28 Aralık 2010 Salı

YENİDEN YAPILANDIRILAN TÜRKİYE

AKP’nin önce hükümet sonra iktidar yapılmasıyla başlatılan ve nihai hedefi “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Türkiye’yi yeniden yapılandırma” süreci hız kazandı.
DİYANET’TE YENİDEN YAPILANDIRMA
Siyasetle başlayan ve kurumlara doğru genişleyen bu “yeniden yapılanma” sürecinden son etkilenen kurum Diyanet’tir. Kim ne derse desin, Diyanet Kurumu, son tahlilde laikliğin yanındadır, daha doğrusu yanındaydı. Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hırpaladığı laikliği, zaman içinde Diyanet Kurumu üzerinden onarırdı. Ali Bardakoğlu’nun Atatürk vurgusu yaparak katılmadığı AKP resepsiyonuyla başlayan Diyanet Kurumu’ndaki “yeniden yapılandırma”, şimdi de vakfa sıçradı ve görevden almalar ile istifalar yaşandı…
ÜNİVERSİTELERDE YENİDEN YAPILANDIRMA
“Yeni CHP”nin açılımı ile başlayan, YÖK genelgesiyle serbestlik kazanan türban konusu da, aşama aşama yapılandırılan üniversiteler açısından AKP’ye yeni bir mevzi sağladı. Türbanla sadece öğrencilerin değil, üniversite yöneticilerinin de kafaları bağlandı! Bunun son örneği, demokratik haklarını kullanmak isteyen TGB’li gençlere, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Mehmet Pakdemirli’nin takındığı tutumdu…
YARGI’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
Önce Anayasa Mahkemesi’ni, 12 Eylül halkoylamasından sonra da HSYK’yı “yeniden yapılandıran” iktidar, şu anda “yerleşme” sürecinde. Bu süreç tamamlandıktan sonra hedefte Yargıtay var!
TSK’DA YENİDEN YAPILANDIRMA
İktidarın “yeniden yapılandırma” hedefinin odağındaki kurum olan TSK, şimdilerde YAŞ’a yönelik saldırıyla meşgul. AKP, MGK’nin “yeniden yapılandırılması” sürecinde izlediği yolu şimdi YAŞ’ta izliyor; adım adım, Şura’nın asker-sivil oranı üzerinde oynuyor.
TSK üzerindeki “yeniden yapılandırma” sürecinin hangi etkiyi yaptığını gösteren son örnek, Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı geleneksel “Garnizon koşusu” ile ilgili şikayetti(!) Genelkurmay yaptığı açıklamayla, ismini vermeden, hükümetin emrindeki Ankara Valisi’nden şöyle şikâyette bulundu: “Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91’inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır”.
Temennimiz, TSK’nın vatan savunması konusunda da “yetki ve güzergâh tahsisi” bekleme noktasına düşmemesidir!
Ankara Valiliği’nin, Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişi nedeniyle yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu”na güzergâh tahsis etmemesinin nedeni ise 10 Aralık 2010 tarihinde yayınladığı genelgede belirttiği trafik yoğunluğuymuş. Valilik, aynı nedenle, 1932 yılından beri yapılmakta olan “Seymen Alayı Yürüyüşü”ne de izin vermemiş. Oysa Ankara Valiliği, 75. Yıl koşusu için, tüm ana caddeleri kapatıp koşuya açabilmiş!
Demek, “asker-sivil” kavram bulandırması üzerinden yürütülen ideolojik mücadele, koşuya kadar inmiş! Ankara Valiliği, askere izin vermezken, sivillere güzergâh tahsis edip, koşu izni veriyormuş!
İDEOLOJİDE YENİDEN YAPILANDIRMA
Asker’e ve Atatürk’e karşı alınan bu tutumun bir başka yansıması da Türklük kavramı üzerine olanıdır. Bir yandan Karen Fogg’un deyimiyle “Türk tarihinin hakkından” geliniyor, diğer yandan da Türk kavramı üzerinden “ideoloji” yeniden yapılandırılıyor.
Nasıl mı?
Örneğin, Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” diyor. (Sabah, 27 Aralık 2010)
Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu, “yeni CHP” genel başkanı seçildiği kurultaydaki konuşmasında “neden Kürt demediniz” diye soranlara “Ben Türk de demedim” savunmasında bulunmuştur. (Radikal 27 Mayıs 2010)
Örneğin, Mehmet Akif Ersoy’u anma törenlerinde “İstiklal Marşı” okunmamıştır! Törende konuşan Başbakan Erdoğan da, başka yer yokmuş gibi, kürsüden “diplomasi dersi” vermiştir. (Gerçi ders diye söylediği topu topu ‘diplomasinin esası vücut dilidir’ mealindeki sözlerinden ibarettir)
Örnekler artırılabilir. En önemlisi olduğundan, Başbakan’ın “Kürtçülüğe de Türkçülüğe de karşıyım. Bizim medeniyetimizde ırkçılığa yer yoktur” açıklaması üzerinde durarak yazımızı tamamlayalım. Bir kere Başbakan iki kısa cümlede bir paradoksa, iki hataya ve bir “gizli ajanda”ya imza atmıştır:
1.. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Kürtçülük ile Türkçülüğü aynı kefeye koyamaz! Koyarsa, oturduğu koltuğu, kendine oy verenler açısından da tartışmaya açar.
2.. Kürtçülük ile Türkçülük kavramlarını ister sosyo-ekonomik ister siyasi, isterse salt kavramsal açıdan analiz ediniz; “aynı”laştıramazsınız! Tüm bu nedenlerin toplamı olarak her iki kavram birbirine “bölen ile birleştiren” kadar zıttır.
3.. Türkçülük ırkçılık değildir! Atatürk milliyetçiliği ırkçılık değildir!
4.. Erdoğan’ın “bizim medeniyetimiz” dediği “Türk medeniyeti” değildir! İslam medeniyetidir!
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti devleti “yeniden yapılandırılırken”, süreç yukarıdan aşağıya doğru ilerlemektedir!
“Kürt Açılımı”, doğası gereği “toplumsal ayrışmaya” dönüşmüştür. Ülkenin bir bölgesinde “demokratik özerklik” ilan edilmiş, bir haftadır “iki dilli” bir yaşama geçilmiştir!
2011 Haziran’ı, dümensiz vaziyette yuvarlanan Türkiye’nin uçurumudur! Talabani bile –en üst katlardan bulduğu destek ile Türkiye’nin iç işlerine karışarak- 2011 Haziran’ını işaret etmiş ve PKK ile BDP’den aşırıya gitmemelerini istemiştir! Dahası Talabani, hükümetin seçimlere kadar önemli adımlar atamayacağını, PKK ve BDP’ye öğüt olarak söylemiştir! (Radikal, 26 Aralık 2010)
Türkiye ya uçurumda durabilecek, ya da yuvarlanacaktır!

Mehmet Ali Güller
28 Aralık 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder