24 Haziran 2009 Çarşamba

AKP’den ABD’ye üs kolaylığı

ABD, Manas askeri üssünde kalmak için Kırgızistan devleti ile anlaştı. Rus Ria Novosti haber ajansı askeri üs için ABD, Kırgızistan ve Türkiye arasında gizli bir anlaşma yapıldığını yazdı. Ajans haberini Kırgız parlamentosundan bir kaynağa dayandırdı. Buna göre ABD üs karşılığında Kırgızistan’a 1 milyar dolarlık yardım yapacak. Ancak yardım, Türkiye’nin Kırgızistan’a yapacağı yatırımlar üzerinden sağlanacak.
ABD, Manas üssünü 2001 yılından beri Afganistan’a saldırı için kullanıyor. Üssün bir diğer işlevi de Rusya ve Çin’e karşı istihbarat amaçlıydı. Rusya ve Çin bu nedenle Kırgızistan’a baskı yapmış ve üssün kapatılacağı sözünü almıştı. Kırgız devleti Şubat 2009’da, üssün 18 Ağustos’ta süresi dolunca kapatılacağını açıklamıştı.
Ancak devreye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül girdi!
Önce Nisan ayına dönelim. ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Türkiye ziyareti sırasında, Washington’un Afganistan-Pakistan merkezli yeni yönelimine ilişkin sorunlar da yer aldı. Obama’nın ajandasında yer alan en önemli gündem maddelerinden biri, bu yönelimin önündeki sıkıntıları giderecek “ortak” hamleler üzerinde mutabık kalabilmekti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sağlanan mutabakat sonucu, Mayıs ayı sonunda Kırgızistan ve Tacikistan’ı ziyaret etti. Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ile yaptığı ikili görüşmenin ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Gerek ikili ilişkilerimizde, gerek çok taraflı ilişkilerimizde istişare içinde, ortak çalışma azmi içinde olduğumuzu tespit ettik. Özellikle Afganistan’ın istikrarına çok önem verdiğimiz ve bu konuda her türlü yardımı yapmamız gerektiği kanaatini paylaştık”
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un Haziran ayı başındaki ABD ziyareti sırasında da konu gündeme geldi. Org. Başbuğ ve muadili Org. Mike Mullen, ikili temaslarının ardından Türk Amerikan Konseyi’nde de konuşmacıydılar. Org. Başbuğ’dan sonra kürsüye çıkan Org. Mike Mullen şu dikkat çeken cümleleri sarfetti: “ “İlker, PKK konusunda benim üzerimde çalışıyor. Ben de Pakistan konusunda onun üzerinde çalışıyorum. Çünkü Türkiye'nin Pakistan ile çok iyi ilişkileri var. Ve Afganistan ile de çok iyi ilişkileri var”.
Tüm bu gelişmelerin ardından, ABD’nin, kapatılma kararıyla büyük askeri darbe yediği Manas Üssü’nde, 2 yıl daha kalma izni alması dikkat çekici!
Manas ABD’nin Orta Asya’da elinde kalan son üstü. Özbekistan da, 2005 yılında, ABD’yi Karşı-Kanabad üssünden çıkarmıştı.
Her ay 500 ton kargo ve 15 bin kişinin transfer edildiği Manas Üssü’nden kalkan yakıt ikmal uçaklarıyla, sadece 2008 yılında 11 bin uçağa ikmal yapıldı! Üs yakıt-ikmal uçaklarından ağır bombardıman uçaklarına kadar, her türlü saldırı silahına ev sahipliği yapıyordu.
Mehmet Ali Güller
24 Haziran 2009

23 Haziran 2009 Salı

Kuzey Irak’tan Güneydoğu’ya ABD’nin “Nitelikli Sanayi Bölgesi” Projesi

ABD’nin Türkiye analistlerinden Prof. Henry Barkey, Wall Street Journal’da, Obama’nın Türkiye’deki Kürt sorununun çözülmesi için devreye girmesini istedi. Kıdemli istihbaratçı Barkey, ABD’nin ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi amacıyla da “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını” önerebileceğini belirti. (Wall Street Journal, 22 Haziran 2009)
Barkey’in önerisi aslında yeni değil. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu ile Kuzey Irak’ın tek bir ekonomik bölge haline getirilmesi gerektiğini söylemişti.
Pearson’ın da, Barkey’in de açıkça dile getirdikleri aslında ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıdır.
Bu planın uygulanabilmesi için bugüne kadar AKP eliyle çıkarılan yasalardan en önemli üçü şunlardır:
1. İkiz sözleşmeler TBMM’den geçirildi. BM’nin ikiz sözleşmeleri diye bilinen “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ve “Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi” başlıklı uluslararası sözleşmeler, 4 Haziran 2003 günü TBMM'de onaylandı.
Bu sözleşmeler, Türkiye’yi etnik ve ekonomik parçalama yasaları olarak değerlendiriliyor.a) Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, “bölgenin su ve enerji kaynaklarını bize bırakın” derken, arkasını AKP’nin TBMM’den geçirdiği bu ikiz sözleşmelere dayıyordu!
b) Başbakan Erdoğan’ın Bush’la görüşmesinin ardından ekranlardan verdiği şu mesaj da yine ikiz sözleşmelerin eseridir: “Şu anda Amerika'nın da Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım”.
1. AKP, Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu 15 Temmuz 2004 tarihinde TBMM’den geçirdi. Bu yasa da, bölgelerdeki iktidar odaklarına yerel hükümetler kurma zemini oluşturuyor.
2. Kalkınma Ajansları yasası TBMM’den geçirildi.
AKP Türkiye’yi 12 “eyalet”e bölen yasayı, 25 Ocak 2006 tarihinde TBMM’den geçirdi. ABD ve AB’nin çıkması için yoğun baskı uyguladığı yasa, Türkiye’yi etnik ve ekonomik temelde bölgelere ayırıyor.
ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı tüm boyutlarıyla yürürlükte…
Önce AKP iktidara getirildi. Yasalarla zemin oluşturuldu. Irak işgaliyle coğrafya duruma hazır hale getirdi. Çuval operasyonuyla TSK’ya silah gösterildi. Ergenekon tertibiyle direnecek kuvvetler oyun dışı bırakıldı… Şimdi sıra Irak’ın kuzeyindeki yönetimi resmi olarak tanımakta… Yani Kukla Devleti kabul etmekte…
Cumhurbaşkanı Gül aracılığıyla başlatılan “açılım” işte bu aşamanın enstrümanıdır!

Mehmet Ali Güller
23 Haziran 2009

17 Haziran 2009 Çarşamba

Darbe belgesi ve Anayasa Mahkemesi

Tartışılan ve Genelkurmay’ın olduğu iddia edilen “İrticayla Mücadele Planı” ile Anayasa Mahkemesi arasında bir ilgi var! Açacağız. Ama önce 6 saptama yapalım.
1. Ergenekon soruşturması kapsamında Em. Yüzbaşı Muzaffer Tekin tutuklandığında, avukatı Kemal Kerinçsiz’di. Daha sonra Kerinçsiz de aynı soruşturma kapsamında tutuklandı. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tutuklandığında avukatı Nusret Senem’di. Sonra Senem de tutuklandı. Örnekler çoğaltılabilir. Son örnek Serdar Öztürk’tür. Öztürk de tutuklanmadan önce, tutuklu sanıklardan Albay Levent Göktaş’ın avukatıydı. Hal böyle iken siz Serdar Öztürk olsanız, böyle bir belge de var ise, bu belgeyi büronuzda, çekmecenizde, bilgisayarınızda bulundurur musunuz?
2. Serdar Öztürk’ün bürosu, Öztürk 4 günlüğüne Antalya’ya gittiğinde aranıyor. Öztürk’ün hangi tarihte Antalya’ya gideceği, telefonları dinlendiğinden zaten biliniyor. Ve çekmeceden fırtına koparacak bir belge bulunuyor! Normal mi?
3. Soruşturma nedeniyle gizli kalması gereken belge, yine Taraf gazetesinden çıkıyor! (Taraf Gazetesi, İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay Krokisi bulunduğunu iddia etmişti. Aylar sonra, krokinin düzmece olduğu hukuken de saptandı ve Taraf Gazetesi İşçi Partisi’ne tazminata mahkum oldu!)
4. Askeri savcılık, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’ndan belgeyi istiyor. Savcılık, fırtına koparan belgenin orijinalinin elinde olmadığını açıklıyor!
5. Belgenin Genelkurmay’a ait olduğu iddia ediliyor. Siz Genelkurmay Başkanı ya da İkinci Başkanı olsanız, bir personelinize ya da bir biriminize AKP’yi ismiyle hedef alan bir belge hazırlatır mısınız? Genelkurmay’ın dinlendiği, belgelerin havada uçuştuğu bir dönemde böyle bir şeyi yaptırmak mantıklı mı?
6. Bir iddia da, Genelkurmay Başkanı ya da İkinci Başkanı’ndan habersiz olarak, birimin başı Albay Dursun Çiçek’in bu belgeyi hazırladığı şeklinde… Siz Albay Çiçek olsanız, böyle bir belgeyi hazırlar mısınız? Diyelim hazırladınız, Ergenekon sanıklarından birinin avukatına ulaştırır mısınız? Ya da belgenin, Ergenekon sanıklarından birinin avukatına ulaşacak bir yol bulmasına olanak verir misiniz?
Taraf gazetesi, “İrticayla mücadele planı” başlıklı belgeyi “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlığıyla haberleştirdi. Ve kıyamet koptu.
Ancak, yukarıdaki 6 saptama da gösteriyor ki, işin aslı iddia edildiği gibi çıkmayacak. Belgenin Haziran ayında ortaya çıkması bile yeterince anlamlı. Haziran, Türkiye’de 30 Ağustos’a giden süreçtir; YAŞ’tır… Haziran devlet mekanizması açısından da kritiktir. Valiler Kararnamesi, Emniyet Müdürleri Kararnamesi Haziran ayında açıklanır.
Gelelim, yazıya başlarken yaptığımız saptamaya… Yani belgenin, “Anayasa Mahkemesi” ile ilgili olduğuna… Açalım.
Anayasa Mahkemesi, 2 yıl önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AKP’yi kapatma istemli davasında hangi hükme varmıştı? 7’ye 5 oyla, “AKP, laiklik karşıtı odak” olmakla hüküm giymemiş miydi? Yani AKP, “irticanın odağı” olmakla hüküm giymemiş miydi?
Ciddi devletler, Anayasa’sının değişmez maddelerini değiştirmeye çalıştığına hükmettiği partileri kapatır. Biz kapatamadık!
Hangi kahveye gitseniz, en az bir masada milletin “AKP’den kurtulma planı” yaptığını görürsünüz! Anayasa Mahkemesi, bir partinin hem irticanın odağı olduğuna hükmeder, hem de bu devleti yönetmesine devam etmesini sağlarsa, her yerden belge çıkar! Her yerden…
Bu belgelerden bir kısmı, kahvehanedeki vatandaşın “AKP’den kurtulma planı” yani geleneksel ismiyle “memleketi kurtarma sohbeti” çıkışlı olur. Bir kısmı da, devleti ve orduyu yıpratma amaçlı olur! Okyanus ötesi çıkışlı olur!
Devlet devlet ise süreci analiz eder ve sorunu çözer! Çözmezse kendi çözülür!
Millet de millet ise bu sorunu TBMM bünyesinde çözer! Başka yere havale etmez!
Mehmet Ali Güller
17 Haziran 2009

3 Haziran 2009 Çarşamba

ABD ile PKK pazarlığı yapılamaz!

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ eşzamanlı olarak Washington’dalar. İkisinin gündemi de PKK!
Davutoğlu, ABD ile sorunun siyasi yönünün pazarlığını yapıyor; Org. Başbuğ da maalesef güvenlik boyutunun pazarlığını…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen haftaki Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretleri de aynı “strateji”nin parçasıydı.
Önce sorunun teorik boyutunu belirtelim. ABD, Obama’lı dönemde, yeniden uygulayabilmek için BOP’a revizyon yaptı. Aslında revizyon, Bush’un son döneminde zaten başlamıştı. Bu revizyona göre ABD’nin “Avrasya Hâkimiyet Projesi”nin ağırlık merkezini artık AfPak diye isimlendirdikleri Afganistan-Pakistan hattı oluşturuyor. Obama bu nedenle, hem Irak hem de İran politikasında iki yeni değişiklik uyguluyor.
ABD Irak’tan Irak’ın kuzeyine çekiliyor
ABD, Irak’tan çekilme takvimi açıkladı. Tabi bu çekilme, ABD’nin tümden Irak’ı terketmesi anlamına gelmiyor. ABD, esas olarak Irak’ın güneyinden ve ortasından, Irak’ın kuzeyine yani “güvenli bölge”ye çekiliyor. Mevcut askeri varlığının bir bölümünü Irak’ın kuzeyinde tutmayı sürdürecek. İşgalin hemen ardından Irak’ın kuzeyinde yapımı başlatılan devasa üs, ABD’nin bölgedeki yeni “saldırı merkezi” olacak.
2007’de başlayan ve sadece “istihbarat paylaşımı”nı esas alan PKK’ya karşı Türkiye-ABD-Irak işbirliği de, aslında ABD devletinin bu stratejisi temelinde okunmalıdır. ABD, politik yönelimine uygun olarak, Türk Ordusu’na sınırlı istihbarat vermiş, sınırlı işbirliği yapmış ama karşılığında Türk Devleti’nden “Kürt Sorunu”nda “Kukla Devlet”i tanıma hedefli çözüm mutabakatı almıştır!
Cumhurbaşkanı Gül’ün 2009’u çözüm yılı ilan etmesi de, tarihi fırsatı kurumlar arası işbirliği ve mutabakat diye tanımlaması da bu gerçeklik temelinde yorumlanmalıdır.
ABD, İran’a yumuşuyor
ABD, yukarıda özetlediğimiz “Avrasya Hâkimiyet Projesi” temelinde yaptığı değişiklik gereği, daha önce “şer ekseni” ve “terörist devlet” ilan ettiği İran’la da yumuşama dönemine girdi. İki ay önce Nevruz nedeniyle İran halkı ve liderliğini kutlayan Obama, şimdi de 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü fırsat bilerek İran’a sıcak mesaj yolluyor. ABD, 4 Temmuz Bağımsızlık Günü kutlamalarına İranlı diplomatları da davet etti. (Hürriyet, 3 Haziran 2009)
ABD aslında zorda
“Avrasya Hakimiyet Projesi”nin ağırlık merkezini Afpak (Afganistan-Pakistan) hattı olarak belirleyen ABD aslında çok güç durumda. ABD, stratejisi açısından çok önemli bir yere sahip olan Kırgızistan’daki üssünü daha önce kapatmak zorunda kalmıştı. Çin ve Rusya’nın bölgesel ağırlığı, ABD’nin askeri varlığına büyük darbe vurmuştu. Bişkek’teki ABD üssü, Afganistan operasyonun da ana üssü idi.
Keza, Gürcistan konusunda Rusya duvarına çarpan ABD, Kafkasya koridoru açısından da büyük sıkıntı yaşıyor.
Gül’ün ABD ile mutabakatı
Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Obama’nın ajandasında yer alan en önemli gündem maddelerinden biri de bu sıkıntıları giderecek “ortak” hamleler üzerinde mutabık kalabilmekti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Afganistan gündemli Kırgızistan ve Tacikistan ziyaretleri, işte bu mutabakatın sonucudur.
Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ile yaptığı ikili görüşmenin ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Gerek ikili ilişkilerimizde, gerek çok taraflı ilişkilerimizde istişare içinde, ortak çalışma azmi içinde olduğumuzu tespit ettik. Özellikle Afganistan’ın istikrarına çok önem verdiğimiz ve bu konuda her türlü yardımı yapmamız gerektiği kanaatini paylaştık”
Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un Washington temasları da aynı mutabakatın bir izdüşümü olarak okunuyor.
Özel nokta nedir?
Türk Amerikan Konseyi’nde konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen’in sözleri bu bakımdan oldukça anlamlı: “İlker, PKK konusunda benim üzerimde çalışıyor. Ben de Pakistan konusunda onun üzerinde çalışıyorum. Çünkü Türkiye'nin Pakistan ile çok iyi ilişkileri var. Ve Afganistan ile de çok iyi ilişkileri var”. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Türk Amerikan Konseyi’nin yıllık konferansında, Org. Mullen’dan önce konuşan Org. Başbuğ da, “PKK’yı bitirmek için özel bir noktadayız” dedi. (Vatan, 2 Haziran 2009)
Gerek Org. Bağbuğ’un gerek Org. Mullen’ın konuşmaları, çok ciddi bir pazarlığın yapıldığını gösteriyor.
ABD, bizzat terörizmin kaynağıdır!
Terörle ve teröristle mücadele için öncelikle terörizmin kaynağı tespit edilmelidir! Terörizmin kaynağını belirlemeden yapılacak mücadele, bir 25 yıla daha, binlerce şehide ve milyarlarca TL’ye daha sebep olacaktır!
Terörizmle mücadele etmek için, terörizmin kaynağıyla işbirliği yapılamaz! Yapıldı sanır, yanılırız!
Terörizmin kaynağının ABD olduğunu belirlemek için daha ne olması gerekiyor? Çekiç Güç’ün bizzat Kukla Devlet’e ve yıllarca PKK’ya hamilik yaptığı hatırlanmıyor mu? Çekiç Güç’e bağlı helikopterlerin PKK’lılara yardım malzemesi attıkları unutuldu mu? ABD’li askerlerle PKK’lıların Kandil’de yaptığı görüşme fotoğrafları devlet kayıtlarından yırtılıp atıldı mı? Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in helikopterinin iki kez düşürülmeye çalışılmasının ardından Çekiç Güç merkezine çekilen uyarı mesajları TSK kayıtlarından silindi mi? Ya da ABD’nin daha sonra Bitlis Paşa’yı, uçağını düşürerek bizzat öldürdüğü bunca kanıta rağmen hala mı anlaşılamıyor? Batırılan gemilerimiz, kafasına çuval geçirilen subaylarımız… Daha nasıl kanıt gerekiyor?
ABD ne zaman Irak’a girse, PKK büyüyor!
PKK terörünün en çok tırmandığı iki dönem ne zamandır? Birinci dönem 1991-1995 yıllarıdır. İkinci dönem de 2003 sonrasıdır. Her iki dönemin belirleyici özelliği nedir? Her iki dönem de ABD’nin bölgeye girdiği dönemdir.
1991 ABD’nin 1. Körfez Harekâtı’nın takvimidir. ABD, harekâtın ardından Irak’ın kuzeyini uçuşa yasak bölge ilan etmiş ve bölgeye yerleşmiştir. ABD bölgeye yerleştikten sonra da PKK terörü tırmanmıştır.
2003 de, ABD’nin Irak’ı işgal ettiği tarihtir. ABD, Irak’a yerleşmiş, tüm denetimi ele geçirmiş; ancak PKK, ABD’nin kontrolü altındaki bölgede büyümüş, serpilmiş, Türkiye’ye ve İran’a karşı terörü tırmandırmıştır!
Bu gerçek bile Türk Devleti tarafından tespit edilemiyor mu? Devletin “merkezi kurumları” cemaat eldivenli “Ergenekon tertibi” korkusuyla, analiz bile yapamaz hale mi getirildi?

Mehmet Ali GÜLLER
3 Haziran 2009

27 Mayıs 2009 Çarşamba

NATO mayınladı, İsrail yerleşecek!

Hükümet, Suriye sınırımızdaki mayınların temizlenmesi için özel bir yasayı TBMM’den geçirmeye uğraşıyor. Tasarıya göre hükümet mayın temizleme işini 5 yılda bitirmesi şartıyla İsrailli bir şirkete vermeyi planlıyor. Üstelik İsrailli şirket 44 yıllığına bölgenin işletim hakkına da sahip olacak. Yani, bölge 49 yıllığına bu İsrailli şirkete devredilecek!
TBMM’de CHP ve MHP’nin tepki gösterdiği, Genelkurmay’ın taraf olmadığını açıkladığı bu girişime ise Türkiye’nin hemen tüm önemli kesimleri; en başta da bölge halkı karşı çıkıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan ise karşı çıkanları faşistlikle suçluyor.
Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk dönemine, Yahudi örgütünden “cesaret ödülü” alarak başladı. 5 yıl boyunca da aldığı bu ödülün hakkını verdi. Ancak Erdoğan, yerel seçimler öncesi iç basıncı normalleştirebilmek için, Davos’ta “posta koyma” görüntüsü yarattı. Kaldı ki, Davos’ta yaşananların bir drama olduğu da kısa sürede ortaya çıktı. Seçim dönemi boyunca Türk milletine “anti-İsrailci” bir görüntü seyrettiren Başbakan, mayınlı arazi konusuyla birlikte yeniden asli rolüne döndü.
Menderes onayladı, ABD-NATO mayınladı
Türkiye, imzaladığı Ottowa sözleşmesi gereği, sınırlarındaki anti-personel mayınları 10 yıl içinde temizlemek zorunda. Türkiye’nin 12 Mart 2003 tarihinde taraf olduğu, 1 Mart 2004’ten itibaren de yürürlüğe soktuğu bu sözleşmeye göre, Ankara yükümlülüğünü 2014 yılına kadar yerine getirmek zorunda. Sözleşme, Türkiye’ye sökülen mayınların da imhası için 4 yıl süre veriyor.
Peki 900 kilometrelik Suriye sınırımızın Hatay-Kilis-Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin-Şırnak illerini kapsayan 600 kilometresi boyunca döşenmiş 615 bin adet mayını, kim, ne zaman döşedi?
Tartışma yaratan bu mayınlar, Menderes hükümetinin kararıyla 1955-1959 yılları arasında NATO İkmal ve Bakım Ajansı NAMSA tarafından döşendi! 1952 yılında NATO’ya bağlanan Türkiye’nin sınırları, 3 yıl sonra bizzat NATO tarafından mayınlandı!
Peki hangi gerekçeyle?
Türkiye’nin milli menfaatleri yerine ABD’nin emperyalist çıkarlarının yerine getirilmesinin esas alındığı Menderes döneminde, NATO güneyden gelecek bir saldırı hayali dayattı Ankara’ya! Ve de bunu gerekçe ederek, Türkiye’nin Suriye sınırını mayınladı.
“1946 yılında bağımsızlığını kazanan Suriye’nin 1955 yılında, Türkiye’ye saldırması ne kadar mümkün” sorusu ise etkili ve yetkili kesimlerin kafasında yoktu. Üstelik Suriye, henüz o yıllarda dünyadaki kamplaşmalar gereği Sovyetler Birliği’ne de yakınlaşmamıştı.
Türkiye’nin güney sınırını mayınlayan ABD-NATO, hem Türkiye’nin güney komşularıyla dostluğunu mayınlamış oldu, hem de çok kıymetli bir arazinin 50 yıl boyunca değerlendirilmesini engellemiş oldu. Üstelik resmi olmayan verilere göre bu mayınlı arazilerde Türkiye-Suriye geçişi yapmak isteyen 10 bin kişi hayatını kaybetti, 20 bin kişi de sakat kaldı.
AKP’nin yasa tasarısında neler var?
Öncelikle AKP’nin tasarısı yeni değil. 2005 yılında “kararname” olarak gündeme gelmişti. Danıştay 13. Dairesi de, 2007 yılında ihale şartnamesinin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermişti. Çünkü Danıştay, mayını temizleme işi ile arazinin tarım amaçlı kullanılması işinin aynı ihalede birleştirilmesini hukuka aykırı bulmuştu.
AKP Danıştay’ın kararından sonra bu kez yasa tasarısı olarak konuyu TBMM’ye getirdi.
AKP’nin çıkartmak istediği yasa tasarısında, mayınlı bölge büyüklüğünün 216 bin dekar olduğu belirtiliyor.
Yasa tasarısının 2. maddesinde “ihalenin, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na tabi olmaksızın Maliye Bakanlığı’nca yürütüleceği” belirtiliyor! AKP’nin Kamu İhale Kanunu’nu bugüne kadar tam 7 kez değiştirdiğini hatırlatalım. AKP buna rağmen mayınlı arazi ihalesini kendi budadığı kanundan da kaçırmaktadır!
Yine aynı maddede, bölgedeki taşınmazların da ihaleyi kazanacak yüklenici firmaya bırakılacağı belirtiliyor. Yani AKP Danıştay’ın 2007 yılında aldığı kararı hiçe saymış oluyor!
AKP’nin değil, MGK’nin kararı
Türkiye Suriye sınırındaki mayın temizleme sorununu 2001 yılında gündemine aldı. 29 Mayıs 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu görüşü gereği, bölgenin tarıma kazandırılması hedeflendi. (Abdullah Öcalan’ın Şam’dan çıkartılması ve 1999 yılı sonrası Suriye ile ilişkiler de bunda belirleyici oldu.)
MGK toplantısından üç ay sonra, ağustos ayında Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahında, proje ofisi kuruldu. 2001 yılında itibaren Türk Ordusu bu konuda önemli çalışmalar yürüttü.
Ancak Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 2004 yılında Türk Ordusu mayın temizleme işinin çok maliyetli olduğuna karar verdi ve konunun Milli Savunma Bakanlığı üzerinden ihale yöntemiyle çözülmesi noktasında görüş bildirdi. Milli Savunma Bakanlığı da birkaç aylık çalışmadan sonra bütçe sıkıntısı nedeniyle sorunu Maliye Bakanlığı’na devretti!
Ancak TSK’nın sınırlı sayıda da olsa, özel mayın temizleme birlikleri vardır. Ki 1998 yılından itibaren yaklaşık 17 bin adet mayını temizlemiştir. Komisyonlardaki tutanaklardan öğrendiğimize göre de, örneğin Şanlıurfa Akçakale gümrük kapısının açılması öncesinde bölgedeki mayını Elazığ’dan getirtilen askeri birliğimiz başarılı bir şekilde temizlemiştir!
Mayın arama işinin İsrail’e verilmesinin sakıncaları
Tasarının yasalaşması ve ihalenin İsrail’e verilmesi halinde esas olarak Suriye ile ilişkilerimizin bozulması ile su-gıda-petrol ve mülk temelli sorunlarla karşı karşıya kalacağız.
Öncelikle tasarı yasalaştığı taktirde, Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri önemli oranda bozulacaktır. Mayınlı arazinin İsrail’e verilmesiyle, Suriye güneyden sonra kuzeyden de su kıskacına alınmış olacaktır. Suriye’nin Gola Tepeleri, büyük oranda su kaynağı da olduğu için zaten İsrail tarafından işgal altında tutulmaktadır. Bir de kuzeyden, önemli bir su bölgesinin 49 yıllığına İsrail’de olması, Suriye’yi zor durumda bırakacaktır!
Manavgat suyunu pahalı olduğu gerekçesiyle son anda almaktan vazgeçen İsrail, bedava suya kavuşacaktır!
Diğer yandan bölge, İsrail’in dinsel ve ideolojik olarak elinde bulundurmak istediği bir yerdir. İsrail bu amaçla uzun bir süredir bölge üzerinde politikalar üretmektedir. AKP’li belediye döneminde hayata geçirilen Yahudi Urfa Projesi unutulmamalıdır! İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, mayınlı arazi tartışmaları yaşanırken, geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’yı ziyaret etmiş ve şu dikkat çeken cümleyi sarf etmiştir: “Her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli”.
Ayrıca 2004 tarihli ilerleme raporunda yer alan, AB’nin GAP sularının ileri bir tarihte “uluslararası bir su yönetim idaresine” devredilmesi hedefi asla unutulmamalıdır!
Meselenin gıda boyutu da çok önemlidir. ABD’nin dayattığı tarım politikaları neticesinde kendine yol bulan İsrail’in, ülkemizi mahkum ettiği “ikinci üretimi olmayan genleriyle oynanmış tohum” sıkıntısını daha da yaşatacağı aşikardır.
Ayrıca meselenin bir de petrol boyutu vardır. Bölgede Türkiye Petrolleri
Anonim Ortaklığı’ nın (TPAO) açtığı kuyuların 10'undan günde iki bin varil petrol üretilmeye başlanmıştır. Aynı bölgenin karşısında, yani Suriye tarafında ise 560 civarındaki kuyudan günde 450 bin ile 500 bin varil arasında petrol çıkarılmaktadır. TBMM’deki tutanaklara yansıyan bilgilere göre, TPAO yetkilileri yeni açılacak 12 kuyudan yaklaşık 2500 varil petrol daha çıkarılabileceğini belirtmektedirler.
Öte yandan 216 bin dekarlık bir bölgemizin İsrail’e kiralanması salt bir ticaret olarak ele alınamaz. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adasını İngilizlere, donanmalarının bakım ve ikmali için geçici olarak kiraladığını unutmamak gerekiyor.
Hani AKP’nin Kürt sorununu çözme açılımı?
Meselenin bölge halkını ilgilendiren boyutu da çok önemlidir.
Tahran’a giderken “2009’da çok önemli gelişmeler olacak” diyen, Bağdat’a giderken ilk defa “Kürdistan” kelimesini telaffuz eden, Prag’a giderken de “Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” diyen AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül elbette ABD’nin planları gereği bu açıklamaları yapıyordu. Keza 2005’te Kürt sorunu benim sorunumdur diyen Tayyip Erdoğan da…
Oysa hem Gül’e, hem de Erdoğan’a, bu meseleyi Türkiye adına çözebilme fırsatı çıkmıştır. Kendilerinden tam programlı bir toprak reformunu elbette beklemiyoruz; feodalizmi yıkacak, ağa topraklarını kamulaştıracak bir çalışmaya sınıfsal konumları gereği elbette girişemezler. Ancak hazineye ait olan bu mayınlı araziyi, 5 yılda temizleyecek firmaya 44 yıllığına kiralamak yerine, bölge halkına dağıtabilmek yetkileri dahilindedir. Kürt sorunu konusunda ciddilerse bu konuda bir adım atmaları yeterlidir!
Mayınlı arazinin 49 bini Mardin’de, 36 bini Hatay’da, 34 bini Kilis’te, 15 bini Gaziantep’te, 55 bini Şanlıurfa’da, 16 bini de Şırnak’tadır. Bu kadar toprağın dağıtılmasıyla bölge halkının hangi oranda rahatlayacağını varın siz hesap edin!
Oysa meselenin bölge halkı yararına çözümünü sağlayacak bu girişim AKP’nin gündeminde olmadığı gibi tasarının ele alındığı tutanaklardan da görüyoruz ki, “bölge partisiyim” diyen DTP’nin de gündeminde değildir!
Sonuç
Tasarı iptal edilmeli, mayınlı arazinin mayından arındırılarak bölge halkına dağıtılması esas alınmalıdır. Mayın temizleme işi Maliye Bakanlığı’nın yetkisinden alınarak Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nca ülke menfaatleri göz önünde bulundurularak çözülmelidir.

Mehmet Ali GÜLLER
27 Mayıs 2009

17 Mayıs 2009 Pazar

Türkiye'ye boru bekçiliği görevi

ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Nisan başındaki Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği “model ortaklık” ilişkisinin parametrelerinden biri olan “Enerji güvenliğinin sağlanması ve Hazar petrol ve doğalgazı ile Kuzey Irak petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara ulaştırılması” konusunda önemli bir adım atıldı: Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Anlaşması 25 Haziran’da Ankara’da imzalanacak!
AB’nin bir yıldır bastırdığı ancak Ankara’nın çekinceleri nedeniyle üzerinde mutabık kalınamayan Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Anlaşması, Washignton’un baskısıyla yürürlüğe giriyor. Obama, Türkiye ziyareti sırasında konuyu gündeme getirmişti.
AB: “TÜRKİYE İKNA EDİLDİ”
10 Mayıs 2009 tarihli İngiliz The Guardian gazetesi, anlaşmayı şu ifadelerle duyurdu: “Türk gaz anlaşması Rus boyunduruğunu kırdı”, “Avrupa ve dünya dengelerini değiştirecek proje için Türkiye ikna edildi”.
The Guardian, Türkiye'nin doğu sınırından Avusturya'ya kadar uzanacak, 9 milyar Avro'luk Nabucco hattının Rus şirketi Gazprom'un kontrolü dışındaki gazın Avrupa'ya ulaştırılmasının başlıca rotasının olacağını belirttiği haberinde şu ifadeyi kullandı: “Ancak plan, boruhattı transit anlaşmasına ilişkin olarak AB ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık nedeniyle tıkanmıştı. Boru hattının yarısından fazlası Türkiye'den geçecek böylece Türkiye, Avrupa'nın enerji sağlamasında bekçi haline gelecek”
Görüşmeleri bir yıldır süren Nabucco projesi için Türkiye hem vergi almayı hem de geçen doğalgazı yüzde 15 indirimli almayı talep ediyordu. Ancak Guardian’a konuşan bir AB yetkilisine göre Ankara bu taleplerden vazgeçmiş: AB yetkilisi “Türkler isteklerimizi kabul etti. Herhangi bir koşul yok” dedi.
GÜL, AB’YE GÜVENCE VERDİ
The Guardian tıkanıklığın, Abdullah Gül’ün katıldığı Prag Zirvesi’nde aşıldığını belirtti. Gazeteye konuşan bir AB yetkilisine göre Abdullah Gül, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'ya anlaşmanın birkaç hafta içinde imzalanacağı güvencesini verdi.
Anlaşmanın dünya dengelerini değiştireceğini yazan The Guardian, projenin önemini şu rakamlara dayandırıyor: “Avrupa, yıllık doğalgaz ihtiyacının 3'te birini, yani yaklaşık 140 milyar metreküpünü Rusya'dan ithal ederek karşılıyor. Güney koridoru olarak anılan Nabucco ve 2 ayrı doğalgaz boru hattı projesi, 2020 yılında Rusya'yı by-pass ederek yılda 60 milyar metreküp doğalgaz pompalayacak”.
ABD, AB’NİN ELİNİ RAHATLATACAK
Peki AB’yi rahatlatacak bir anlaşma için ABD neden devreye girdi ve Ankara’ya neden dayatmada bulundu?
Bu sorunun yanıtı, ABD’nin Avrasya hesabında ve inşa etmeye başladığı Yeni Nato’da gizli.
ABD’nin dünyaya hakimiyet için çizdiği rota özetle şöyle: Rusya ve Çin’i kuşatmak ve bölgeye uzanmak için AB ile geleneksel transatlantik ilişkilerin yeniden kurulması, Avrasya’ya kilit görevi gören Türkiye’nin model ortaklık ile kazanılması ve Rusya’yla çatışma konularında ısrar edilmemesi-beklenmesi-devreye başka ilişkiler sürülmesi.
ABD, AB ile geleneksel transatlantik ilişkileri kurmak için öncelikle AB’nin Rusya’ya bağımlı hale gelen enerji meselesinde Almanya’nın elini rahatlatmayı düşünüyor. Gül’ün Ermenistan açılımı ile başlayan süreç ve Azerbaycan’ın “ikna” edilmesi, Nabucco Projesi’ni de anlaşma noktasına getirmiştir!
KUZEY IRAK PETROLLERİNİN GEÇİŞİNE ONAY
Öte yandan Ankara, Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden geçişine de onay vermiş gözüküyor. ABD’nin bastırmasıyla, bu konuda da Washington-Ankara-Erbil hattında mutabakat sağlandığı belirtiliyor.
Kuzey Irak Petrol ve Tabii Kaynaklar Bakanı Aşiti Heyrami, haftasonu yaptığı açıklamada, Türkiye üzerinden ham petrol ihracatını Haziran ayında başlatacaklarını açıkladı!
10 Mayıs tarihli Wall Street Journal gazetesine konuşan Irak Petrol Bakanlığı sözcüsü Asım Cihat ise, “Irak Hükümeti petrol borularının (Kuzey Irak) Bölge Hükümetinin Petrol ihracatı için kullanmasına izin vermemiştir” dedi.
Gül’ün “2009’da Kürt meselesinde önemli şeyler olacak” demesi, “Kürdistan” nitelemesi, Hasan Cemal üzerinden yürütülen “diplomasi”, “PKK’nın tasfiyesi karşılığında Barzani yönetimini tanıma” girişimleri, Kuzey Irak petrollerinin batıya taşınma projesini de anlaşma noktasına getirmiştir!




Mehmet Ali Güller


Aydınlık Dergisi


Sayı: 1139


17 Mayıs 2009

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gül, Rasmussen’e neden “evet” demiş?!

Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı hiçe sayarak neden Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne “evet” dediğini açıklamış!
Bu açıklamayı Türk basını yerine New York Times yazarı Roger Cohen’e yapan Gül şöyle diyor: “Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”.
New York Times’tan öğrendiğimize göre Obama Gül’e, “Rasmussen İslam dünyasıyla çok yakın bir diyalog kuracak, aynı zamanda hareketlerinde çok dikkatli olacak” garantisi vermiş.
Hatırlayalım:
NATO Genel Sekreterliği seçimi öncesi Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla kırmızı bir çizgi çekmiş ve Rasmussen’in adaylığını veto edeceklerini açıklamıştı. Abdullah Gül ise Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla, bu kırmızı çizgiyi yok saymış, deyim yerindeyse Erdoğan’ı dünyanın gözü önünde hiçe sayarak, Rasmussen’e evet demişti.
Türkiye bir yandan Başbakanı ve Cumhurbaşkanı’nın ikili yönetim sergilemesiyle dünyaya kötü bir görüntü vermiş, bir yandan da “at pazarlığı”yla yine gündem konusu olmuştu.
Pazarlığa göre; Rasmussen “evet” karşılığında İslam dünyasından özür dileyecek, kendisine bir Türk yardımcısı seçecek ve NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi de Türk olacaktı!
Ancak eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, özür dilemek şöyle dursun, İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatürleri ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirdi. Medeniyetler İttifakı 2. Forumu kapsamında İstanbul’da konuşan Rasmussen, attığı bu golle yetinmedi. Rasmussen, kendisine Türk yardımcı yerine de, Danimarka’nın eski Ankara Büyükelçisi’ni seçti!
Öte yandan pazarlığın üçüncü konusu olan “NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi”nin Türk olması da alınan bir taviz değil! Operasyonel asker göndermeye direnen Türk Devleti’nin iradesini kırmak için daha önce Hikmet Çetin zaten NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi seçilmişti. Yani Rasmussen’e “evet”in karşılığında önerilen 3. teklif bir kazanım değil, tam tersine Türk Devleti’ni “Yeni NATO” siyasetine mahkum etmenin aracıdır.
Dönelim Gül’ün Rasmussen’e neden “evet” dediğiyle ilgili açıklamasına:
“Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”
Bu mudur Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika ölçütü?
ABD Devlet Başkanı’nın başarısına göre mi tayin ediyoruz dış politikamızı?
60 yıllık Küçük Amerika sürecinin geldiği boyut, Obama’nın başarılı olması için politika belirlemeye kadar düşmüş müdür?
Abdulah Gül 2004’te Powell ile imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmasını Cumhurbaşkanı sıfatıyla –daha büyük yetkiyle- sürdürmektedir.
Gül’ün Irak’ın kuzeyine “Kürdistan” demesi, Erivan’a maç izlemeye gitmesiyle başlattığı Ermenistan’la “ABD’nin normalleşme planı”nı uygulaması aynı anlaşmanın maddelerindendir.
Türk devleti büyük güvenlik problemleriyle karşı karşıyadır!

Mehmet Ali Güller
4 Mayıs 2009