anlaşmanın içeriğini de “PKK faaliyetlerinin sınırlandırılması” ve “Irak topraklarından çıkarılması” olarak ifade etti.
Önce Milli Strateji
Türkiye bir yol ayrımındadır. Ya ADB modelli uygulayacak ve parçalanacaktır, ya da Atatürk modeli uygulayıp yaşayacaktır!
Türkiye ABD tandanslı modeller yerine kendi öz modeline dönmeli; Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda sınadığı ve başardığı “Türk-Kürt kardeşliği” modelini esas almalıdır.
O modelde bin yıldır aynı coğrafyada yaşayan Türk ve Kürt halkı, öncelik emperyalizme karşı birleşmişlerdir!
Bugün de emperyalizme, yani ABD’ye karşı olmak, esastır. “Türk” tarafında AKP’nin Amerikancı çözümleri, “Kürt” tarafında DTP ve PKK’nin Amerikancı çözümleri, halklara düşmanlık körüklemektedir; Türk-Kürt kardeşliğine darbe vurmaktadır!
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti” denir “siyasi” tanımını yeniden hayata geçirmek, öncelikle Türk devletinin (hükümetin değil) milli bir yönelime yeniden dönmesiyle sağlanacaktır!

Mehmet Ali Güller
20 Temmuz 2009