27 Mayıs 2009 Çarşamba

NATO mayınladı, İsrail yerleşecek!

Hükümet, Suriye sınırımızdaki mayınların temizlenmesi için özel bir yasayı TBMM’den geçirmeye uğraşıyor. Tasarıya göre hükümet mayın temizleme işini 5 yılda bitirmesi şartıyla İsrailli bir şirkete vermeyi planlıyor. Üstelik İsrailli şirket 44 yıllığına bölgenin işletim hakkına da sahip olacak. Yani, bölge 49 yıllığına bu İsrailli şirkete devredilecek!
TBMM’de CHP ve MHP’nin tepki gösterdiği, Genelkurmay’ın taraf olmadığını açıkladığı bu girişime ise Türkiye’nin hemen tüm önemli kesimleri; en başta da bölge halkı karşı çıkıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan ise karşı çıkanları faşistlikle suçluyor.
Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk dönemine, Yahudi örgütünden “cesaret ödülü” alarak başladı. 5 yıl boyunca da aldığı bu ödülün hakkını verdi. Ancak Erdoğan, yerel seçimler öncesi iç basıncı normalleştirebilmek için, Davos’ta “posta koyma” görüntüsü yarattı. Kaldı ki, Davos’ta yaşananların bir drama olduğu da kısa sürede ortaya çıktı. Seçim dönemi boyunca Türk milletine “anti-İsrailci” bir görüntü seyrettiren Başbakan, mayınlı arazi konusuyla birlikte yeniden asli rolüne döndü.
Menderes onayladı, ABD-NATO mayınladı
Türkiye, imzaladığı Ottowa sözleşmesi gereği, sınırlarındaki anti-personel mayınları 10 yıl içinde temizlemek zorunda. Türkiye’nin 12 Mart 2003 tarihinde taraf olduğu, 1 Mart 2004’ten itibaren de yürürlüğe soktuğu bu sözleşmeye göre, Ankara yükümlülüğünü 2014 yılına kadar yerine getirmek zorunda. Sözleşme, Türkiye’ye sökülen mayınların da imhası için 4 yıl süre veriyor.
Peki 900 kilometrelik Suriye sınırımızın Hatay-Kilis-Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin-Şırnak illerini kapsayan 600 kilometresi boyunca döşenmiş 615 bin adet mayını, kim, ne zaman döşedi?
Tartışma yaratan bu mayınlar, Menderes hükümetinin kararıyla 1955-1959 yılları arasında NATO İkmal ve Bakım Ajansı NAMSA tarafından döşendi! 1952 yılında NATO’ya bağlanan Türkiye’nin sınırları, 3 yıl sonra bizzat NATO tarafından mayınlandı!
Peki hangi gerekçeyle?
Türkiye’nin milli menfaatleri yerine ABD’nin emperyalist çıkarlarının yerine getirilmesinin esas alındığı Menderes döneminde, NATO güneyden gelecek bir saldırı hayali dayattı Ankara’ya! Ve de bunu gerekçe ederek, Türkiye’nin Suriye sınırını mayınladı.
“1946 yılında bağımsızlığını kazanan Suriye’nin 1955 yılında, Türkiye’ye saldırması ne kadar mümkün” sorusu ise etkili ve yetkili kesimlerin kafasında yoktu. Üstelik Suriye, henüz o yıllarda dünyadaki kamplaşmalar gereği Sovyetler Birliği’ne de yakınlaşmamıştı.
Türkiye’nin güney sınırını mayınlayan ABD-NATO, hem Türkiye’nin güney komşularıyla dostluğunu mayınlamış oldu, hem de çok kıymetli bir arazinin 50 yıl boyunca değerlendirilmesini engellemiş oldu. Üstelik resmi olmayan verilere göre bu mayınlı arazilerde Türkiye-Suriye geçişi yapmak isteyen 10 bin kişi hayatını kaybetti, 20 bin kişi de sakat kaldı.
AKP’nin yasa tasarısında neler var?
Öncelikle AKP’nin tasarısı yeni değil. 2005 yılında “kararname” olarak gündeme gelmişti. Danıştay 13. Dairesi de, 2007 yılında ihale şartnamesinin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermişti. Çünkü Danıştay, mayını temizleme işi ile arazinin tarım amaçlı kullanılması işinin aynı ihalede birleştirilmesini hukuka aykırı bulmuştu.
AKP Danıştay’ın kararından sonra bu kez yasa tasarısı olarak konuyu TBMM’ye getirdi.
AKP’nin çıkartmak istediği yasa tasarısında, mayınlı bölge büyüklüğünün 216 bin dekar olduğu belirtiliyor.
Yasa tasarısının 2. maddesinde “ihalenin, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na tabi olmaksızın Maliye Bakanlığı’nca yürütüleceği” belirtiliyor! AKP’nin Kamu İhale Kanunu’nu bugüne kadar tam 7 kez değiştirdiğini hatırlatalım. AKP buna rağmen mayınlı arazi ihalesini kendi budadığı kanundan da kaçırmaktadır!
Yine aynı maddede, bölgedeki taşınmazların da ihaleyi kazanacak yüklenici firmaya bırakılacağı belirtiliyor. Yani AKP Danıştay’ın 2007 yılında aldığı kararı hiçe saymış oluyor!
AKP’nin değil, MGK’nin kararı
Türkiye Suriye sınırındaki mayın temizleme sorununu 2001 yılında gündemine aldı. 29 Mayıs 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu görüşü gereği, bölgenin tarıma kazandırılması hedeflendi. (Abdullah Öcalan’ın Şam’dan çıkartılması ve 1999 yılı sonrası Suriye ile ilişkiler de bunda belirleyici oldu.)
MGK toplantısından üç ay sonra, ağustos ayında Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahında, proje ofisi kuruldu. 2001 yılında itibaren Türk Ordusu bu konuda önemli çalışmalar yürüttü.
Ancak Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 2004 yılında Türk Ordusu mayın temizleme işinin çok maliyetli olduğuna karar verdi ve konunun Milli Savunma Bakanlığı üzerinden ihale yöntemiyle çözülmesi noktasında görüş bildirdi. Milli Savunma Bakanlığı da birkaç aylık çalışmadan sonra bütçe sıkıntısı nedeniyle sorunu Maliye Bakanlığı’na devretti!
Ancak TSK’nın sınırlı sayıda da olsa, özel mayın temizleme birlikleri vardır. Ki 1998 yılından itibaren yaklaşık 17 bin adet mayını temizlemiştir. Komisyonlardaki tutanaklardan öğrendiğimize göre de, örneğin Şanlıurfa Akçakale gümrük kapısının açılması öncesinde bölgedeki mayını Elazığ’dan getirtilen askeri birliğimiz başarılı bir şekilde temizlemiştir!
Mayın arama işinin İsrail’e verilmesinin sakıncaları
Tasarının yasalaşması ve ihalenin İsrail’e verilmesi halinde esas olarak Suriye ile ilişkilerimizin bozulması ile su-gıda-petrol ve mülk temelli sorunlarla karşı karşıya kalacağız.
Öncelikle tasarı yasalaştığı taktirde, Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri önemli oranda bozulacaktır. Mayınlı arazinin İsrail’e verilmesiyle, Suriye güneyden sonra kuzeyden de su kıskacına alınmış olacaktır. Suriye’nin Gola Tepeleri, büyük oranda su kaynağı da olduğu için zaten İsrail tarafından işgal altında tutulmaktadır. Bir de kuzeyden, önemli bir su bölgesinin 49 yıllığına İsrail’de olması, Suriye’yi zor durumda bırakacaktır!
Manavgat suyunu pahalı olduğu gerekçesiyle son anda almaktan vazgeçen İsrail, bedava suya kavuşacaktır!
Diğer yandan bölge, İsrail’in dinsel ve ideolojik olarak elinde bulundurmak istediği bir yerdir. İsrail bu amaçla uzun bir süredir bölge üzerinde politikalar üretmektedir. AKP’li belediye döneminde hayata geçirilen Yahudi Urfa Projesi unutulmamalıdır! İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, mayınlı arazi tartışmaları yaşanırken, geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’yı ziyaret etmiş ve şu dikkat çeken cümleyi sarf etmiştir: “Her Yahudi için atalarımızın dedelerimizin geldiği bu topraklara gelmek çok önemli”.
Ayrıca 2004 tarihli ilerleme raporunda yer alan, AB’nin GAP sularının ileri bir tarihte “uluslararası bir su yönetim idaresine” devredilmesi hedefi asla unutulmamalıdır!
Meselenin gıda boyutu da çok önemlidir. ABD’nin dayattığı tarım politikaları neticesinde kendine yol bulan İsrail’in, ülkemizi mahkum ettiği “ikinci üretimi olmayan genleriyle oynanmış tohum” sıkıntısını daha da yaşatacağı aşikardır.
Ayrıca meselenin bir de petrol boyutu vardır. Bölgede Türkiye Petrolleri
Anonim Ortaklığı’ nın (TPAO) açtığı kuyuların 10'undan günde iki bin varil petrol üretilmeye başlanmıştır. Aynı bölgenin karşısında, yani Suriye tarafında ise 560 civarındaki kuyudan günde 450 bin ile 500 bin varil arasında petrol çıkarılmaktadır. TBMM’deki tutanaklara yansıyan bilgilere göre, TPAO yetkilileri yeni açılacak 12 kuyudan yaklaşık 2500 varil petrol daha çıkarılabileceğini belirtmektedirler.
Öte yandan 216 bin dekarlık bir bölgemizin İsrail’e kiralanması salt bir ticaret olarak ele alınamaz. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adasını İngilizlere, donanmalarının bakım ve ikmali için geçici olarak kiraladığını unutmamak gerekiyor.
Hani AKP’nin Kürt sorununu çözme açılımı?
Meselenin bölge halkını ilgilendiren boyutu da çok önemlidir.
Tahran’a giderken “2009’da çok önemli gelişmeler olacak” diyen, Bağdat’a giderken ilk defa “Kürdistan” kelimesini telaffuz eden, Prag’a giderken de “Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” diyen AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül elbette ABD’nin planları gereği bu açıklamaları yapıyordu. Keza 2005’te Kürt sorunu benim sorunumdur diyen Tayyip Erdoğan da…
Oysa hem Gül’e, hem de Erdoğan’a, bu meseleyi Türkiye adına çözebilme fırsatı çıkmıştır. Kendilerinden tam programlı bir toprak reformunu elbette beklemiyoruz; feodalizmi yıkacak, ağa topraklarını kamulaştıracak bir çalışmaya sınıfsal konumları gereği elbette girişemezler. Ancak hazineye ait olan bu mayınlı araziyi, 5 yılda temizleyecek firmaya 44 yıllığına kiralamak yerine, bölge halkına dağıtabilmek yetkileri dahilindedir. Kürt sorunu konusunda ciddilerse bu konuda bir adım atmaları yeterlidir!
Mayınlı arazinin 49 bini Mardin’de, 36 bini Hatay’da, 34 bini Kilis’te, 15 bini Gaziantep’te, 55 bini Şanlıurfa’da, 16 bini de Şırnak’tadır. Bu kadar toprağın dağıtılmasıyla bölge halkının hangi oranda rahatlayacağını varın siz hesap edin!
Oysa meselenin bölge halkı yararına çözümünü sağlayacak bu girişim AKP’nin gündeminde olmadığı gibi tasarının ele alındığı tutanaklardan da görüyoruz ki, “bölge partisiyim” diyen DTP’nin de gündeminde değildir!
Sonuç
Tasarı iptal edilmeli, mayınlı arazinin mayından arındırılarak bölge halkına dağıtılması esas alınmalıdır. Mayın temizleme işi Maliye Bakanlığı’nın yetkisinden alınarak Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nca ülke menfaatleri göz önünde bulundurularak çözülmelidir.

Mehmet Ali GÜLLER
27 Mayıs 2009

17 Mayıs 2009 Pazar

Türkiye'ye boru bekçiliği görevi

ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın Nisan başındaki Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği “model ortaklık” ilişkisinin parametrelerinden biri olan “Enerji güvenliğinin sağlanması ve Hazar petrol ve doğalgazı ile Kuzey Irak petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara ulaştırılması” konusunda önemli bir adım atıldı: Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Anlaşması 25 Haziran’da Ankara’da imzalanacak!
AB’nin bir yıldır bastırdığı ancak Ankara’nın çekinceleri nedeniyle üzerinde mutabık kalınamayan Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Anlaşması, Washignton’un baskısıyla yürürlüğe giriyor. Obama, Türkiye ziyareti sırasında konuyu gündeme getirmişti.
AB: “TÜRKİYE İKNA EDİLDİ”
10 Mayıs 2009 tarihli İngiliz The Guardian gazetesi, anlaşmayı şu ifadelerle duyurdu: “Türk gaz anlaşması Rus boyunduruğunu kırdı”, “Avrupa ve dünya dengelerini değiştirecek proje için Türkiye ikna edildi”.
The Guardian, Türkiye'nin doğu sınırından Avusturya'ya kadar uzanacak, 9 milyar Avro'luk Nabucco hattının Rus şirketi Gazprom'un kontrolü dışındaki gazın Avrupa'ya ulaştırılmasının başlıca rotasının olacağını belirttiği haberinde şu ifadeyi kullandı: “Ancak plan, boruhattı transit anlaşmasına ilişkin olarak AB ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık nedeniyle tıkanmıştı. Boru hattının yarısından fazlası Türkiye'den geçecek böylece Türkiye, Avrupa'nın enerji sağlamasında bekçi haline gelecek”
Görüşmeleri bir yıldır süren Nabucco projesi için Türkiye hem vergi almayı hem de geçen doğalgazı yüzde 15 indirimli almayı talep ediyordu. Ancak Guardian’a konuşan bir AB yetkilisine göre Ankara bu taleplerden vazgeçmiş: AB yetkilisi “Türkler isteklerimizi kabul etti. Herhangi bir koşul yok” dedi.
GÜL, AB’YE GÜVENCE VERDİ
The Guardian tıkanıklığın, Abdullah Gül’ün katıldığı Prag Zirvesi’nde aşıldığını belirtti. Gazeteye konuşan bir AB yetkilisine göre Abdullah Gül, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'ya anlaşmanın birkaç hafta içinde imzalanacağı güvencesini verdi.
Anlaşmanın dünya dengelerini değiştireceğini yazan The Guardian, projenin önemini şu rakamlara dayandırıyor: “Avrupa, yıllık doğalgaz ihtiyacının 3'te birini, yani yaklaşık 140 milyar metreküpünü Rusya'dan ithal ederek karşılıyor. Güney koridoru olarak anılan Nabucco ve 2 ayrı doğalgaz boru hattı projesi, 2020 yılında Rusya'yı by-pass ederek yılda 60 milyar metreküp doğalgaz pompalayacak”.
ABD, AB’NİN ELİNİ RAHATLATACAK
Peki AB’yi rahatlatacak bir anlaşma için ABD neden devreye girdi ve Ankara’ya neden dayatmada bulundu?
Bu sorunun yanıtı, ABD’nin Avrasya hesabında ve inşa etmeye başladığı Yeni Nato’da gizli.
ABD’nin dünyaya hakimiyet için çizdiği rota özetle şöyle: Rusya ve Çin’i kuşatmak ve bölgeye uzanmak için AB ile geleneksel transatlantik ilişkilerin yeniden kurulması, Avrasya’ya kilit görevi gören Türkiye’nin model ortaklık ile kazanılması ve Rusya’yla çatışma konularında ısrar edilmemesi-beklenmesi-devreye başka ilişkiler sürülmesi.
ABD, AB ile geleneksel transatlantik ilişkileri kurmak için öncelikle AB’nin Rusya’ya bağımlı hale gelen enerji meselesinde Almanya’nın elini rahatlatmayı düşünüyor. Gül’ün Ermenistan açılımı ile başlayan süreç ve Azerbaycan’ın “ikna” edilmesi, Nabucco Projesi’ni de anlaşma noktasına getirmiştir!
KUZEY IRAK PETROLLERİNİN GEÇİŞİNE ONAY
Öte yandan Ankara, Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden geçişine de onay vermiş gözüküyor. ABD’nin bastırmasıyla, bu konuda da Washington-Ankara-Erbil hattında mutabakat sağlandığı belirtiliyor.
Kuzey Irak Petrol ve Tabii Kaynaklar Bakanı Aşiti Heyrami, haftasonu yaptığı açıklamada, Türkiye üzerinden ham petrol ihracatını Haziran ayında başlatacaklarını açıkladı!
10 Mayıs tarihli Wall Street Journal gazetesine konuşan Irak Petrol Bakanlığı sözcüsü Asım Cihat ise, “Irak Hükümeti petrol borularının (Kuzey Irak) Bölge Hükümetinin Petrol ihracatı için kullanmasına izin vermemiştir” dedi.
Gül’ün “2009’da Kürt meselesinde önemli şeyler olacak” demesi, “Kürdistan” nitelemesi, Hasan Cemal üzerinden yürütülen “diplomasi”, “PKK’nın tasfiyesi karşılığında Barzani yönetimini tanıma” girişimleri, Kuzey Irak petrollerinin batıya taşınma projesini de anlaşma noktasına getirmiştir!




Mehmet Ali Güller


Aydınlık Dergisi


Sayı: 1139


17 Mayıs 2009

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gül, Rasmussen’e neden “evet” demiş?!

Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı hiçe sayarak neden Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne “evet” dediğini açıklamış!
Bu açıklamayı Türk basını yerine New York Times yazarı Roger Cohen’e yapan Gül şöyle diyor: “Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”.
New York Times’tan öğrendiğimize göre Obama Gül’e, “Rasmussen İslam dünyasıyla çok yakın bir diyalog kuracak, aynı zamanda hareketlerinde çok dikkatli olacak” garantisi vermiş.
Hatırlayalım:
NATO Genel Sekreterliği seçimi öncesi Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla kırmızı bir çizgi çekmiş ve Rasmussen’in adaylığını veto edeceklerini açıklamıştı. Abdullah Gül ise Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla, bu kırmızı çizgiyi yok saymış, deyim yerindeyse Erdoğan’ı dünyanın gözü önünde hiçe sayarak, Rasmussen’e evet demişti.
Türkiye bir yandan Başbakanı ve Cumhurbaşkanı’nın ikili yönetim sergilemesiyle dünyaya kötü bir görüntü vermiş, bir yandan da “at pazarlığı”yla yine gündem konusu olmuştu.
Pazarlığa göre; Rasmussen “evet” karşılığında İslam dünyasından özür dileyecek, kendisine bir Türk yardımcısı seçecek ve NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi de Türk olacaktı!
Ancak eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, özür dilemek şöyle dursun, İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatürleri ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirdi. Medeniyetler İttifakı 2. Forumu kapsamında İstanbul’da konuşan Rasmussen, attığı bu golle yetinmedi. Rasmussen, kendisine Türk yardımcı yerine de, Danimarka’nın eski Ankara Büyükelçisi’ni seçti!
Öte yandan pazarlığın üçüncü konusu olan “NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi”nin Türk olması da alınan bir taviz değil! Operasyonel asker göndermeye direnen Türk Devleti’nin iradesini kırmak için daha önce Hikmet Çetin zaten NATO’nun Afganistan Özel Temsilcisi seçilmişti. Yani Rasmussen’e “evet”in karşılığında önerilen 3. teklif bir kazanım değil, tam tersine Türk Devleti’ni “Yeni NATO” siyasetine mahkum etmenin aracıdır.
Dönelim Gül’ün Rasmussen’e neden “evet” dediğiyle ilgili açıklamasına:
“Obama’nın ilk Avrupa seyahatinde başarılı olmasını istedik. Başarısız olması birçok şeyi gölgeleyecekti. Bu nedenle Rasmussen’i kabul ettik”
Bu mudur Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika ölçütü?
ABD Devlet Başkanı’nın başarısına göre mi tayin ediyoruz dış politikamızı?
60 yıllık Küçük Amerika sürecinin geldiği boyut, Obama’nın başarılı olması için politika belirlemeye kadar düşmüş müdür?
Abdulah Gül 2004’te Powell ile imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmasını Cumhurbaşkanı sıfatıyla –daha büyük yetkiyle- sürdürmektedir.
Gül’ün Irak’ın kuzeyine “Kürdistan” demesi, Erivan’a maç izlemeye gitmesiyle başlattığı Ermenistan’la “ABD’nin normalleşme planı”nı uygulaması aynı anlaşmanın maddelerindendir.
Türk devleti büyük güvenlik problemleriyle karşı karşıyadır!

Mehmet Ali Güller
4 Mayıs 2009

30 Nisan 2009 Perşembe

ABD’NİN YENİ NATO ve AVRASYA HESABI




GİRİŞ
ABD, Büyük Ortadoğu’da yaşadığı geri çekilmeleri telafi etmek için, aslında Bush döneminde başlattığı “NATO’yu devreye sokma politikasını” olgunlaştırarak Obama döneminde yürürlülüğe soktu.
ABD, bu dönemde NATO’yu tıpkı 1991 öncesinde olduğu gibi yine “saldırı” ve “denetleme” aracı olarak değerlendirecek. 2001 yılından beri doğuya ve güneye doğru genişlemeyi sürdüren NATO, 60. yılında 28 üyeli hale gelerek, “küresel bir askeri aygıt” misyonunu hedefliyor. ABD, NATO’yu genişleterek ve Afganistan’da olduğu gibi “alan dışı”na çıkartarak, Rusya’yı güneyden kuşatma ve Çin’e uzanmayı planlamaktadır.
ABD Irak’tan kademe kademe çekilerek Baltık devletlerinden başlayıp Doğu Avrupa devletleri, Karadeniz devletleri (Batıda Romanya ve Bulgaristan, güneyde Türkiye, kuzeyde Ukrayna ve doğuda Gürcistan), Afganistan-Pakistan hattı ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne üsler vasıtasıyla yerleşmeye çalışmaktadır. Washington bu hattı sağlamlaştırdığı oranda, hem Rusya’yı kuşatmış, hem Çin’e uzanmış hem de bu iki kutup devlet arasına kama gibi girmiş olacak.
Bush döneminde büyük yenilgiler alan ABD Projesi, Obama’nın ilk aylarında da Özbek ve Kırgız hükümetlerinin Rusya’yla ittifak yaparak ABD üslerini kapatması nedeniyle bir yenilgi daha aldı. ABD bu hatta yığınak yapmak istediği için kademe kademe Irak’tan çekilecek, Bush döneminde üstüne gittiği İran’a karşı sertlik politikalarından vazgeçip ilişki yolları arayacak ve İsrail’i Filistin konusunda kısmen frenleyecek.
ABD’nin Baltık Devletlerinden başlayarak Orta Asya’ya uzatmak istediği hattın ağırlık merkezini ise Afganistan ve Pakistan oluşturacak. (1)
Ekonomik krizle boğuşan ABD’nin bu zorluktaki Avrasya hesabını hayata geçirebilmek için kullanacağı aygıt ise NATO’dur; daha doğrusu “Yeni NATO”dur. ABD’nin, yeni NATO’yla başarıya ulaşmasının yolu ise 3 devletle ilişkisine bağlıdır.
1. AB ile ortaklık.
a. Washington, AB’nin çıkarlarının son tahlilde Batı ittifakı içinde olduğuna Brüksel’i ikna etmek zorunda.
b. Fransa’nın NATO’ya dönüşüyle Avrupa Ordusu kurulması projesi bir kez daha rafa kaldırıldı.
c. ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi, NATO ilişkileri içerisinde 1991 öncesinde olduğu gibi yine denetim altında tutacak.
d. ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi derinleşmek yerine genişlemeye zorlayacak. Washington AB içine daha çok Truva Atı yerleştirmeyi ve AB’nin bağlarını zayıflatmayı amaçlıyor.
2. Türkiye ile “model ortaklık”.
a. Washington Irak’tan çekilirken Kuzey Irak’ta kurduğu devleti, Türkiye’nin himayesine kabul ettirmeye çalışacak. ABD bu plan için yıllarca kullandığı PKK’yı da “kısmen” tasfiye edecek.
b. ABD Baltık devletlerinden başlayarak Orta Asya’ya uzanan hattın en önemli bileşeni olan Türkiye’yi, “Rusya-Çin-İran” seçeneğinin oluşmaması koşullarını sağlamamaya zorlayacak. İç politik baskı aracı olarak NATO geleneksel rolünü yeniden oynayacak. ABD Ankara’yı NATO-Gladyo aracılığıyla denetim altında tutmaya çalışacak.
3. Rusya ile çatışma konularında ısrar etmeme ve bekleme.
a. ABD Ukrayna’yı NATO’ya üye yaparak Rusya’yla direkt karşı karşıya gelmektense, Ukrayna’nın öncelikle AB’ye üye olmasını bekleyecek.
b. ABD “Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurma” projesi için fırsat kollayacak.
c. ABD Gürcistan için de Kafkas dengelerini lehe çevirme politikalarına devam edecek.
d. ABD NATO-Rusya Konseyi’ni yeniden canlandıracak.

“AMERİKAN LİDERLİĞİNİ YENİLEMEK”
NATO’nun yeni dönem stratejisini ya da “Yeni NATO”yu analiz etmeye yarayacak en önemli belgelerden biri ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın, Foreign Affairs’in Temmuz/Ağustos 2007 sayısında yayınlanan “Amerikan liderliğini yenilemek” başlıklı makalesidir.
Obama bu makalede, Washington’un (NATO’nun) yeni dönemde uygulayacağı politikaları genel hatlarıyla özetlemiştir. Daha doğrusu ABD Devleti bu makalede, Bush’la erozyona uğrayan “ABD’nin küresel liderliğini” yeniden canlandırmanın yol haritasını çiziyor.
Obama, “tehditlerin küresel terörden, haydut devletlerden ve ülkelerini kontrol edemeyen zayıf devletlerden geldiğini” belirtiyor ve “bu tehditlerin varlığının aslında ABD liderliğine çağrı olduğunu” savunuyor. (2)



“ABD’NİN DİKKATİNİ BÜYÜK ORTADOĞU’YA YÖNELTMEK”
Clinton Doktrini’nin devamı niteliği taşıyacak Obama’lı dönemde, “Washington’un önceliği Irak savaşını sona erdirmek ve ABD’nin dikkatini Büyük Ortadoğu’ya yöneltmek”! Obama “Irak’tan çekilmenin ve bu ülkede iyi kötü bir çözüm bulunmasının ABD’nin Büyük Ortadoğu’daki diğer planları için hayati olduğunu” savunuyor. (3)
Obama, “yeni dönemde askeri gücü savunma amaçlı durumların dışında, küresel istikrarın temin edilmesi için de kullanmanın gerekebileceğini” belirtiyor ve “bu durumda uluslararası desteğin sağlanması gerektiğinin şart olduğunu” vurguluyor. (4)



“YENİDEN ANTİ-KOMÜNİST İŞBİRLİĞİ”
Obama, bu noktada “yeni dönem ABD/NATO politikalarının merkezinde Afganistan ve Pakistan’ın olacağını, Keşmir ve Peştun krizlerini çözme çabası göstereceklerini” belirtiyor. “Diplomatik çaba ve girişimlerin yanında askeri yöntemlere de ağırlık verileceğini” söyleyen Obama, Washington’un “Soğuk Savaşı kazanan anti-komünist işbirliğine benzer bir oluşumu” hayata geçireceğini ve “Cibuti’den Kandahar’a kadar saldırıya hazır bir şekilde konuşlanacak güçlü bir askeri oluşum kurmayı” hedeflediğini belirtiyor. Obama “Küresel Amerikan Liderliği için yeni ittifaklar, ortaklıklar ve kurumlar kurmayı” hedefliyor. (5)


YENİ NATO İLE YENİ YÖNTEMLER
3-4 Nisan 2009 tarihli son NATO Zirvesi, NATO’nun “Yeni NATO”ya dönüştürülmesinin karara bağlandığı bir zirve oldu. Yeni NATO “Stratejik Kavram” ve “Kapsamlı Yaklaşım” adını taşıyan iki yeni konsept çerçevesinde dönüştürülecek. “Stratejik Kavram” konsepti, Yeni NATO’nun yeni ilgi alanlarını, tehdit algılamalarını ve misyon anlayışını belirliyor. “Kapsamlı Yaklaşım” konsepti ise “askeri yöntem dışında başvurulacak siyasi, ekonomik ve sosyal yöntemleri” belirliyor. Sami Kohen, bu iki projenin olgunlaştırılmasıyla, “eskisinden farklı, günün koşullarına uygun yeni bir NATO’nun ortaya çıkacağını” belirtiyor. (6)



YENİ NATO VE YENİ(DEN) ORTAKLIKLAR
ABD’nin AB, Türkiye ve Rusya ile olumlu-olumsuz ilişkileri, hesaplarının gerçekleşip gerçekleşmemesini gösterecek.
1. ABD/YENİ NATO – AB ORTAKLIĞI
ABD’nin AB ile ilişkisi iç içe geçmiş halkalar şeklindedir. ABD’nin Yeni NATO üzerinden AB ile kurduğu ilişki hem AB lehine hem aleyhine cereyan etmektedir.
Clinton’un “AB’nin ABD yararına genişletilmesi” politikası Obama döneminde de sürecek. Clinton, NATO’nun genişlemesi konusunda “NATO’yu 1999 yılından başlayarak genişletmeliyiz. Böylece bir zamanlar düşmanımız olan ülkeler müttefikimiz olacaktır... Genişletilmiş NATO, Amerika için iyidir” demekteydi. (7) Obama döneminde bu politika daha da teşvik edilecek.
ABD’nin en önemli dört politika yapım kurumu tarafından hazırlanan “İttifakın yeniden doğuşu: 21. Yüzyıl için Atlantik Sözleşmesi – Washington’un NATO Projesi” başlıklı kapsamlı raporda, ABD ve AB’nin NATO üzerinden birbirine yeniden bağlanması-çapalanması gerektiği belirtiliyor. (8)
a. ABD’nin tek kutuplu dünya politikasına karşı çıkan Almanya-Fransa merkezli AB, son 10 yıl içinde belirlediği coğrafyaya kadar genişledi. Brüksel, son dönemde de genişlemeyi bırakıp derinleşmeyi/entegrasyonu önüne görev koydu.
ABD’yle Ortadoğu konusunda çıkar çatışması yaşayan AB, hem Irak konusunda Washington’u yalnız bıraktı hem de başta enerji olmak üzere önemli bazı konularda Rusya’yla yakınlaştı.
Washington, Avrasya’ya hakim olmak için AB ile ortaklık kurmak ve AB’nin çıkarlarının son tahlilde batı ittifakı içinde olduğuna Brüksel’i ikna etmek; geleneksel anti-komünist (şimdi de anti-Avrasya) ittifakı hayata geçirmek zorunda.
b. Washington, 1999 yılından beri “Avrupa Ordusu” kurmaya çalışan AB’nin karşısına şimdi de “Yeni NATO” engeli çıkardı. ABD, Avrupa Ordusu’nu engellemek için NATO’yu AB içinde daha da genişletiyor. ABD, 60. yıl zirvesinde Hırvatistan ve Arnavutluk’u da NATO saflarına katarak 28 üyeli bir yapı oluşturdu. Avrupa’da genişleyen NATO, bir kez daha “Avrupa Ordusu” arzusunun önüne geçti.
“NATO’yu genişleterek” ABD’nin etki alanını büyütmek isteyen Barack Obama, 60. Yıl zirvesinden hemen önce Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile yaptığı görüşmenin ardından AB’ye şu önemli mesajı verdi: “Avrupa’nın savunma yeteneklerini güçlendirmesini bekliyoruz… Biz Avrupa’nın patronu olmak istemiyoruz, Avrupa ile ortak olmak istiyoruz. Avrupa savunma alanında ne kadar daha güçlü olursa, bugün yüz yüze kaldığımız ortak sorunlara karşı daha uyumlu hareket edebiliriz.” (9)
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, De Guelle’nin 1966’da NATO’nun askeri kanadından çıkardığı Paris’i yeniden NATO’nun askeri kanadına döndürdü! Fransa’nın bu hamlesine, savunma harcaması yapmak istemeyen ve NATO güvencesinden memnun olan bazı AB ülkelerinin tutumu da eklenince, Almanya “Avrupa Ordusu” kurma konusunda yalnız kalmış oldu.
Avrupa Parlamentosu’nda 19 Şubat 2009 tarihinde alınan “AB güvenliğinde NATO’nun rolü” konulu karar AB’yi NATO’ya sıkı sıkı bağlamıştır. Gelişme, Le Monde Diplomatique’de şöyle değerlendirilmiştir: “Askeri gücü olmayan Avrupa Birliği ‘havlayan, ama ısırmayan bir köpek’ haline getirilmiştir. (10)
c. NATO’nun “savunma/saldırı örgütü” olmasının ötesindeki başat özelliği yani üyesi olan devletleri ABD adına denetim altında tutma görevi, Obama’lı yeni dönemde tekrar hayata geçiyor. Washington, yeni dönemde de NATO aracılığıyla AB’yi denetim altında tutmaya çalışacak.
d. ABD olası bir kutup potansiyeli taşıyan AB’yi derinleşmek yerine genişlemeye zorlayacak. Washington AB içine daha çok Truva Atı yerleştirecek ve AB’nin bağlarını zayıflatacak.
ABD, tüm AB ülkelerini NATO’ya alacak ve NATO’ya almak istediği tüm ülkeleri de AB’ye tam üyelik ya da imtiyazlı ortaklık şeklinde yerleştirmeye çalışacak.



2. ABD/YENİ NATO – TÜRKİYE İLE MODEL ORTAKLIK
ABD’nin Avrasya Hesabı’nda Irak’ın kuzeyi özel bir öneme sahip. Washington bu konuda yıllardır Türkiye’yi sıkıştırıyor. ABD, Irak’ın kuzeyinde kuracağı Kukla Devlet ile hem İsrail’in güvenliğini sağlamayı, hem Türkiye’yi kontrol edilebilir şekilde bölmeyi hem de bu devleti bir tramplen gibi kullanarak Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu arasında kritik bir siyasi üs oluşturmayı hedefliyor. ABD, Kukla Devlet içinde dünyanın en büyük askeri üssünü zaten kurmuş durumda.
Irak’ın kuzeyi, Washington için bir devlet olmanın ötesinde, ABD’nin Türkiye’yi ve İran’ı denetim altında tutmak açısından büyük önem taşıyor.
1 Mart tezkere kriziyle önemli bir kırılma yaşayan Türk-ABD ilişkileri Obama döneminde hem Clinton politikalarıyla tamir edilmeye çalışılacak hem de Yeni NATO üzerinden biçimlendirilecek.
Clinton, TBMM’de yaptığı konuşmada Türkiye’yi ABD’nin Avrasya hesabına kapı açacak ya da kapatacak bir “kilit” olarak tanımlamıştı. Clinton döneminin en önemli politikası da, Ankara’yı Rusya-Çin-İran eksenine kaymaması için AB kapısına bağlamaktı.
Obama Clinton’un kaldığı yerden devam etme yolunda. ABD devleti Obamalı dönemde Türkiye’ye Clinton’un kilit tanımı benzeri bir tanım getirdi: “Model ortaklık”.
Türkiye ziyaretinde “Küresel ve bölgesel sorunların çözümü Türkiye-ABD arasında model ortaklık kurulması ile mümkündür” diyen Obama “model ortaklık” tanımını da şu şekilde yaptı: “Türkiye’nin önemini vurgulamak istiyorum. Türkiye Batı ve Doğu arasında köprü görevi gören bir ülke olarak adlandırılır. Sıradışı ve zengin bir mirasa sahip. Söz konusu eski medeniyet ve yeni ulus devletlerin birlikte barındığı, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye önem veren, canlı ekonomisi olan, NATO üyesi ve çoğunluğu Müslüman olan, bu anlamda özgün bir yere sahip. Bölgesel ve stratejik anlamda son derece önemli. Bunun sonucu olarak birlikte çalışmamız bizi heyecanlandırıyor. Birlikte çalışmak Müslüman dünyası ile Batı dünyası arasında birleşmeyi sağlayacak, bizi refah ve güvenliğe götüren bir yol olacak. Başarı Türkiye ve ABD'nin model ortaklık oluşturmasıyla mümkün olabilir. Baskın bir Hıristiyan ulusla Müslüman ulus bir araya gelecek ve iki kıtayı birleştirecek. Bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen biz kendimizi vatandaşların oluşturduğu, ideallerin birbirine bağladığı bir ulus olarak görüyoruz. Laik bir ülke vaadinin ve hukuk üstünlüğüne saygı gösterme vaadinin sürdürülmesinin Batı ve Doğu olarak birlikte hareket edebilecek olursak son derece sıradışı bir etkisi olacaktır.” (11)

a. Model Ortaklık tanımı yeniyse de, ABD Devleti Türkiye ile bu dönemde uygulayacağı politikaları Bush’un son yılında olgunlaştırmaya başlamıştı. ABD devleti için bu dönemin temel çizgisi “PKK’nın tasfiyesi karşılığında Kukla Devleti Türkiye’ye tanıtmak” şeklinde özetlenebilir.
Kademe kademe Irak’tan Irak’ın kuzeyine çekilecek yani kukla devletine yerleşecek olan ABD, Türkiye’nin bu devleti himaye etmesine mecbur. Türkiye’nin himaye etmediği bir Kukla Devlet’in yaşaması mümkün olmayacak.
ABD bu plan için, yıllarca kullandığı PKK’yı da “kısmen” tasfiye edecek. Washington’un hedefinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tamamen Barzanileştirilmesi var.
b. ABD, 90’ların başında “hizadan çıktığını” tespit ettiği Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmak için uzun süredir uğraşıyor. Hükümetler üzerinden denetlemeye çalışmak ve içerden bölmek üzerine inşa edilen TSK karşıtı hesaplarında başarı kazanamayan ABD, Yeni NATO’yu Türkiye’de çoktan harekete geçirdi. Washington Ergenekon tertibiyle, Yeni NATO’yu yine Ankara’yı denetim altında tutmak için araç olarak kullanıyor.
c. ABD ve Türkiye’nin ulusal menfaatleri şiddetli çatışma halindedir. Irak, Kıbrıs, Ermeni sorunu önde gelen çatışma alanlarıdır. Öyle ki, Türkiye dünyanın en anti-Amerikan dalgasının yükseldiği ülke olmuştur.
1 Mart 2003 tezkere kriziyle büyük kırılma yaşayan Türk-Amerikan ilişkilerini onarmak ve Türkiye’ye “stratejik ortak” ve “model ortak” kavramlarıyla BOP politikaları uygulatmak, Washington açısından olmazsa olmazdır.
CIA Türkiye Masası eski şefi Graham Fuller, “Esasen Türkiye’nin, ABD politikalarının hala Türk çıkarlarına hizmet ettiğine ikna edilmesi gerekmektedir” demektedir. (12) İşte Yeni NATO bu “ikna” sürecinin aygıtı olacaktır!

3. ABD/YENİ NATO – RUSYA İLE ÇATIŞMA KONULARINDA ISRAR ETMEME
ABD/Yeni NATO, Rusya’yı askeri-siyasi çevreleme politikasını sürdürecek ancak Bush döneminden farklı olarak “kontrollü çatışma” politikası izleyecek. Washington’un 2001-2008 yıllarına damga vuran “ya bendensin, ya düşmandansın” politikası, yeni dönemde “kontrollü çatışma” denilen, “çatışma konularında ısrar etmeme, bekleme, ortaklıklarla çevreleme” politikasına dönüşecek.
“Washington’un NATO Projesi” raporunda ilişki “nişanlanma ve sorunları yeniden çözme” şeklinde tarif ediliyor. Rapor Moskova’yla yürütülecek politika için Washington’un önüne iki aşamalı yol çiziyor. Buna göre izlenecek ilk yol, ABD’nin, potansiyel yarar sağlayacak konuları somutlaştırması ve önde tutması; ikinci yol da, sorunları BM ve Helsinki prensipleri gibi uluslararası kurallar içinde ele alınmaya Moskova’yı zorlaması. (13)
Rusya’nın ABD’nin kışkırttığı Gürcistan’a 2008 Ağustos’unda verdiği sert yanıt sonrası rafa kaldırılan NATO-Rusya Konseyi çalışmaları, yeni dönemde tekrar hayata geçiyor. ABD, 5 Mart 2009’daki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında, NATO-Rusya Konseyi’nin yeniden harekete geçirilmesi kararını aldırdı.
a. Yeni NATO’nun Rusya’yla ilişkiler konusunda en sıkıntılı olacağı çatışma alanlarının başında Ukrayna geliyor. Avrasya’yı çevreleme hattının önemli bir noktasında yer alan Ukrayna, ABD’nin son 5 yılda üzerine olanca abanmasına rağmen, başarı elde edemediği bir ülke oldu.
ABD/Yeni NATO bu dönemde Ukrayna’ya direkt abanmaktan vazgeçecek ve Rusya’yla dolaylı çatışmayı sürdürecek. Zbigniew Brzezinski ve Brent Scowcroft gibi politika yapıcıların ABD’ye bu konuda çizdiği yol haritası “AB’yi dışarıya uzanması için özendirmek” ve “AB’yi bu bölgelere itmek ve durumun günbegün gelişmesine izin vermek” şeklinde. Brzezinski ve Scowcroft şöyle diyor: “AB’nin tüm üyeleri NATO üyesi olacak. Bu nedenle eğer Ukrayna bir gün AB’nin bir parçası haline gelirse, NATO üyesi olmanın yollarını arayacaktır.” (14)
ABD Doğu Avrupa’ya füze kalkanı projesini de kısmen rafa kaldırıyor. Bush dönemimin önemli çatışma alanlarından biri olan bu konu, Rusya’nın sert tepkisine yol açmış ve Washington bu konuda ilerleme sağlayamamıştı.
Washington, yeni dönemde bu konuda da “kontrollü çatışma” politikası izleyecek ve AB’yi ileri cepheye sürecek.
b. Gürcistan da ABD’nin Bush döneminde abandığı ama Rusya engeline sert çarptığı bir çatışma alanı.
Kafkaslara Gürcistan üzerinden girmeye çalışan ABD/NATO, Rusya’nın Ağustos 2008’de verdiği sert yanıtla büyük gerileme yaşadı. Karadeniz’e dahil olmaya çalışan ABD, Rusya’nın bu hamlesiyle önemli mevziler kaybetti. Üstelik Rusya Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıdı. Moskova Abhazya’nın Gudauta ve Güney Osetya’nın Şinvali kentinde, 2010 yılında aktif hale gelecek iki üs hazırlıklarına başladı.
Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği konusu Moskova açısından kırmızı çizgi olma özelliği taşıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, “Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaş, NATO’nun genişleme politikalarının ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin ispatıdır” diyerek ABD ve AB’ye uyarıda bulundu. “Gürcistan NATO’ya üye yapılırsa Ağustos krizi tekrarlanır” mesajı veren Moskova’nın kararlılığı yankı buldu ve Aralık ayındaki NATO zirvesinde, Almanya’nın bloke etmesiyle Gürcistan’ın “üyelik aksiyon planı”na dahil edilmesi engellenmiş oldu.
c. ABD 5 Mart 2009 tarihindeki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında NATO-Rusya Konseyi’nin yeniden işlerlik kazanmasını karara bağlattı. Washington böylece, yeni dönemin “kontrollü çatışma” politikasını izleyecek aygıtı devreye sokmuş oldu. Ancak bu aygıt, yani NATO-Rusya Konseyi, aynı zamanda Moskova’nın NATO içine kama gibi girmesine de olanak vermekte.
SONUÇ
1990-2000 yılları arasında kısmen “dünyanın hakimi” olan ABD, Bush döneminde 2025’ten sonra da bu egemenliği sürdürebilmek için, stratejik hamleler yaptı ama kazanamadı. Üstelik 2000-2008 dönemi Rusya’nın yeniden toparlandığı, Çin’in dünya siyaset sahnesine daha ağırlıklı çıktığı, Hindistan’ın Avrasya ekseninde yükseldiği, Brezilya’nın ABD’nin arka bahçesini değiştirdiği, İran’ın Washington’a kafa tuttuğu bir dönem oldu.
2009’a ağır ekonomik bunalımla giren ABD emperyalist devleti, ilerleyen yıllarda da süper güç olabilmek adına önüne koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nde ilerleme sağlayabilmek için Obama döneminde taktik değişikliklere gidiyor.
İşte Yeni NATO bu taktik değişikliğin uygulanmasının aracı olarak karşımıza çıkacak/çıkmaya başladı.
Yeni NATO’nun karşısında da günbegün etkinliği artacak olan Şangay İşbirliği Örügütü’nü göreceğiz. Rusya ve Çin’in ABD’ye karşı askeri işbirliği aygıtı olan ŞİÖ, aynı zamanda ABD’nin hedefinde olan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne de kalkan görevi görüyor.
ABD, son tahlilde dünyanın değişen dengeleri içinde başarı şansına asla sahip değil. 21 yy. ABD’nin gerilemesine ve Avrasya’nın yükselmesine sahne olacak.
Çıkarları ABD ile çelişen Türkiye de, er geç NATO’dan çıkacak ve yükselen Avrasya içindeki yerini alacaktır.

DİPNOTLAR
(1) (The Afghan-Pakistan War: New NATO/ISAF Reporting on Key Trends, Center for Strategic and International Studies, 10 Şubat 2009)
(2) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(3) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(4) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(5) (Barack Obama, Renewing American Leadership, Foreign Affairs, July/August 2007)
(6) (Sami Kohen, Milliyet, 3 Nisan 2009)
(7) (6 Şubat 1999, Yeni Yüzyıl)
(8) (Alliance Reborn: An Atlantic Compact for the 21st Century - The Washington NATO Project, Atlantic Council of the United States, Center for Strategic and International Studies, Center for Technology and National Security Policy NDU, Center for Transatlantic Relations, Johns Hopkins University SAIS, Şubat 2009)
(9) (Deutsche Welle, 3 Nisan 2009)
(10) (Le Monde Diplomatique, Mart 2009, Serge Halimi)
(11) (7 Nisan 2009 tarihli günlük gazeteler)
(12) (Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları)
(13) (Alliance Reborn: An Atlantic Compact for the 21st Century - The Washington NATO Project, Atlantic Council of the United States, Center for Strategic and International Studies, Center for Technology and National Security Policy NDU, Center for Transatlantic Relations, Johns Hopkins University SAIS, Şubat 2009)
(14) (Zbigniew Brzezinski-Brent Scowcroft, Amerika ve Dünya, Profil Yayınları)


Mehmet Ali Güller
Teori Yazı Kurulu Üyesi
18 Nisan 2009
Teori Dergisi Mayıs 2009 Kapağı

25 Mart 2009 Çarşamba

Gül ve Kukla Devlet misyonu

AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ABD ile imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmanın bir maddesini daha hayata geçirmek için adım attı. Gül’ün bu adımı kamuoyuna “Kürdistan açılımı” olarak yansıtıldı.
Gül, Türk dış politikası açısından büyük kayba neden olan Bağdat seferinde beş önemli mesaj verdi.
1. Gül ilk defa “Kürdistan” ifadesini kullanarak, Türkiye’nin bu konudaki kırmızı çizgisini Cumhurbaşkanı sıfatını kullanarak ortadan kaldırdı. Gül, kamuoyundan gelebilecek tepkilere karşı da, “Irak Anayasası’nda böyle yazıyor” mazeretine sığındı.
2. Gül, “Kürdistan” Bölgesel Yönetimi’nin Başbakanı Neçirvan Barzani ile resmi görüşme yaparak, Kürdistan’ı tanımış oldu!
3. “Kapalı kapılar arkasında kapsamlı bir çalışma var, umutluyum” diyen Gül, masada “önemli aktörlerin” olduğu mesajını verdi. Gül, planın devreye sokulmasıyla birlikte, “2009 yılında çok güzel şeyler olacak” müjdesi vermişti!
4. “Artık kan, şiddet ve terör bitmelidir. Siyasete geçme zamanıdır” diyen Abdullah Gül, PKK’nın siyasallaşması mesajını vermiş oldu. Kaldı ki PKK, geçmiş dönemde, önüne “siyasallaşma” hedefini koymuştu. Böylece PKK hedefine ulaşmış oldu.
5. 1986 yılından beri Türkiye’ye dayatılan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı, 23 yıl sonra devlet katında onay bulmuş oldu. Özal’ın siyasi mirasçısı olduğunu her fırsatta dile getiren AKP, onun “federasyon tartışılmalıdır” dediği noktadan aldığı bayrağı Erbil’e ve Diyarbakır’a dikmiştir.
ABD direktörlüğündeki AKP, KDP ve KYB imzalı planın geldiği bu aşamayı daha iyi anlayabilmek için 2009’un başından beri olan gelişmeleri kısaca hatırlamakta fayda var.
1. ABD emperyalist devleti, 21 yüzyıl için önüne koyduğu BOP projesinde istediği ilerlemeyi sağlayamadı. Üstelik, geri adımlar atıp, mevziler kaybetti. Ancak ABD devleti açısından projeden vazgeçmek sözkonusu olamazdı. BOP projesi ABD devletinin 21. yüzyılda da süpergüç kalabilmesi için çizilmiş bir rotaydı. ABD devleti, bu projeyi uygulatabilmek için 2000 seçimlerinde Al Gore’a darbe yapmış ve yeniden sayılan Florida oylarıyla Bush’u iktidara getirmişti. Ancak Bush yönetimi değişen şartlar ve güçlenen Avrasya nedeniyle BOP’u önemli oranda ilerletemedi ve büyük itibar kaybetti. ABD derin devleti, “biraz Müslüman, biraz Hüseyin, biraz siyah” olan Barack Hüseyin Obama ile BOP’a makyaj yaptı.
2. BOP’un yeniden uygulanabilmesi için revizyon yapan ABD devleti, aslında Bush’un belirlediği “Irak’tan geri çekilme takvimini” Obama ile resmi olarak ilan etti. Ancak “geri çekilme” diye sunulan, aslında ABD’nin “Irak’ın kuzeyine yerleşmesi” planıydı.
3. AKP, TRT Şeş “açılımı” yaptı. Açılışta, Başbakan Erdoğan Kürtçe “hayırlı olsun” dedi!
4. Fethulah Gülen’in Abant Platformu, yıllardır sürdürdüğü Türkiye karşıtı faaliyetlerinde, bu yıl zirve yaptı. Platform, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın önerisiyle, bu yıl Irak’ın kuzeyindeki Erbil kentinde toplandı. “Kürt sorunu: Barışı ve kardeşliği aramak” adıyla düzenlenen toplantılara katılanlar, “hepimiz evimizdeyiz, hepimiz Kürt’üz” sloganlarıyla halay çekti ve ekranlara “yüreğimizdeki sınırlar kalktı” mesajları verdi. Platform yayımladığı sonuç bildirgesinde, “Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında münasebetlerin kurulmasını ve geliştirilmesini”; “sınırlardan geçişlerin kolaylaştırılmasını”; “Erbil’de Türk konsolosluğu, Ankara’da da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi temsilciliğinin açılmasını” talep etti. Sonuç bildirgesinde göze çarpan bir diğer önemli madde de, Erbil’de yapılması planlanan “Ulusal Kürt Konferansı”na katılım talep etmesiydi!
5. Gül, Kürt sorunu konusunda “2009 yılında çok güzel şeyler olacak” müjdesi verdi!
6. 5. Dünya Su Forumu vesilesiyle Türkiye’ye gelen KYB lideri ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, “PKK’nın silahsızlandırılması” başlıklı ABD planını uygulamaya soktu. Bu başlıklı bir plan, hassasiyetleri nedeniyle elbette Türk kamuoyundan olumlu tepkiler alacaktı!
Talabani’nin eline verilen çantadan üç maddelik bir plan çıktı:
a- Kuzey Irak’taki PKK liderlerinin üçüncü ülkelere gönderilmesi.
b- Diğer PKK’lılar için genel af çıkarılması ve Türkiye’de siyaset yapmalarına olanak sağlanması.
c- Erbil’de yapılacak “Ulusal Kürt Konferansı”na Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt hareketlerinin temsilcilerinin davet edilmeleri! (Böylece Türkiye PKK ile aynı masaya da oturtulmuş olacak!)
Kısaca hatırlattığımız bu gelişmelerin ardından da Gül’ün Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı Bağdat seferi gerçekleşti . Sırada, yukarıda kısaca değindiğimiz “Ulusal Kürt Konferansı” var!
ABD, bu konferansla Irak’ın kuzeyinde oluşturduğu Kukla Devleti’ni resmileştirmeyi hedefliyor. Gül ise Cumhurbaşkanı sıfatıyla, ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”nı uygulayacağını göstermiş; merkezi devlet kurumlarından gelebilecek tepkilere karşı da bir ay öncesinden “normalleştirme” operasyonuna başlamıştır. “Kürdistan dedim, demedim” oyunu da bu normalleştirmenin somut ifadesidir.
“PKK’nın silahsızlandırılması” şeklindeki tuzağa karşı çıkacak kesimlerin liderleri de, Ergenekon tertibiyle eli kolu bağlı hale getirilince, Washington için uygun zemin yaratılmış oldu.
Sırada, Kukla Devleti kuzeye doğru genişletmek hedefleri var!

Mehmet Ali Güller
25 Mart 2009

7 Şubat 2009 Cumartesi

Erdoğan’ın kahramanlık öyküleri

Dovos’daki dramayla Türk milletine ve Arap halkına “kahraman” olmaya çalışan Tayyip Erdoğan’la ilgili öyküler anlatılmaya devam ediyor!
Yeni öyküyü de Egemen Bağış patlattı: Meğer Tayyip Erdoğan, ABD’nin 4 Temmuz 2003’de, Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirdiği onur kırıcı olayda, ne kahramanlıklar yapmış..!
Egemen Bağış aynen şöyle söylüyor: “O askerlerimizin orada içerisine düştüğü durumdan sonra Başbakanımız dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüştüğünde, ki o gün ulusal tatil günüydü ve zorla buldurduk tatil yaptığı yerden... 4 Temmuz ABD’nin bağımsızlık günüydü, 'Bizim çocukları çabuk serbest bırakın' dedi. Cheney, 'Sayın Başbakan emin olun ki durumları çok iyi' dedi. Başbakanımız dedi ki 'Ben hapis yatmış biriyim. Gözaltında, hapiste olan kişinin durumunu bana anlatmayın bunu kabul edemem, çabuk o çocukları serbest bırakın' dedi ve onları Başbakanımız kurtardı.”
Erdoğan’a atfedilen kahramanlık öyküsünün özeti şu: Erdoğan Cheney’ye posta koymuş ve askerlerimizi kurtarmış!
Erdoğan ve kurmayları, alemi balık hafızalı sandıkları için yerel seçimler öncesinde bir de bu hikayeyi uydurdular!
Egemen Bağış, Erdoğan’ın Cheney’yle yaptığı bu konuşmanın yalanlanamayacağını düşünüyor çünkü AKP iktidarında devlet adamlarıyla yapılan görüşmelerde tutanak tutulmadı, tutulmuyor…
Gelin biz de Erdoğan’ın 4 Temmuz’daki gerçek hikayesini hatırlatalım o zaman…
Öncelikle Erdoğan’ın Cheney’ye “posta koymasıyla” o gece (4 Temmuz 2003 Cuma) askerlerimiz serbest bırakılmadı. O gece havaalanında tutuklu halde bekletilen 3 subay ve 8 astsubayımız ertesi gün yani 5 Temmuz Cumartesi günü sorguya alındı. Sorgunun ardından askerlerimiz başları çuvallı olarak helikopterlerle Bağdat’a götürüldü. Askerlerimiz 6 Temmuz 2003 Pazar günü, bir de Bağdat’ta sorgulandı.
Bu arada 5 Temmuz’dan itibaren Türk milleti görülmedik eylemlere, protestolara imza atıyordu. Milletin ABD’ye karşı tepkisi had safhadaydı.
Bu şartlar altında ABD, askerlerimizi 7 Temmuz 2003 Pazartesi sabahı serbest bıraktı!
Yani Egemen Bağış’ın uydurduğu gibi askerlerimizi o gece telefon konuşmasıyla Erdoğan kurtarmadı! O telefondan tam üç gün sonra askerlerimiz serbest kalabildi.
AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, milletimizin onurunu kıran bu olaya karşı ABD’ye hesap soramadığı gibi milletimizin onurunu daha da kırdı: “ABD’ye nota verilecek mi” diye soran gazetecilere de, “Ne notası, müzik notası mı veriyoruz?” yanıtını veren Erdoğan, milletimizin hassasiyetiyle dalga geçti.
Peki dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu süreçte neler yaptı? Gül, programını hiç bozmadı ve Kayseri’ye mantı yemeğe gitti. Orada gazetecilerin olayla ilgili sorularına da “lokal bir olay” yanıtı vererek küçümsedi!
Sırf yerel seçimlerde yelken şişirebilmek için böyle bir hikaye nasıl uydurulur? Türkiye’yi yönetme iddiasındaki bir parti böyle bir komediye nasıl imza atar? Sorular çoğaltılabilir.
Ama şu süreçte yanıt tektir: Goethe’nin dediği gibi “çözümde yer almayanlar, problemin bir parçası olurlar”.
Haydi çözüme..!

Mehmet Ali Güller
7 Şubat 2009

1 Şubat 2009 Pazar

Davos'da Drama

Panel talebinin iki hafta önce bizzat Erdoğan’dan geldiğini öğrenince, Davos’da aslında bir “drama” yaşandığı gerçeği tamamen pekişmiş oldu! 22 gün süren Gazze işgali boyunca, tek bir yaptırım bile uygulamadan İsrail’e karşı “üst perdeden” demeçler veren Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres’in paneli de ancak drama olurdu zaten!
Çünkü Gazze işgali sırasındaki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, “Erdoğan, İsrail-Filistin meselesinin neresinde” sorusuna giden tek yanıt, Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevinden geçmektedir! Bu görevi görmezden gelerek verilecek her yanıt, yalnızca, Erdoğan’ın tüm bu gelişmelerde ayrıca medet umduğu yerel seçim yelkenini şişirme hedefine hizmet edecektir.
ABD’NİN 2025 STRATEJİSİ
Davos’da bir drama yaşanmasına kadar uzanan bulanık süreci berraklaştırmak için ABD stratejisini yeniden hatırlayalım:
ABD, “Balkanlar’dan Orta Asya’ya tüm Avrasya” jeopolitik düzleminde tanımlanan 2025 stratejisi gereği uygulamaya soktuğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin, önce Yugoslavya aşamasını tamamladı. Ardından 2003 Irak işgaliyle diğer aşamaya geçti. Bu aşama öncesinde, Türkiye’de 2001 ekonomik krizi yaratılarak, BOP’a uygun –eşbaşkanlık görevini kabul eden ve Türk Ordusu’nu ABD-NATO görev gücü yapmaya hazır- bir iktidar değişikliğine gidildi.
Çünkü 1986’dan beri Türkiye’ye dayatılan ve BOP’un ileri hamlelerinde olmazsa olmaz öneme sahip olacak Kukla Devlet planlarını Ankara bir türlü kabul etmiyordu! 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ABD adına Yeşil Kuşak stratejisi içinde yapan NATO generallerinin yerini, ABD planlarına direnen milli generaller almıştı! (Bu değişim-direnç, yıllar sonra Ergenekon tertibinin de nedeni olacaktı!)
SÜPERNATO CİNAYETLERİ
“Türkiye himayesinde Kürdistan” ya da Kukla Devlet planına önce dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ direndi. ABD, bu dirence Özal üzerinden “iki Necdet” operasyonuyla yanıt verdi. ABD 3 yıl sonra yeniden planı dayattığında, Ankara’yı, “Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun” suikastlarıyla da ikaz ediyordu. Herşeye rağmen, Kukla devlet planına 1991’de de Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay, istifa ederek direndi.
1991 -1996 yılları, ABD ve Türkiye açısından planla ilgili çatışmaların daha da sertleştiği bir dönem oldu. Bu dönemde Ankara’nın öne çıkan hamlesi Ankara süreciydi. ABD, planlarını çökertecek bu gelişmeye karşı bu kez Uğur Mumcu ve Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis suikastıyla ve Sivas Katliamına kadar uzanan pek çok olayla yanıt verdi.
ÇELİK HAREKATI
Sürece keskin bir darbe vurmak isteyen Türk Ordusu, Başbakan Tansu Çiller’e bile önceden haber vermeden, 35 bin kişiyle Kukla devlete girdi. ABD, Kukla Devleti resmileştirme yolunda ileride kullanacağı 3000 peşmergeyi, tarihe Çelik Harekatı diye geçen bu sınır ötesi operasyon sonucunda, Guam’a taşımak zorunda kaldı. Durumun ciddiyetini önceden analiz eden ABD istihbaratı, Çelik Harekatı’nı engellemek için Gazi mahallesinde Alevi-Sünni çatışmasını amaçlayan provokasyon bile yaptı!
28 ŞUBAT’IN HEDEFİ ABD’YDİ
28 Şubat 1997 de, aslında bu sürece direnmek zorunda olan Türkiye’nin, ikili iktidar yapısına yönelik bir ayarlamaydı. Çünkü ABD planlarına göre farklı farklı mevzilenen Türk Ordusu ile hükümetler arasındaki duruş farkı Ankara’nın elini hep zayıflatıyordu. 28 Şubat sonrası bir pat durumu yaşandı. SüperNato bu dönemde Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürdü.
ABD emperyalist devleti, Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulama zorunluluğu nedeniyle, iktidara NeoConları taşıdı ve 2003 Irak işgali öncesi içte ve dışta gerekli ayarlamaları yaptı. Dışta yaptığı en önemli ayarlardan biri, başta da söylediğimiz gibi, 2001 ekonomik kriziyle, 2002’de BOP eşbaşkanlığı görevini kabul edecek bir iktidar değişikliğiydi.
ABD TÜRK ORDUSU’NA SİLAH GÖSTERDİ
Ancak Türk Ordusu ABD planlarına direnmeye devam ediyordu. 1 Mart 2003 tezkeresinin reddiyle ABD planı yine büyük yara almıştı. Türk Ordusu’nun direncini kırmak isteyen Washington, bu dönemde 4 Temmuz Süleymaniye baskını-Çuval operasyonu ile resmen TSK’ya silah gösterdi!
EMPERYALİZM OBAMA’YLA DERİ DEĞİŞTİRİYOR!
Dünyadaki güçler dengesinin aldığı yeni boyut da ABD planlarını sekteye uğratıyordu. Çin ve Rusya’nın bazı hamleleri ile İran’ın bölgesel direnci Washington’u güç kaybına götürdü. Bush iktidarının dünya halkları karşısında itibar yitirmesi Amerikan Devleti’ni yeni bir hamle değişikliğine götürdü ve iktidara “biraz zenci, biraz Müslüman, biraz Hüseyin” olan Obama’yı getirdi. Emperyalizm deri değiştirdi! Bu deri değişimi sürecinin Ortadoğu’ya ilk yansıması İsrail’in Gazze’yi işgaliydi.
İRAN’DAN ROL ÇALMA OPERASYONU
Tayyip Erdoğan’ın misyonu artık, “ılımlı İslamcı” bir BOP eşbaşkanı olarak Ortadoğu’da İsrail’le Arap’lara eşit mesafede olacak bir “ağabey”likti. ABD, Tayyip Erdoğan’ı öne çıkararak, Ortadoğu’da liderlik üstlenen Ahmedinejad’ı yani “antiemperyalist İran”ı devre dışı bırakmak istiyordu. Washington, ABD karşıtı Ahmedinajad’ı destekleyen Arap halklarını mümkünse yanına çekmek, olmadı tarafsızlaştırmak için Tayyip Erdoğan’a ihtiyaç duydu. Arap halkları üzerinden uygulanacak bu psikolojik savaşın en önemli kaynağı ise ancak sözde İsrail karşıtlığı olabilirdi. Nitekim öyle de oldu! Gazze işgalinin hemen öncesinde Ankara’da İsrail başbakanı Olmert’le buluşan Erdoğan, işgal boyunca İsrail karşıtı bir görüntü verdi. Ancak bu karşıtlığa rağmen, ne İsrail-Türkiye anlaşmalarıyla ilgili bir adım attı ne de İsrail devletine karşı siyasi bir tavır aldı. Büyükelçimizi en azından görüş almak için bile geri çekemeyen Tayyip Erdoğan, CHP’nin önerdiği TBMM’den ortak kınama çıkarma kararını da engelledi! Erdoğan Amerikan Yahudi Komitesi’nin 2004 yılında kendisine verdiği “Cesaret Ödülü”nü bile iade edemedi!
ERDOĞAN’IN DAVOS BEKLENTİLERİ!
Tüm bu gelişmelerin ardından, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda Tayyip Erdoğan’ın Şimon Peres’le bir panelde buluşacağı duyulduğunda, çok haklı olarak şu iki soruyu sorduk: Erdoğan madem İsrail karşıtı, Davos’da, İsrail Cumhurbaşkanı’yla bir panelde ne işi var? Böylesi bir panelden Türk dış politikası mimarlarının ne beklentisi var?
Sorunun yanıtı panel sonrasında ortaya çıktı!
Peres’in herkesi şaşırtan ses tonu ve üslubu, Ignatius’un “kötü” yönetimi ve Erdoğan’ın “anlık sinirden kaynaklanmadığı” anlaşılan düzgün cümleleri, (çünkü 6 yıldır gördük ki, Erdoğan sinirlendiğinde düzgün cümle kuramıyor, üstelik argo kelimeler kullanıyor) Ortadoğu halklarına yönelik bir psikolojik savaşın en önemli sahnesini oluşturdu!
MİLLİ DEVLET’TEN KABİLE DEVLETİ’NE
Dünya televizyonları canlı yayına geçtiğinde, İstanbul’daki hazırlıklar da son aşamasına gelmek üzereydi. Çünkü Erdoğan aynı zamanda “seçim çalışmasına Davos’dan başlamıştı”! Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı.
Tüm aktörler, ileride olabilecekler konusunda rahattılar zaten. Ciddi bir “kriz” beklentisi taşımıyordu AKP kurmayları. Kaldı ki, ertesi gün, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, endişe edecek bir şey olmadığını, işlerin en kısa sürede yoluna gireceğini açıklıyordu!
Davos’daki dramanın en kötü sahnesi de, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın eşinin ağlayarak kameralar karşısında “İsrail Cumhurbaşkanı’nın söylediği her şey yalan” sözleriydi..! Milli devlet modelinden, kabile devlet modeline geçmiştik artık!
“DAVOS FATİHİ” AFİŞLERİ ÇABUCAK HAZIRLANMIŞ!
Masadan “benim için Davos bitmiştir” diyip kalkan Erdoğan, bir süre sonra Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Kalus Scwab ile ortak basın toplantısı düzenledi. Erdoğan bu kez ne Şimon Peres’i, ne de İsrail devletini hedef aldı? Olanlara moderatör (Panel yöneticisi) David Ignatius sebep olmuştu! Erdoğan Ignatius’a kızdığı için Panel’i terk etmişti!
Gece geç saatlerde İstanbul’a gelen Erdoğan, hazırlanan “davos fatihi, dünya lideri” afişleriyle karşılandı. Oyunun bu aşamasında, Türk milletinin haklı İsrail karşıtlığı kullanılarak, yerel seçimler öncesi yelkenler de şişirilecekti.
“HEPİMİZ ERMENİYİZ”CİLERİN GERÇEK YÜZÜ
Ertesi sabah yandaş medya aracılığıyla hazırlanan ortamda, Erdoğan Ortadoğu’nun yeni lideri ilan ediliyordu. Erdoğan’ın tutumunu eleştirecek olan kesimlere karşı gerekli hazırlık da yapılmıştı. Suçlu, Erdoğan’ın da işaret ettiği kötü “moderatör” David Ignatius’du. Daha dün bir işaretle “hepimiz Ermeniyiz” diyen demokrasici kalemler, birden Ignatius’un Elazığ-Harput kökenli Ermeni bir aileden geldiğini yazıp-çizdiler. Daha dün “hepimiz Ermeniyiz” diyenler, bugün Ignatius’un paneli kötü yönetmesini Ermeni kökenli olmasına bağlıyorlardı! Hrant Dink’in ardından sahte gözyaşı dökenlerin, gerçek etnik ayrımcı yaklaşımları bir kez daha ortaya çıkmıştı!
Oysa David Ignatius Aralık ayında İstanbul’a geldiğinde, Dolmabahçe’de Erdoğan’ın başdanışmanı Ahmed Davudoğlu’yla görüştüğünde, 21 Aralık’ta Washington Post’da bu görüşmeyi yazdığında, Ahmet Davudoğlu ve AKP’nin dış politikasına övgüler dizdiğinde, hatta “domino teorisi” diye yaldızlanan bu dış politikayı Barack Obama’ya tavsiye ettiğinde, “Ermeni kökenli” değildi! 21 Aralık tarihli yandaş gazeteleri açın bakın, Ignatius o gün, en utangaçları bile “ABD’nin en önemli kalemi” diye yağlıyordu!
BAĞDATLI ÇOCUKLAR MÜSLÜMAN DEĞİL Mİ?
Panelden bu yana Türkiye ikiye bölündü. Bir yandan Erdoğan’a büyük alkış var. Çünkü, yukarıda özetlemeye çalıştığımız yöntemlerle millete, Erdoğan’ın İsrail’e tepki gösterebilen bir lider olduğu imajı çizildi!
Filistin’de çocuklar öldüğü için tepki gösteren Erdoğan’ın, ABD Bağdat’ta çocuk öldürürken neden sustuğunu kimse sormuyor Erdoğan’a bu atmosferde? Askerlerimizin başına çuval geçirilirken, nota isteyen kesimlere, “ne notası, müzik notası” mı diyen Erdoğan unutuldu bile! Yüz binlerce Müslüman’ın katledildiği Irak’ta, ABD daha başarılı olabilsin, daha çok öldürebilsin diye, TBMM’den tezkere çıkarmaya çalışıldığı da hiç hatırlanmıyor bugünlerde!
ERDOĞAN’A YANLIŞ YERDEN VURULUYOR!
Erdoğan’ı eleştiren kesimlerin bir bölümü ise resmen İsrailcilik yapıyor! Daha doğrusu İsrailci bazı özel kalemler, Tayyip Erdoğan’ı, “Hamasçı, batıya sırtını dönen Ortadoğulu” diye yaftalıyor! Bizim bazı “Laikçi” çevreler de, bu koroya kapılıp, İsrailcilik yapmış oluyorlar. Ortadoğulu olmak ayıpmış gibi… Ortadoğu bizim yaşam alanımız!
Erdoğan’ı Hamas’ın sözcülüğünü yapmakla suçlayan bu kesimler, (İsrail’in işgal politikası Hamas yokken de vardı!) Türk dış politikasının Yahudi Lobisi’ni kaybederek intihar ettiğini yazıp çiziyorlar!
Kaldı ki bu çevreler yıllardır, ABD’yi Ermeni ve Yahudi lobisinin yönettiği yalanını yazarak, emperyalist ABD devletini, Yahudi sermayesinin oyuncağı olan bir zavallı gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara göre, Yahudi Lobisi sayesinde, Türkiye Ermeni Lobisi’nin saldırısına direniyor yıllardır! Geçiniz! Lobi devleti değil, Devlet lobiyi kullanır!
CHP’den Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştiriler de tutarsızdır. “Erdoğan samimi ise şunu da yapsın, bunu da yapsın” demek, politika üretememenin en doğal sonucudur! ABD’nin BOP Eşbaşkanı sıfatını taşıyan Tayyip Erdoğan’dan nasıl bir samimiyet beklenebilir ki?!
SONUÇ
Tayyip Erdoğan, kimi “laikçi-Arap karşıtı-İsrail yandaşı” çevrelerin korkmasına yer bırakmayacak kadar ABD ve İsrail politikalarına uyumludur! Bu uyum, BOP eşbaşkanlığı görevinden kaynaklanmaktadır. Erdoğan, ABD ve İsrail’le köprüleri atamaz. Çünkü Erdoğan’ı bizzat o koltuğa ABD ve İsrail getirmiştir.
Tayyip Erdoğan sadece, halkımızın özlediği “devlet adamı” rolünü, üstelik çok da kötü oynamıştır Davos’taki dramada…

Mehmet Ali Güler
1 Şubat 2009